DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Türkiye
Türkiye: Reform askerin yetkilerini bir ölçüde sınırlandırdı
Justus Leicht 27 Ağustos 2003
Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer'in "yedinci reform paketi" olarak adlandırılan yasal
düzenlemelerin imzalamasıyla birlikte Recep Tayyip Erdoğan'ın
ılımlı İslamcı hükümeti Türk ordusuyla yapmakta
olduğu iktidar savaşında küçük bir zafer elde etmiş oldu.
Yapılan reform, yakın tarihte
askerlerin bütün önemli siyasi kararlarda son sözü söylemelerini sağlayan
Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) yetkilerine hatırı sayılır
sınırlamalar getiriyor. Bununla birlikte yeni kurallar normal bir
demokratik yapıyı kurmaktan çok uzakta. Temel demokratik ilkeler
ordunun kesin bir şekilde seçilmiş hükümete tabi olmasını
gerektirir ancak bu reform sonrasında bile ordu Türkiye'de bağımsız
bir siyasi etken olmaya devam edecek. Yapılan reformla ordunun
kurumsallaşmış etkisi lağvedilmedi, yalnızca
sınırlandırılmış oldu.
Reform esas olarak, pazarların
genişlemesini ve açılmasını talep eden ve Türkiye'nin
dış politikasında bürokratik ve katı bir askeri kastın
oynadığı role daha fazla katlanmak istemeyen büyük sermayenin
çıkarlarına hizmet ediyor. Ancak ülke içinde - işçilerin ya da
hoşnutsuzluk içindeki azınlıkların ayaklanması
şeklinde - bir tehlikenin oluşması durumunda Türk burjuvazisinin
ordunun yardımını isteyeceğinden şüphe etmemek
gerekir.
Son yasa değişikliği
Cumhurbaşkanı'nın imzalamasının ardından
uygulamaya girdi. Bu yasa değişikliği Türkiye'nin Avrupa
Birliği'ne (AB) üyeliğinin gerektirdiği siyasi koşulları
yerine getirmek için çıkarttığı yedinci "reform paketi"ydi.
Bu paket aynı zamanda siyasi açıdan en tartışmalı olan
paketti.
Paketin kilit unsuru MGK ve genel sekreterinde
yapılan reformdu. Anayasal terimlerle ifade etmek gerekirse, MGK
yaklaşık olarak kurulduğu 1962 yılındaki - daha sonra
ordu tarafından idam edilecek olan Başbakan Adnan Menderes hükümetine
karşı yapılan askeri darbeden iki yıl sonrasındaki -
konumuna dönecek. Ordu bunun ardından 1971 ve 1980 darbelerini gerçekleştirmiş
ve daha sonra 1982'de yazdığı anayasa ile MGK'ya şimdiki
reformun geri almaya çalıştığı genişletilmiş
bir rol vermişti.
MGK'nın rolü 1982 yılına kadar
resmi olarak güvenlik konularında hükümetin danışma organı
olmakla sınırlıydı. Sonrasında bir general
tarafından üstlenilen genel sekreterlik görevi, seçilmiş hükümetin
üzerinde gayri resmi bir hükümet gibi işlemeye başladı. Genel
sekreter başbakana ulusal güvenlik politikalarını nasıl
uygulamaya koyacağı konusunda "tavsiyelerde" bulunuyor, MGK'nın
gündemini belirliyor ve kararlarının uygulanmasına nezaret
ediyordu. Bütün bakanların yanı sıra kamu kuruluşları
ve özel kuruluşlar da MGK'ya karşı sorumluydular ve MGK
tarafından yapılan "tavsiyeler" hükümet için en öncelikli konular
olmak durumundaydı.
Şimdi genel sekreter sadece
başbakanın inisiyatifi ile bir harekette bulunabilecek. Genel
sekreter MGK'nın çalışmasını koordine edecek ve sadece
MGK ve yargı tarafından şart koşulan görevleri yerine
getirecek. Hepsinin ötesinde, MGK kararlarının uygulanmasına
başbakan yardımcısı nezaret edecek. Gelecekte genel
sekreterlik görevini, bunun için genel kurmay başkanının
onayını almak gerekecek olsa da, bir sivilin üstlenmesi söz konusu
olabilecek. Ek olarak, MGK şimdi yaptığı gibi her ay
toplanmak yerine iki ayda bir toplanacak.
