World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

 

DSWS :

Amerikan militarizminin 21. yüzyıldaki iktisadı

Nick Beams
1 Kasım 2002

Aşağıdaki konferans Avustralya'nın Sydney ve Melbourne şehirlerinde Sosyalist Eşitlik Partisi ulusal sekreteri ve WSWS yönetim kurulu üyesi Nick Beams tarafından geçtiğimiz iki hafta boyunca halka sunulmuştur.

Bush yönetimi Irak'a karşı girişeceği savaşın hazırlıklarında ileri aşamalara gelmiş durumda. Yoğun bombalamanın önümüzdeki bir kaç hafta içersinde başlaması ve arkasından gelecek yılın ilk haftalarında işgal kuvvetlerinin kullanılması ihtimali var. İngiliz ve ABD savaş uçakları sınırlı Irak defans sistemleri ve radarlarını artan bir hızla bombalarken bölgeye sürekli yeni kuvvetler yığılıyor, komuta-kontrol merkezleri kaydırılıyor.

Birleşmiş Milletler içersinde belirli bir diplomatik telaş hakim. Ancak askeriyeye kaldığı kadarıyla saldırı gerçekleşecek. Bazı tahminlere göre bu en geç Şubat'ın ikinci yada üçüncü haftası olacak.

Hazırlıkların son aşamalarında acilen bir bahane bulmak yada savaş havası yaratmak var. ABD Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne silah denetimini sağlayacak öneriler yerine bu denetimleri tamamen imkansız kılarak bir askeri herakaatı haklı gösterecek öneriler hazırlıyor.

Birleşmiş Milletler'de dönen dolaplar tüm uygulamadaki iki yüzlülüğü ortaya çıkartıyor. Geçen hafta ABD, zamanın tükenmekte olduğu uyarısı ile birlikte, Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerine sonuncusu olduğunu iddia ettiği karar taslağını sundu: BM kararlarına uymadığı takdirde Irak'a saldırılmalıdır. Ancak ABD, Güvenlik Konseyi bu kararı onaylamasa dahi Irak'a yine de saldıracağını üzerine basarak belirtiyor. Zayıf ve fakirleşmiş bir ülke için başka, dünyanın süper gücü olan bir ülke için tamamen başka bir kural mevcut.

Bu ayın başlarında Irak silah denetmenlerinin geri dönmesine izin vereceğini açıkladığında, ABD Savunma Bakanlığı'ndan bir sözcü Washington'nun bu anlaşmanın yürürlüğe girmesini engellemek için elinden geleni yapacağını bildirdi. ABD politikası, silah denetimi, silahsızlanma yada kontrol altında tutma politikası değildir. Politika Saddam Hüseyin'i devirecek "yönetim değişikliği" politikasıdır. On gün kadar önce Bush yönetiminden sızan bilgiler doğrultusuna New York Times gazetesi detaylarına kadar bunu yayınladı. ABD'nin bu ülkeyi işgal edip kukla bir yönetim yerleştirmeden önce Japonya'daki altı buçuk yıllık General MacArtur yönetimine benzer bir askeri vali atamayı amaçladığını açık şekilde ortaya koydular.

Bu arada ABD başkanı, Saddam Hüseyin yönetiminin arzettiği büyük tehlikelere karşı sövlevlerine devam ediyor. 5 Ekim'de yaptığı bir konuşmada Hüseyin "öyle nefret dolu bir insan ki kendi halkını katletmekten çekinmiyor, kaldı ki Amerikalıları katletmesin" şeklinde düşüncesini ilan ettikten sonra 7 Ekim'de verdiği bir sövlevde Hüseyin "Amerika'ya ani terör ve acı getirebilecek bir tehdittir" şeklinde gürledi. Irak'ın "aniden teröristlere yada terörist guruplara biyolojik yada kimyasal silah vermeye" karar verebileceği konusunda uyarılarda bulundu.

