DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Amerika Birleşik Devletleri
İstanbuldaki terör patlamaları: vahşet Bushun "teröre karşı savaş"ına yardım ediyor
3 Aralık 2003 Justus Leicht ve Peter Schwarz
Perşembe günü Türkiyenin ekonomik başkenti İstanbul ve bu şehirde yaşayan 12 milyon insan, son birkaç gün içinde meydana gelen şiddetli patlamalar sonucu ikinci kez sarsıldı.
Bombalar, İstanbulun Beyoğlu semtinde, Britanya Konsolosluğu önünde ve Leventte dünyanın önde gelen bankalarından biri olan Anglo-Asya bankası HSCBnin genel müdürlük binasının önünde patladı. İlk haberler 27 ölüden ve 450den fazla yaralıdan söz ediyor. Ölü sayısının daha da artması çok muhtemel. Saldırıda hayatını kaybedenler arasında Britanya İstanbul Konsolosu Roger Short da yer alıyor.
Tanıklar bir katliamın meydana geldiğinden söz ediyorlar. Büroları Britanya Konsolosluğunun hemen 100 metre ötesinde olan Alman Goethe Enstitüsünün bir çalışanı Spiegel-Onlinea yaptığı açıklamada "insanların yollarda kan içinde yattıklarını" söyledi. Bir kamyonet Britanya Konsolosluğundan içeri girdi ve hemen sonrasında "şiddetle bir patlama" meydana geldi. HSCB genel müdürlüğü önünde patlayan bomba ise hem Türk, hem de turistlerden oluşan binlerce sıradan insanla dolu bir alışveriş merkezini sarstı.
Geçen Cumartesi sabahı, Betyaakov ve Neve Şalom sinagoglarına benzer türden iki saldırı yapılmıştı. Neve Şalom, İstanbuldaki en büyük sinagog. İşlek bir cadde üzerinde yer alan sinagog, Yahudilerin tatil günü olan kutsal Cumartesi (Sabbath) gününde ibadet eden çok sayıda insanla doluydu. [Normalde bu iki sinagogda Cumartesileri yapılan ayinlerde 30-40 kişinin bulunurmuş. Saldırının yapıldığı gün, "barmitsva" adlı "onüçüncü yaş" töreni düzenlendiği için her iki sinagogda da, 300-400 kişilik bir grubun bulunuyordu –ç.n.]
Bu iki patlamada 24 kişi hayatını kaybetmişti. Ölenlerin çoğu yakındaki bir camide güvenlik görevlisi olarak çalışan ya da çevredeki dükkanlarda çalışan Müslümanlardı. Patlamalarda 300den fazla insan yaralanmıştı.
Türk yetkililer ve İsrail, Britanya ve Amerika hükümetlerinin temsilcileri, derhal, bütün bombalamalardan El Kaideyi sorumlu tuttular. Perşembe günü Britanya Dış İşleri Bakanı Jack Straw, patlamaların henüz daha dumanı tüterken, o gün yaşananlardan El Kaideyi sorumlu tutan bir basın açıklaması yaptı.
Daha sonra, kimliği bilinmeyen bir şahıs, Türk haber ajansı Anadolu Ajansını arayarak bombalamaları El Kaide ile Türk İslamcı grup IBDA-Cnin (İslami Büyük Doğu Akıncılar-Cephesi) birlikte üstlendiklerini söyledi. Bu kişi, Perşembe günü yapılan saldırının iki grubun "ortak eylemi" olduğunu öne sürdü. IBDA-C grubu, aynı zamanda daha önce yapılan sinagog saldırılarının da sorumluluğunu üstlenmişti.
Perşembe günü, bundan bir süre sonra, bir Arap gazetesi El Kaideye bağlı "Şehit Ebu Hafs El-Mısri Tugayı" isimli bir grubun saldırıların sorumluluğunu üstlendiğini belirten bir elektronik posta mesajı aldı.
Türk yetkililer, genetik testler yoluyla, geçtiğimiz Cumartesi günkü eylemi yapan intihar bombacılarının kimliklerini kesin olarak tespit edebildiklerini ileri sürdüler. Bu iki kişinin güneydoğuda bir kent olan Bingölden geldikleri ve radikal İslamcı gruplarla bağlantılarının olduğu iddia ediliyor. Televizyon kanalı NTV bu kişilerden birinin altı kez İrana gidip geldiğini ve orada bir patlayıcı uzmanı olarak eğitim aldığını öne sürdü.
Buna karşılık şu ana kadar yayınlanmış olan haberler çelişkilerle dolu. Türk içişleri bakanı Abdülkadir Aksu, İBDA-Cnin sorumluluğu üstlenmesinin inandırıcı olmadığını söyledi. Aksu, hiçbir Türk örgütün bu derece büyük bir saldırıyı düzenleyecek konumda olmadığını söyledi.
Bu durumda ortaya yabancıların bu kadar büyük miktarda patlayıcıyı Türkiyeye gizlice nasıl soktukları ve daha sonra bunları iki farklı yere eş zamanlı olarak nasıl konuşlandırıp patlatabildikleri sorusu çıkıyor.