Yapılan diğer yasa değişiklikleri,
bugüne kadar ordunun kendisince belirlenen askeri bütçenin meclis
tarafından halka kapalı bir oturumda
kararlaştırılması ve Sayıştay tarafından
denetlenmesi konusundaki önerileri içeriyor. Devlete ve orduya "hakaret
etme"nin asgari cezası 12 ay hapisten 6 ay hapse indiriliyor ve basit
"eleştiri" cezadan muaf tutuluyor. Bundan böyle siviller barış
zamanında askeri mahkemelerde yargılanamayacaklar. Bir başka
önemli değişiklik ise yasanın Kürtçe öğreten özel
dershanelere izin veriyor olması.
Önde gelen askeri figürler yapılan
değişiklikleri protesto ettiler, ancak sonuçta dişlerini
sıkarak da olsa değişiklikleri kabullendiler.
Mecliste paketin oylanmasından bir gün
önce genel kurmay başkanı Hilmi Özkök, Başbakan Erdoğan'a,
basında yer alan haberlere göre, ordunun "endişelerini bildirmek
üzere", sürpriz bir ziyaret yaptı. Oylamadan birkaç gün sonra
Erdoğan, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısına
katıldı. Haberlere göre (muhtemelen bu haberleri generaller Cumhuriyet
gazetesine şahsen ilettiler) toplantıda Erdoğan'a yönelik çok
sert saldırılar yöneltildi ve hatta yeni bir darbe tehdidinde
bulunuldu.
Yüksek rütbeli bir komutan olan Çetin
Doğan'nın şu sözleri söylediği aktarılıyor:
"Devletin laik biçiminde herhangi bir değişikliğe izin
vermeyecek olan güçler birlik içinde hareket edecekler
eğer gerekirse ordu
ve millet sonuç alabilmek için ele ele hareket edecek." Doğan,
Erdoğan'ı hükümetin yapılan reformlardan "Türk
halkının AB sevgisi" nedeniyle kazançlı çıkabileceğini
"ancak bir gün bunun bedelinin ödeneceğini" iddia ederek uyardı.
Türk
sermayesinin Avrupa yanlısı tutumu
Bununla birlikte, şu ana kadar bu tür
tehditler fazla bir etki yapmadı. Görünüşe göre hükümet, reformu
azimli bir şekilde sürdürdü. Bunun bir nedeni, daha önceki darbelerde her
zaman için orduyu desteklemiş olan Türk sermayenin, bu kez hükümetin AB
üyeliğini sağlama girişimlerini açıkça destekliyor
olması.
Türk Sanayicileri ve İşadamları
Derneği'nin (TÜSİAD) başkan yardımcısı Mustafa
Koç, 30 Mayıs'ta Deutsche Bank tarafından düzenlenen bir konferansta
yaptığı konuşmada bu durumu açıkça ifade etti: "AKP
[Erdoğan'ın Adalet ve Kalkınma Partisi] iktidara ideolojik
nedenlerle gelmedi. Onları iktidara taşıyan, ideolojiden çok,
1990'larda ardı ardına yaşanan ekonomik krizler oldu. O
sırada yorgun düşmüş bir siyasi sistemin takatini kesen bir
çürüme, ve yerleşik düzenin genç, dinamik ve hızla modernleşen
bir toplumun arzularına tepkisiz kalışı vardı. AKP
hükümeti, kendi itibarını artıran bir şekilde, AB projesini
büyük bir ciddiyetle ele aldı
Birbiri ardına gelen reform paketleri
AKP'nin AB projesine olan bağlılığını gösterdi."
Koç, AKP iktidarında Türkiye'nin AB
üyeliği için gerekli olan değişiklikleri hızla yerine
getirebileceğinden emin görünüyordu. Koç, üyeleri arasında
Türkiye'nin en büyük 300 şirketinin de yer aldığı örgütünün
AB'ye neden bu kadar kesin bir şekilde yandaş olduğunu şu
şekilde açıklıyordu: "Türkiye'nin ihracat gelirlerinin yüzde
60'a yakını AB ülkelerinden sağlanmaktadır.