Ancak CIA farklı bir değerlendirme yapmış görünüyor. Direktör George Tenet'in 8 Ekim tarihli mektubu şöyle diyor: "Bağdat görünüşe göre şimdilik konvansiyonel veya CBW [chemical and biological weapons-kimyasal ve biyolojik silahlar] ile ABD'ye terörist saldırı gerçekleştirmekten yana değil." CIA aynı zamanda "Saddam ABD öncülüğündeki atağın durdurulamayacağı sonucuna varırsa, muhtemelen terörist yöntemleri kullanmakta kendisini çok daha az kısıtlanmış hissedecektir" sonucunu çıkartıyor. Örgütün bulgularına göre "Saddam, İslamcı teröristlere ABD'ye karşı kitle imha silahı kullanmak için yardım etmek gibi aşırı bir yolu seçmenin, kendisi alaşağı edilirken büyük bir sayıda kurbanı da yanında götürerek intikam almak için son şansı olduğunu düşünebilir."

Diğer bir deyişle CIA, Amerika Birleşik Devleti vatandaşlarına en büyük tehlikenin Bush yönetiminin davranışları nedeniyle geleceği sonucuna varmıştır. 2 Ekim'deki gizli bir oturum sırasında CIA temsilcisine Saddam Hüseyin'in köşeye sıkışmadıkça kitle imha silahlarını kullanarak saldırıya geçmesinin olası olup olmadığı özellikle soruldu. Yetkilinin yanıtı şöyle idi: "Hesaplarıma göre onun bir saldırıya geçme olasılığı - hadi bir de zaman birimi koyalım – görebildiğimiz bir gelecekte, şu andaki anladığımız duruma göre, tahmin ederim ki düşük."

CIA değerlendirmesinin hemen ardından, 11 Ekim'de Los Angeles Times gazetesi yayınladığı bir raporda "Bush yönetimindeki yetkililerin CIA uzmanlarına, Irak değerlendirmesi yaparken Saddam Hüseyin'e karşı cephe almaya yardım edecek şekilde yapmaları için baskı uygulamakta" demektedir.

Sydney Morning Herald'da yer alan ve "Rumsfeld Irak konusunda kendi fikirlerine uygun veriler aramaktadır" başlığı altında yayınlanan bir makalede yönetimin metodlarını şöyle belirtiyor: "Savaş canlısı ABD Savunma Bakanı, Donald Rumsfeld, Beyaz Saray'daki muhafazakar kanat ile veriler konusunda anlaşamayan CIA'yi atlayarak, Irak ile El-Kaide arasında bir ilişki bulmak için istihbarat verilerini tarayacak bir uzmanlar takımı kurdu. İstihbarat yetkilileri bu takımın Sayın Rumsfeld ve yardımcısı Paul Wolfowitz tarafından verileri zorlayarak kendi gerçeklerine uydurmak için verilen çabaların bir parçası olduğunu belirttiler, ki onların gerçeğine göre Saddam Hüseyin teröristler ile yakın çalışma halindedir ve ABD için ciddi tehdit oluşturmaktadır."

Bush ve yönetimini oluşturanların Enron ve diğer milyar dolarlık hırsızlık ve sahtekarlık olaylarına karışan şirketler ile yakın bağları göz önüne alındığında, belkide "Enron yömtemlerinin" ekonomi alanından politikaya kayması sürpriz sayılmamalı. Enron ve diğer büyük sahtekarlar "destekli" olarak adlandırılan bir muhasebe yöntemi geliştirdiler. Tarafsız verilerin bir araya getirilip bilançoda gösterilmesi yerine, muhasebeciler tersten gidip diledikleri rakamları bilonçoya yazdıktan sonra "verileri" bu rakamlara uyacak sekile getirdiler. Aynı yöntem – düpedüz yalancılık – hergün Irak'a karşı savaş açmak için kullanılıyor.

7 Ekim'deki konuşmasında Bush Irak'ın ABD'yi vurabilecek pilotsuz uçaklar geliştirdiğini iddia etti. CIA'ye göre Irak bölgedeki hedefleri vurabilecek böyle bir cihaz ile "denemeler" yapmaktaydı ancak bu cihazın Atlantik'i geçme kapasitesi yoktu.