Kimi güvenlik uzmanları olaylara El Kaidenin karışmış olduğu iddialarını şüpheyle karşılıyorlar. Turkish Daily News, İsrailli anti-terör uzmanı Boaz Ganorun şu sözlerini aktarıyor: "şu anda ortada El Kaidenin katıldığını gösteren hiçbir belirti yok."
Londradaki Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsünden Mustafa Alani, Reutersa şu açıklamayı yaptı: "El Kaidenin tarihinde, Türkiyede gösterdiği hiçbir faaliyete rastlamıyoruz. El Kaidenin bu saldırılarda yer almış olduğunu söylemek çok zor. El Kaidenin çalışmalarının şu anda iki ülkede –Suudi Arabistan ve Irakta- yoğunlaştığını düşünüyorum."
İstanbuldaki terör saldırılarından gerçekte kimin sorumlu olduğu belirsizliğini koruyor. Diğer yandan, şurası çok açık ki, saldırılar hem Amerikan ve Britanya hükümetleri, hem de Türk ordusu açısından çok uygun bir zamanda meydana geldi.
Irakta işgale karşı çıkışın güçlendiği bir ortamda, Britanya Başbakanı Tony Blair ve ABD Başkanı George Bush, İstanbuldaki katliamı, Irak halkına karşı uyguladıkları terörü haklı çıkartmak için kullandılar. Britanya Konsolosluğuna yapılan saldırılardan sadece birkaç saat sonra düzenledikleri ortak basın toplantısında Başkan Bush "başladığımız işi bitireceğiz" diye ant içti ve Blair şunları söyledi: "Sizleri bir konuda temin edebilirim: bugünküne benzer bir şey olduğunda vereceğimiz cevap, korkmak, teslim olmak ya da bir milim olsun geri adım atmak olmayacak. Bizler bu iş bitene kadar, Irakta olsun, dünyanın bir başka yerinde olsun bitene kadar, yere son derece sağlam basacağız."
Türk ordusu saldırıları kullanıyor
Türk ordusu terör dalgasını hükümet üzerindeki etkisini yeniden sağlamak için kullanıyor. En son saldırıların hemen ardından askerler İstanbulun caddelerinde belirdiler, otoyolu kapattılar ve Türk polisi ile birlikte güvenliği sağladılar. Miğferli, kamuflaj giysili ve makineli tüfekler taşıyan bir düzine asker, patlamanın yaşandığı HSCB binasının yakınlarında görüldü.
Ordu, ılımlı İslamcı AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) hükümetini, elde ettiği ezici seçim zaferinden bu yana kuşku ile izliyor. O zamandan bu yana pek çok kez, olası bir askeri darbe ile ilgili söylentiler ortalığa yayıldı.
Irak savaşının başlamasından bu yana, hükümet ile ordu arasındaki gerilimler epeyce arttı. Ordu, savaşta yer alma konusunda güçlü bir kampanya yürüttü ancak, çok sayıda AKP milletvekilinin olumsuz oy kullanması nedeniyle, Meclisteki ilk oylamada, Türk topraklarının, ABD tarafından savaşta Iraka karşı ikinci cephenin açılmasında kullanılmasına onay verilmedi. Oylamadan sonra Ankaraya yaptığı bir ziyaret sırasında ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, Türk ordusunu, seçilmiş hükümete karşı "daha kuvvetli bir önderlik rolü" oynaması gerektiği konusunda cesaretlendirdi.
Saldırıları üstlendiği söylenen İBDA-Cnin, gerçekten bir rol üstlenmiş olup olmadığı çok şüpheli. Bu grubun kökleri 1970lere uzanıyor. İslamcıları ve kimi eski Maocuları bir araya getiren grup, aşırı anti-Semitizm ve Hıristiyanlara yönelik düşmanlıklarıyla tanınıyor. Buna karşılık, bugüne kadar grubun yayınlarında Iraka yönelik hiçbir sempati ifade edilmemiş olması dikkat çekici bir durum.
Grup, sahip olduğu kötü şöhreti, 1990larda gerçekleştirdiği bir dizi bombalama ile sağladı. Sadece 1994 yılında grubun 90 saldırı düzenlemiş olduğu iddia ediliyor. Bu saldırılar, polis, ordu ya da batılı hedeflerden çok, esas olarak eleştirel tutum alan aydınları ve dini azınlıkları hedefliyordu.
İBDA-Cnin kurbanları arasında, örgütün 1993 yılında öldürdüğü söylenen ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK), radikal İslamcılığın güçlenmesi ve uyuşturucu trafiği konularında makaleler yazan gazeteci Uğur Mumcunun bulunuyor. Grup, 1994de, tanınmış film eleştirmeni ve yazar Onat Kutların öldürülmesi olayına karıştı. Grubun eylemlerinin diğer kurbanları arasında Yahudi cemaatinin üyeleri yer alıyor.