İthalatın bölgesel dağılımı da benzer bir tablo
sunmaktadır. AB ülkeleri Türkiye'deki Doğrudan Yabancı Sermaye
Yatırımları (FDI) içinde en büyük paya sahipler. 2002
yılında toplam doğrudan yabancı sermaye
yatırımları içinde AB'nin payı yüzde 65'ti. Türkiye'de
faaliyet gösteren yabancı şirketlerin çoğu AB ülkelerinden
gelmektedir."
Derneğin web sitesinde yer alan bir
başka metinde işverenlerin neden bu tür "demokratik reformlar"dan
yana oldukları açıklanıyor. Bu reformlar ekonominin
liberalizasyonuyla - kamu işletmelerinin özelleştirilmesiyle, kamu
sektörünün parçalanıp, küçültülmesiyle ve ülkenin uluslararası
sermayeye açılmasıyla - doğrudan bağlantılı.
Türkiye'nin AB'ye kabul edilmesine yönelik
ekonomik kriterleri koyan "Lizbon Stratejisi"nin uygulamaya konuluşu ile
ilgili bir raporda şöyle deniliyor: "Türkiye'nin hem AB hem de küresel
ekonomi ile bütünleşmesi devletin yeni rolünü tanımlayan etkin bir
kamu yönetimi reformunu gerektirmektedir."
Öncelik devletin özel sektörle ilgili ekonomik
görevleri önceden belirlemesine ve bu bağlamda toplumla olan
ilişkisini ve devletle birey arasındaki ilişkiyi yeniden
tanımlamasına verilmelidir. Bu yeniden tanımlamaya üç
ayaklı bir strateji ile erişilebilir: özelleştirmeler, devlet
tekellerinin kaldırılması ve hukukun üstünlüğü.
Rapor şunu talep ediyor: "Birinci eksenle
ilişkili olarak, berrak bir biçimde tanımlanmış temel
hizmetlerin dışındaki devlet tarafından sağlanan
hizmetler, özelleştirmeler yoluyla özel sektöre devredilmelidir." Şu
ana kadar devletin sahip olduğu diğer sektörler piyasa rekabetine
açılmalıdır. Bu ancak güçlendirilmiş bir yargı ile
şeffaf süreçler sunulursa ve yapılan sözleşmelere sadık
kalınacağı güvence altına alınırsa
başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilir.
Ayrıca örgüt, kamuya ait işlerin
desentralizayonunu [ademi merkezileştirilmesini] ve yerel yönetimlerin
yetkilerinin artırılmasını, işverenlerin ve
sermayedarların vergilerinin ve sosyal güvenlik ödemelerinin
azaltılmasını, emek piyasasının deregülasyonunu
[kuralsızlaştırılmasını] ve "kamu sektörünün
küçültülmesi ve mali dengelerin iyileştirilmesi
ışığında sıkı maliye politikası ve kamu
sektöründe giderlerin kısılmasını" talep ediyor.
Rapor son tahlilde siyasi reformların
ekonomik olanlarla aynı amaca sahip olduğunu açıkça ortaya
koyuyor: iş dünyası ve toplum bir bütün olarak devletin, ordunun ve
çürümüş siyasetçilerin müdahalesinden ve denetiminden
kurtarılmalıdır. Ne var ki, bu sıradan işçilere ya da
yoksullara değil, yurt içindeki ve dışındaki büyük
sermayeye - işçi sınıfının pahasına - yarayacak.
Bu durum, son reformların 1997'de askerler tarafından hükümeti
bırakmaya zorlanmasından önce Necmettin Erbakan'ın
başında olduğu Refah Partisi hükümetine karşı
saldırgan bir cadı avı başlatmış yerleşik
Doğan medya grubu ile Hürriyet ve Milliyet gibi orduyla
yakın gazeteler tarafından neden desteklendiğini
açıklıyor.
Erdoğan
ve İslami Sermaye
AKP büyük ölçüde Refah Partisi'nin bir
devamı olarak kuruldu. Buna karşılık Erdoğan,
Erbakan'ı destekleyen toplumsal katmandan daha farklı bir toplumsal
katmanı temsil ediyor.
Erbakan, esas olarak, geleneksel İslamcı
güçleri ve daha yaşlı muhafazakâr kuşağın bir kesimini
temsil ediyordu. Koalisyon ortağı Tansu Çiller'in
karıştığı bir rüşvet skandalını ört bas
ettiği ve İran ve Libya ile dış siyasi ilişkileri
yoğunlaştırdığı sırada, devlet
memurlarına yüzde 50 ve emeklilere yüzde 130 oranında bir ücret
artışı sözü verdikten sonra kaderi bu gelişmelere uygun bir
şekilde belirlendi.