Bush aynı zamanda Uluslararası Atom Enerjisi Ofisi'nin (IAEA) Irak'ın "nükleer silah geliştirmekten altı ay uzakta" olduğunu bildirdiğini iddia etti. Ancak böyle bir bidiri hiç bir zaman yapılmadı. Gerçekte bu ofis 1998 yılındaki en son raporunda Irak'ın nükleer silah üretebilmesi için hiç bir iz bulamadıklarını bildirmişti.

ABD'nin petrol yatakları için mücadelesi

Bush yönetimi ile, Blair ve Howard hükümetleri gibi, onun uluslararası destekçilerinin yaydığı yalanlardan oluşan sisli havayı dağıtıp tarihi kayıtlara bakarsak Irak'taki yönetimin "dünya barışına" tehdit oluşturmasının, Irak'ın ABD'nin politik çıkarları ile çatışmaya düştükten sonra başladığını görürüz.

Saddam Hüseyin tarafından 1980 yıllarında Irak-İran savaşı sırasında İranlı askerler ve Kürtlere karşı kullanılan kimyasal ve biyolojik silahlar kısmen ABD tarafından sağlanıp, onun desteği ile kullanılmıştı. Yakınlaşan savaşın gerçek sebebi Amerika Birleşik Devletleri'ne veya dünya güvenliğine yönelik, Saddam Hüseyin tarafından yaratılan bir tehlike değildir. Sebep petroldür: ABD'nin dünya petrolünün %11'ini oluşturan, dünyadaki ikinci büyük petrol yataklarını kontrol etme uğraşıdır.

2001 yılının Nisan ayında, Dünya Ticaret Merkezi'ne gerçekleştirilen ataktan beş ay önce, 21.yüzyılda Stratejik Enerji Politikaları Problemi isimli bir rapor ABD enerji sektörünün "kritik bir durumda" olduğunu, ve "ABD ve dünya ekonomisinde büyük bir sarsıntı yaratma potansiyeli" olan, "ABD ulusal güvenliğini ve dış politikasını dramatik bir sekilde" etkileyebilecek bir krizin "her an" patlak verebileceği şeklinde uyarılarda bulundu (Strategic Enerji Policy Challenges for the 21st Century [21.yüzyılda Stratejik Enerji Politikaları Problemi], s. 4). Diğer konuların yanında, raporda Irak politikasının "askeri, enerji, ekonomik ve politik/diplomatik değerlendirmeler de" dahil olmak üzere gözden geçirilmesi önerildi (ibid, s. 22).

Rapor ilk Bush yönetiminin devlet bakanı James A. Baker tarafından hazırlatıldı, ki bu kişi 2000 seçimlerinde George W. Bush'un hükümeti ele geçirmesinde baş rolü oynamıştı. Rapora göre geçmiş dönemde Amerika Birleşik Devletleri "bazı anahtar konumdaki Orta Doğu ihracatçıları ile özel ikişkiler geliştirmişti". Bunlar arz ve fiyatları "dünya ekonomisindeki büyümeyi baltalamayacak ve enflasyona sebep olmayacak şekilde ayarlıyorlardı." Diğer bir deyimle üreticiler ABD'nin taleplerine boyun eğiyorlardı.

Rapor devam etmekte: "Ancak son zamanlarda durum değişti. Körfezdeki müttefiklerin yerel ve dış politika çıkarları, özellikle Arap-İsrail çatışması arttıkça, ABD'nin stratejik öncelikleri ile çelişmeye başladı. Pazarların güvenliği karşılığında fiyatları düşürmeye yanaşmamaya başladılar, ve verilerin gösterdiğine göre üretimi dünyanın artan ihtiyaçlarına göre arttırabilmek için gerekli olan yatırım zamanında yapılmıyor. Amerikan karşıtı eğilimler bölgede lider durumda bulunanların Amerika Birleşik Devleleri ile enerji alanında iş birliği yapma gücünü kısıtlayabilir. Sonuçta ortaya çıkan dar pazar ABD'nin ve dünyanın kesintiler nedeniyle zarar görme olasılığını arttırıp, düşmanlarımıza zamansız bir şekilde petrol fiyatı üzerinde söz sahibi olma imkanı tanıdı. Irak anahtar bir üretici durumuna gelerek ABD hükümeti için zor bir durum yarattı" (ibid, s. 8).