İBDA-Cnin faaliyetlerinin Türk istihbarat güçlerinin provokatörleri tarafından yönlendirildiğine işaret eden çok sayıda belirti var. 1980 askeri darbesinden sonra, sözde "Türk-İslam Sentezi" yanlısı generaller, kökten dincileri ve milliyetçileri, solcu eğilimlere ve Kürt milliyetçi güçlerine karşı bir blok içinde bir araya getirmeyi hedefleyen, İslam ve sağcı milliyetçiliğin ideolojik bir bileşimini gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Bu ortamda, İslamcı örgütler büyüme ve yaygınlaşma olanağı buldular. Daha sonraları Meclis komisyonlarınca yapılan araştırmalar, İslamcı Hizbullah ile özel polis kuvvetlerinin yakın işbirliği içinde olduklarını gösteren kimi kanıtları ortaya çıkarmıştı.
1994de İslamcılığın devlete karşı potansiyel bir siyasi tehdit yaratabileceği görülünce, güvenlik güçleri İslami örgütlere yönelik baskıcı önlemler almaya başladılar. PKKnin Türk devletine teslim olduğu 1999 yılında bu gruplar önemli ölçüde yok edilmiş, önderleri tutuklanmış ya da öldürülmüştü. O tarihten bu yana, hiçbir saldırı olayı bu örgütlere atfedilmedi.
Bu durumun ışığında, İBDA-Cnin İstanbuldaki iki seri terör saldırısını gerçekleştirmek için gerekli olan kaynakları ve lojistiği kendi başına sağlaması pek mümkün görünmüyor. Bu grubun üyeleri bombalamalara katılmış olsalar bile, arka planda onların iplerini elinde tutan birilerinin bulunuyor olması kuvvetli bir olasılık.
Bombalamalardan siyasi olarak kimlerin fayda sağladığına gelince: Türk basınında bütün yorumcular saldırıların Türkiye, ABD ve İsrail arasındaki işbirliğinin daha da artmasıyla sonuçlanacağı konusunda fikir birliği içindeler. Türkiye, halihazırda, bölgede nüfusunun çoğunluğu Müslüman olduğu halde Washington ve Tel Aviv ile yakın diplomatik ve askeri bağları olan tek ülke.
Türkiye gazetesinde yer alan yorum oldukça tipik. Yorumda şöyle deniliyor: "Türkiyeye ve dünyaya verilen mesaj şöyle: Eğer ABD ile işbirliğine yapmaya devam edersen, bu tür talihsizlikler yaşamaya devam edeceksin. İsraile karşı açık bir tavır almalısın ve Irakla ilgilenmekten vazgeçmelisin. Eğer verilen mesaj gerçekten de buysa, Türkiye üzerinde tam tersi bir etki yapacaktır. Terörizme ödün veremeyeceğimize göre, bu durumda ancak sadece kendi politikalarımızı Washingtonınkiyle daha fazla yakınlaştırabiliriz. Buna ek olarak, bu anti-Semitik saldırı –Türkiyede bilinmeyen ve yabancısı olunan bir şey- İsraille daha büyük boyutlu bir yeniden yakınlaşma yaşanmasına yol açacaktır."
Hürriyet de benzer bir biçimde yorum yaptı: "Böylelikle, bu terörist eylem Türkiyeye ABD ile birlikte hareket etmemesi için bir uyarı içeriyor olabilir. Buna karşılık, bu saldırılar tam tersi bir etki yapabilir, çünkü bu eylemler Türkiyeyi ABD ve İsraille aynı eksende yer almaya daha fazla itebilir. Türkiye kendisini terörizmi baş tehdit olarak gören ABD ile aynı gemide görecektir."
İstanbuldaki terör saldırıları gerici bir provokasyondur. Bu saldırıların arkasında kimlerin olduğu belirsizliğini koruyor ancak Türk gizli servisinin ya da Batılı istihbarat servislerinin doğrudan bir katkısı olmasa bile, son tahlilde bu felaketten sorumlu olan ABD, İsrail ve Britanyanın izlediği politikalardır.
Irakın işgal edilmesi ve boyunduruk altına alınması, Filistinlilerin İsrail rejimi tarafından baskı altında tutulmasıyla birleşince, yeni etnik gerilimlerin ortaya çıkmasına yol açtı ve bütün dünyada gerici güçleri cesaretlendirdi. Bush ve Şaron hükümetlerinin kinikçe söz ettikleri "teröre karşı savaş" bütün Ortadoğuda terör saldırılarının artmasına yol açtı.
Bu aynı zamanda Yahudi cemaatini de etkiliyor. Türkiye, nüfusunun çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir ülke olmasına karşılık, hiçbir zaman anti-Semitik bir ülke olarak görülmedi. İspanyol Engizisyonundan kaçan 100,000 Yahudiyi 1492de kabul eden Sultan II. Beyazıt zamanından bu yana, Yahudi cemaati bu ülkede herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan yaşayabildi. Doğu Avrupadaki katliamlardan ve Nazi teröründen kaçan Yahudiler de bu ülkeye yerleşme olanağını elde edebildiler. Bugünlerde ise Yahudi cemaati Irak savaşının bir sonucu olarak, güvenlikten yoksun ve korku içinde kalmış durumda.
Sayfanın başı
Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.
Telif Hakkı 1998-2008
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır
|