Erdoğan kendisinin, Anadolu'nun
kırsal bölgelerinden gelen ve kariyerine 1980'lerde askeri rejim
altında ekonomi bakanı olarak başlayan, daha sonra başbakan
ve cumhurbaşkanı olan Turgut Özal'ın hamiliğinde palazlanan
bir katmanı, temsil ettiği kanısında.
Özal ve ordu, işçi
sınıfının radikalleşmesini engelleyeceğini
düşündükleri İslamcılara bir dizi ödünler verdiler. Okullara
zorunlu din dersi koydular, imam hatip liseleri mezunlarına üniversiteye
girme serbestisi sağlayarak normal okul statüsü tanıdılar ve
İslamı "komünizmin panzehiri" olarak yücelttiler. Aynı zamanda
"zengin ol da nasıl olursan ol" sloganını yaydılar.
Bu gelişme içinde ortaya çıkan
kesimler şimdilerde hazırlıklarını
tamamlamış, servet biriktirmeye ve (işverenler örgütü
MÜSİAD'da örgütlü) büyük boyutlu şirketleri işletmeye
başlamış durumda. Bunlar Erbakan'ın hükümetten
indirilmesinin ve Refah Partisi'nin kapatılmasının ardından
İslamcı hareketin eski muhafızlarından koptular ve
şimdi kendi paylarına düşen etin tadını çıkarmaya
hazırlar. AKP'nin kuruluşunun ardında yer alan toplumsal süreç
budur. Erbakan'ın takipçileri ise "Saadet Partisi" (SP) çatısı
altında toplandılar.
"Anadolu kaplanları" olarak bilinen
İslamcı bujuvaziden gelecekte ne beklemek gerektiği
Başbakan Erdoğan'ın 22 yaşındaki oğlu Bilal'in
düğününde fazlasıyla ortaya çıktı. Seçim zaferini büyük bir
oranda kırsal kesimde ve şehirlerde yaşayan yoksullara yönelik
popülist çağrılara borçlu olan başbakan, ABD'nin seçkin
üniversitelerinden biri olan Harvard Üniversitesi'nde iktisat okuyan
oğlunun evliliğini doğulu bir şatafatla kutladı.
16 yaşındaki gelin evlilik için
özenle seçilmişti. İstanbul Lütfi-Kırdar Kongre salonunda
yapılan törene on bin kişi davetliydi. Bayan davetlilerin çoğu
gelinin kendisi gibi baş örtülüydü ya da peçe giymişlerdi. Nikah,
bizzat, iki yıl önce aynı töreni eski Alman başbakanı
Helmut Kohl'un oğlu için yapan İstanbul Belediye Başkanı
Ali Müfit Gürtuna tarafından kıyıldı. Nikahın
şahitleri arasında İtalyan Başbakanı ve AB Konseyi
Dönem Başkanı Silvio Berlusconi ve Arnavutluk başbakanı
Fatos Nano da bulunuyordu.
Düğünü korumakla görevlendirilmiş
olan dört bin polis, toplantı salonunun yakınında Türk
hükümetinin ABD'ye Irak savaşı için verdiği desteği
protesto eden göstericilere karşı harekete geçti. İstanbul'un
merkezindeki bütün caddeler düğün nedeniyle trafiğe
kapatıldı. Anı olarak nikah davetlilerine gümüş kaseli
nikah şekerleri dağıtıldı. Davetliler bol miktarda
hediye verdiler ve toplam 100 kilogram altını da içeren bu çok
sayıdaki hediyeyi taşımak için küçük vinçlerin
kullanılması gerekti.
Alman taz gazetesinin belirttiği
gibi: "Alkışlar, göz yaşları, başörtüleri, kilolarca
altın ve Amerika'ya bir uçak bileti arasında İslamcı
seçkinler modernliğe geçme yolunda yeni bir aşamaya vardılar."
Orduya verilen ödünler
Bu kesimlerin ne ABD ile ne de Türk ordusu ile
herhangi bir ciddi çatışmaya girmeye hiç mi hiç niyetleri yok. Tam
tersine, en son yasaların pürüzsüz bir şekilde geçmesinin bir nedeni
de Erdoğan'ın ana noktalarda generallere ödünler vermiş
olmasıydı.