Problem şurda: arz sorununu çözmek için en sıradan çözüm Irak üzerindeki ambargoyu kaldırıp dünya piyasalarına petrol akışını arttırmak. Bu aynı zamanda Saddam Hüseyin yönetimini de güçlendirecektir. Sonuçta bu ikileme çözüm Irak'ta bir "yönetim değişikliğidir." Daha sonra petrol akışı ABD hükümetine düşman bir yönetimin ekonomik gücüne katkı sağlamadan arttırılabilir.

ABD'li akademisyen Michael Klare en son makalesinde ABD'nin ithal edilen petrole bağımlılığının 2001 yılının Mayıs ayında Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin direktifiyle hazırlanan Ulusal Enerji Politikası Raporu'nda vurgulandığına işaret ediyor. Bu dokümanın ortaya çıkardığına göre ABD 2000 yılında tükettiği petrolün yarısını ithal etmek zorunda kalmıştır ve bu oran 2020 yılında üçte ikiye yükselecektir. Klare Irak'ın iki çekici yanı olduğunu ileri sürmektedir. Öncelikle, sadece Irak Suudi Arabistan'a yedek olabilecek kadar petrole sahiptir. İkinci olarak, Suudi petrol yatakları tamamen kullanıma sokulmuşken, "Irak büyük miktarlarda araştırılmamış fakat gelecek vaad eden hidrokarbon potensiyeline sahiptir. Bu alanlar Alaska, Afrika ve Orta Asya'dakilerden de büyük dünyanın kullanılmayan en zengin petrol yataklarını barındırıyor olabilir" (Michael Klare, "Oiling the Wheels of War [Savaşın Tekerlekleri Yağlanıyor]", The Nation, 7 Ekim 2002).

Ancak şu anda bu potansiyel petrol yataklarının bir çoğu Avrupa, Rusya ve Çin'deki petrol şirketlerine ayrılmış durumda. Ve bu yatırımlar küçük miktarlarda değil. Uluslararası Enerji Ofisi'nin yayınladığı Dünya Enerji Manzarası 2001'e göre Saddam Hüseyin tarafından yapılan yabancı petrol sözleşmelerinin değeri 1.1 trilyon dolar kadar olabilir (Bkz. The Observer, 6 Ekim 2002).

Şu anda BM Güvenlik Konseyi'nde ABD, Rusya ve Fransa arasında gerçekleştirilen pazarlıklar Saddam sonrası Irak'taki petrol sözleşmelerini paylaşmaktan ibaret. Saddam Hüseyin'nin devrilmesinin önde gelen taraftarlarından eski CIA başkanı James Woolsey'e göre, ABD'yi bu savaşta desteklemeyenler, elde edilen ganimetin paylaşımı sırasında dışarıda kalacaklardır.

16 Eylül'de Washington Post gazetesinde yayınlanan bu sözlerin tamamı şöyle: "Çok basit. Fransa ve Rusya Irak'ta petrol şirketlerine sahipler ve çıkarları sözkonusu. Birisi onlara Irak'taki hükümeti doğru dürüst bir hale getirmemize yardım ederlerse, yeni hükümetin ve Amerikalı şirketlerin onlarla yakın işbirliği içersinde çalışması için ellimizden geleni yapacağımızı söylemeli. Tavırlarını Saddam'dan yana koyarlarsa yeni Irak hükümetini onlarla çalışmaya ikna etmek neredeyse imkansız hale gelecek."

Okuyucuyu sıkma riskini göze alarak bu konu ile ilgili bir yayından daha alıntı yapmak istiyorum. Orta Doğu bölgesindeki askeri operasyonlardan sorumlu Amerika Birleşik Devletleri Merkezi Komutası 1995 yılında görevleri konusunda şu değerlendirmeyi yaptı: "Ulusal Güvenlik Stratejisi içersinde benimsendiği gibi ABD çabalarının amacı Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgedeki hayati çıkarlarını korumaktır, ki bu ABD ve müttefiklerinin kesintisiz ve güvenli bir şekilde Körfez'deki petrole ulaşmasını sağlamaktır."

ABD'nin küresel hakimiyet için mücadelesi

Petrol Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'ı fethedip koloni haline getirme planlarında önemli bir rol oynamsına rağmen, tek neden olduğunu öne sürmek yanlış olur. Irak ile savaş çok daha büyük bir planın sadece bir parçası. Bu, Amerika emperyalizminin tüm dünyayı hakimiyeti altına alma mücadelesidir.

Bu yeni birşey değil. ABD'nin küresel hakimiyet planları geçtiğimiz on yıl içersinde sahnedeydi, yani Sovyetler Birliğinin çökmesi ve ABD'nin dünya çapında rakipsiz askeri güç haline gelmesinden beri.

1992 yılında Pentagon, 2000 yılına kadar olan süreyi kaplayan bir taslak plan hazırladı. ABD'nin üstünlüğünü mümkün olduğunca koruyabilmesi için sürekli çaba harcanması çağrısında bulundu. Dökümanda "[a]macımız eski Sovyetler Birliği yada başka bir yerde, Sovyetler Birliği'nin oluşturduğu tehtide benzer bir tehtidin yeniden ortaya çıkmasını engellemektir" denmektedir.

İlk sızdığında bu döküman epeyce bir kızgınlık yarattı. Clinton yönetimin ilk yıllarında bir nebzeye kadar arka plana itildi. Ancak arkasındaki güçler – şimdiki Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve o zaman ki Savunma Bakanı şimdiki Başkan Yardımcısı Dick Cheney – işin peşini bırakmadı. Tam aksine planın inşa edilmesini Amerikayı yöneten politik çevreler içersinde organize ettiler.

1997 yılında bir araya gelip "askeri güç ve ahlaki berraklık" programı altında "Amerikanın küresel liderliğini" savunmak ve buna destek aramak doğrultusunda "Amerikanın dış politikasındaki rehber prensiplerini" oluşturmak için Yeni Amerikanın Yüzyılı Projesi'ni kurdular.

2000 yılının Eylül ayında bu kurum görüşünü söyle belirtti: "Soğuk Savaş sonrasındaki on yıl içersinde...neredeyse herşey değişti. Soğuk Savaş dünyası iki kutuplu idi; 21. yüzyıl dünyası ise – en azından şu anda – kesinlikle tek kutuplu ve Amerika dünyanın 'tek süpergücü'. Amerikanın stratejik amacı Sovyetler Birliğinin güçlenmesini engellemek idi; bugün ise görevimiz Amerikanın çıkarlarına ve ideallerine uygun güvenli bir uluslararası ortamı korumaktır" (Rebuilding America's Defences [Amerika Savunmasının Yeniden İnşası], s. 2)

Döküman, Sovyetler Birliğini yıkılması ile, "Amerikanın güvenlik sınırları" şeklinde isimlendirilen çerçevenin önemli ölçüde genişlediğine işaret ediyor. Körfez'deki İngiliz ve Fransız askerleri ile birlikte ABD güçleri günlük yaşamın bir parcası olurken, Balkanlar neredeyse tamamen NATO'un hakimiyeti altında. Daha sonra şu önemli noktaya dikkat çekiyor: "Bu güçlerin ilk hedefi kuzey ve güney Irak'taki uçuş yasağı olan bölgeleri denetlemek olsa da Amerika Birleşik Devletleri ve önemli müttefiklerinin bu hayati önem taşıyan bölgedeki uzun vadeli kararlılığını gösteriyor."