Yüksek Askeri Şûra'nın bir
oturumunda generaller 18 astsubayın İslamcı tehdit
oluşturdukları için ordudan atılmasına karar verdiler.
Erdoğan bu temizliği eleştirdi ancak hemen ardından da atma
kararını kabul etti. Buna ek olarak, gelecek yıla kadar
MGK'nın genel sekreterliği görevinin bir sivil yerine bir general
tarafından yürütülmesini de kabul etti.
Ayrıca Erdoğan, Amerikan
işgalini desteklemek amacıyla, Irak'a 10.000 Türk askerinin
gönderilmesi kararını çıkartmak üzere, meclisi Eylül
ayının başında bir özel oturum yapmak üzere
toplayacağını açıkladı. Kamuoyu araştırmalarına
göre böyle bir tutum, ordu tarafından hararetle desteklenmesine
karşın, nüfusun yaklaşık olarak üçte ikisi ve bizzat
AKP'nin içindeki kimi kesimler tarafından reddediliyor.
Daha bir hafta önce, Genelkurmay İkinci
Başkanı Yaşar Büyükanıt gazetecilere ordunun pozisyonunu
anlatırken, Türkiye'nin Birleşmiş Milletler'in
onayının olup olmadığına bakmadan ve askerlerin
gireceği riski göze alarak, asker göndermek zorunda olduğunu
açıkça ifade etti. Bunun hemen ardından da, basına, böyle bir
kararın doğal olarak sevilen bir karar olmayacağının
farkında olduklarını da emin bir dille belirtti. Büyükanıt
yine de nihai kararın hükümet tarafından verileceğini
vurguladı - bunu meclisin nasıl bir karar alması
gerektiğini açıkça söyledikten sonra yaptı.
Erdoğan'ın ordu ile doğrudan
bir çatışmaya girmekten kaçınmak için iyi sebepleri var. Her
şeyden önce, yakında onların vereceği desteğe
ihtiyacı olabilir. Bu hükümeti Türk halkının tümü ile
karşı karşıya getirebilecek, çözülmemiş bir dizi sorun
var. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu tarafından
yapılması talep edilen özelleştirme programının büyük
bir bölümü henüz gerçekleştirilememiş durumda. Bu tür
uygulamaların kaçınılmaz olarak yol açacağı işten
çıkarmalardan etkilenecek işçilerin bu durumu sessiz sedasız bir
şekilde kabul edip etmeyecekleri belirsiz.
Kağıt üzerinde yapılmış
olan reformlar uygulamaya konulmayı beklerken, Kürt azınlıkla
yeniden bir çatışma içine girilmesi olasılığı da
var. Her fırsatta Kürtçe eğitimi ve Kürtçe medyaya erişimi
engellemek için bürokratik engeller yaratılıyor. İnsan
hakları örgütü İHD'nin bir raporuna göre işkence ve devlet
eliyle işlenen cinayetler gibi uygulamalarda bu yılın ilk
yarısında geçen yıla göre artış var.
Pişman "teröristleri" kısmen
bağışlayan genel affı reddedenler yalnızca Kürdistan
İşçi Partisi'nin (PKK/KADEK) önderleri değil. Şu ana kadar
af, sadece, halen hapiste bulunan ve PKK ile ilişkisi
tartışmalı olan kişiler tarafından kabul gördü. Yasa
örgütün mevcut aktif militanlarını hedefliyor olmasına
karşın bu kesimden hemen hiçbir tepki alınamadı. Buna ek
olarak, PKK/KADEK, Eylül ayında Türkiye'ye karşı
"savaşı" tekrar başlatma tehdidini dile getirdi.
Irak'a asker gönderme konusunda hükümet her
durumda kaybediyor. Meclis Irak'lı direnişçilere karşı ABD
işgalini desteklemek için BM onayı olmadan asker gönderirse, AKP
kendi destekçilerinin büyük bir kesimi de dahil olmak üzere halkın gözünde
itibarını yitirecek. Meclis aksi yönde karar alırsa, AKP'nin ABD
ve kendi generalleri ile ilişkileri ağır bir darbe alacak.
Sayfanın başı
Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.
Telif Hakkı 1998-2008
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır
|