ABD'nin BM tarafından onaylanmayan uçuş yasaklı bölgeler için gösterdiği sebep kuzey Irak'taki Kürt nüfusu ve güneydeki Şii nüfusu "korumaktır." Gerçek neden bu yazıda ortaya konmuştur.

Daha sonra devam ediyor: "Aslında Amerika Birleşik Devletleri uzun yıllardır Körfez güvenliğinde daha kalıcı bir rol oynamayı arzulamıştır. Irak ile olan çözümsüz anlaşmazlık gerekli olan mazereti yaratırken, önemli boyutlardaki Amerikan güçlerinin Körfez'de bulunma ihtiyacı Saddam Hüseyin yönetimi konusunu aşıyor" (ibid, s. 14).

Tabii ki, ABD yönetiminde söz sahibi olan sınıfların küresel konumlarını geliştirmeyi planlamaları ayrı,bu planları uygulamaya koymak ayrı şeyler. 19.yüzyılın sonlarında ortaya çıkan kitle politikası ve işçi sınıfının ayrı bir sosyal güç olarak belirmesinden bu yana, her ülkede kontrolü elinde tutan sınıflar savaşa girebilmek için hep bir bahane bulmak zorunda kaldılar. Sonuç olarak, savaşa hazırlığın çok önemli bir aşaması kitleleri savaşın "demokrasi", dünyayı "kötülerden" kurtarma, "yaşam biçimimizi" koruma gibi idealler için çıkarıldığı konusunda ikna etmeye yönelik propagandadır.

Başkan Carter'ın eski ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski'nin belirrtiği gibi: "Güç peşinde koşmak popüler tutku yaratacak bir amaç değildir, tabii ki ani bir tehlike yada halkın gündelik hayattaki esenliğine bir tehdit yoksa." (The Grand Chessboard [Büyük Satranç Tahtası], s. 36)

11 Eylül atağı, sonuçta, Bush yönetimi için politik piyango oldu. ABD güçlerinin küresel genişlemesi için yapılan planlar artık "terörle savaş" pankartı altında uygulamaya konabilirdi. Bir yıl içersinde Afganistan'ın işgalini ve ABD güçlerinin eski Sovyetler Birliğinin üyesi olan Orta Asya cumhuriyetlerine yerleşmelerini gördük.Bir sonraki aşama Irak ile savaş ve bu ülkede ABD hakimiyeti kurmaktır.

Terörist saldırılardan bu yana devamlı "11 Eylül'den sonra herşeyin değiştiği' söyleniyor. Kesinlikle bir çok şey değişti ancak kavranması gereken en önemli konu 11 Eylül sonrası olanlar daha önce başlamış ve yürürlükte olan oluşumların derinleşerek devam etmesidir. Değişen en önemli şey terör saldırılarının, çok önceden hazırlanmış planların yürürlüğe konması için fırsat yaratmış olmasıdır. İki uçak o sabah Dünya Ticaret Merkezi'ne çarptığında Bush'un masasında Afganistan'ın işgali ile ilgili planlar hazırdı. Rumsfeld ve diğerleri Irak yönetimini devirmek gerektiği konusunda hemen konuşmaya başlamışlardı.

Bir yıl sonra aynı işlemler Bali bombalamasının ardından tekrarlanıyor. Bu suçu işleyenler ile ilgili hiç bir kanıt sunulmadı, ancak ABD ve Avusturalya hükümetleri Endonezya askeriyesi ile daha yakın işbirliği için çagrıda bulunuyorlar. Bu bir süredir yapmak istedikleri bir şeydi ancak bazı politik zorluklar vardı, özellikle adalar boyunca Endonezya askeri güçlerinin katliamcı rolü göz önüne alındığında.Bali katliamından bir kaç gün sonra - ki Endonezya askeriyesindeki bazı bölümler direk yada dolaylı olarak bu katliamda yer almış olabilirler - Avusturalya Savunma Bakanı Robert Hill ve Dışişleri Bakanı Downer, Endonezya hükümetinin dehşet salmasıyla meşhur Kopassus özel güvenlik kuvvetleri ile işbirliği ve ortak eğitim konularında konuşmalara başladılar. Geçtiğimiz dönemlerde Washington'da Megawati hükümetinin Endonezya'daki halk harekaatlarına karşı çok zayıf kalacağı konusunda endişeler vardı. Bali katliamı, yine "terörle savaş" pankartı altında, Endonezya askeriyesinin tekrar ön plana çıkması için iyi bir fırsat oldu.

Bush yönetiminin programı başkanın 17 Eylül tarihinde yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS) içersinde belli oldu. Bu doküman ana politika olarak ABD'nin istediği zaman, isteği yerde, Amerika'nın çıkarlarına tehdit oluşturduğuna yada gelecekte tehdit olabileceğine inandığı herhangi bir ülkeye karşı askeri güç kullanmayı bir hak olarak ilan ediyor.

WSWS'in başkanı David North'un 1 Ekim tarihinde Ann Arbor-Michigan'da verdiği konferansta belirttiği gibi: "Modern tarihte hiç bir ülke, hatta Hitler çılgınlığının zirvesindeki Nazi Almanyası bile, küresel egemenlik için – yada daha dobra bir deyişle dünyaya hükmetmek için – Amerika Birleşik Devletleri'nin şimdi yaptığı gibi böyle bir iddiada bulunmadı."

Bush'un UGS dökümanı küresel hakimiyete ulaşma mücadelesini yansıtan bir pankart olan "terörle savaş"ın "sonu belli olmayan küresel bir girişim" olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Diyor ki: "[s]ağ duyu itibarıyle ve kendini savunmak için Amerika bu tür tehditleri daha başlamadan bitirmek için harekete geçecektir" ve bu yeni dünyada "güvenlik için tek yol harekete geçme yoludur."

Döküman eski Sovyetler Birliği'nin bölünmesinin "Amerika'ya fırsatlar dönemi" sağladığını ilan ediyor. "ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi bizim değer yargılarımızın bütünlüğünü ve ulusal çıkarlarımızı yansıtan tamamen Amarikalı bir enternasyonelizm üzerine kurulacaktır." Bu gerçekten de ABD çıkarlarının öneminin diğer bütün "büyük güçlerin"kinden üstün olduğuna dayanan çok özel bir enternasyonelizm.

Tüm dökümanın çözümlemesini yapmak amacında değilim. Bu David North tarafından daha önce verilen "The war against Iraq and America's drive for world domination [Irak savaşı ve Amerika'nın küresel hakimiyet için mücadelesi]" başlıklı konferansta zaten yapıldı (bu konferansın İngilizce metni için: http://www.wsws.org/articles/2002/oct2002/iraq-o04.shtml). Bir noktayı vurgulamakta fayda var: Bu programın ABD'nin küresel hakimiyet programı olduğu şeklindeki değerlendirmemiz bir fanatik solcu hayal gücünün ürünü değildir. Politika alanında okuma yazması olan herhangi bir kişi – ABD'nin amaçlarını desteklesin yada desteklemesin – bunları okur okumaz aynı sonuca varacaktır.

Financial Times (FT) gazetesinin durumunu ele alalım mesela. UGS'in yayınlanmasından beş gün kadar sonra, FT Bush'un ulusal güvenlik danışmanı Condoleezza Rice ile başkanın yeni stratejisinin etkileri konusunda uzunca bir görüşme yaptı. Görüşmeyi yapan kişi Çin'in askeri gücünü arttırması durumunda ne olacağını öğrenmek istedi. Rice'ın yanıtı eğer Çin, girişimcileri ve ticareti teşvik ederse "kendilerine Amerika Birleşik Devletleri'nde çok iyi bir ortak bulacaklardır" şeklinde oldu. Yani aksi takdirde başka birsey olacağı ima edildi.

Ki buna FT'li görevlinin yanıtı şu oldu: "Yani bir İmparatoluk Çağındayız. Filozofik olmak istemiyorum ancak diyorsunuz ki tek bir süper güç olmalı, ki bu Amerika Birleşik Devletleri olacak, sevecen, aklı selim bir güç ve en önemli şey bu gücün korunmasıdır?"

Daha önce belirttiğim gibi ABD'nin küresel hakimiyeti sorunu 11 Eylül'le tepki olarak ortaya çıkmadı, aksine ABD dış politika çevrelerinde geçtiğimiz on yıl içersinde tartışılmaktaydı. 11 Kasım 2000 tarihinde, şu anda Devlet Bakanlığı'nda politik planlamanın müdürü olan Richard Haas, ki Wolfowitz ve Rumsfeld gibileri ile karşılaştırıldığında ılımlı bir insan olarak görülüyor, başlığı basitçe "Amerika İmparatorluğu" olan bir yazı yazdı.

Bu yazıda uluslararası durumu özetlemek için şöyle demektedir: "Bu belirgin bir Amerikan üstünlüğünün olduğu ve muhtemelen böyle kalacak olan bir dünyadır. Amerika'nın ekonomik, askeri ve kültürel gücünü görebildiğimiz kadarıyla dengeleyebilecek hiç bir ülke yada ülkeler topluluğu mevcut değil. Ancak bu sadece bir tanımlamadır, amaç değildir. Soğuk savaş sonrası, hala gerekli olan engellemeye yönelik olmayan dış politikalardır. Amerika'nın dış politikasının sürekli karşısına çıkan temel sorun elindeki güç fazlalığı ve bu fazlalığın Amerika Birleşik Devletleri'ne getirdiği bir çok ve önemli üstünlük ile ne yapacağıdır" ("İmperial America", s. 1).

Haas daha sonra imparatorluğa ait dış politikanın "emperyalizm" ve koloni kurmak ile karıştırılmamasını söylüyor, ki bu artık mümkün değildir diyor. İsmini değiştirince oluyor...Ve savunduğu şeyin kesinlikle bir imparatorluk olduğunu ise net bir şekilde açıklıyor.

"İmparatorluk dış politikasını savunmak, ülkeler arasındaki ve kendi içlerindeki ilişkileri etkileyen bazı prensipler doğrultusunda dünyayı organize etmeye çalışmak için bir çağrı yapmaktır. ABD'nin rolü 19.yüzyıl Büyük Britanya'sının rolüne benzeyecektir...Baskı ve güç kullanımı normalde en son çare olacaktır; yüzelli yıl önce Britanya hakkında John Gallagher ve Ronald Robinson tarafından yazılanlar, yani 'İngiliz politikası mümkünse kontrol etme işini gayri resmi olarak yapmaktır ve ancak gerekli olduğunda resmiyete baş vurmaktır', bu yüzyılın başında Amerika'ya uygulanabilir.

Diğer bir deyimle, ulusrarası para pazarı, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu gibi küresel mekanizmalar ABD çıkarlarının egemenliğini garanti etmek için çalışacaklar, askeriye ise disiplin gerektiğinde serbest pazar eldiveni içinden çıkan bir çeşit ısmarlama yumruk görevi görecektir.

Birinci Dünya Savaşı'nın nedenleri

Bu bizi en önemli soruya getiriyor: ABD'nin küresel hakimiyet için uğraşmasının etkileri ne olacaktır? 21.yüzyıl başlarken emperyalizmin yeni bir çağa girmesi ne tür sonuçlara gebedir? Cevabı bulmak için 20.yüzyılın tecrübelerine bakmak gerekir. Diğer bir deyimle geleceğin ne getireceğini anlamak için tarihin derinliklerine inmek gerekir.

Geçen yüzyılın tarihiyle bağlantıyı UGS dökümanının kendisi veriyor. Bush – yada onun adına yazmış olanlar – ABD'nin "barışı korumak için tarihi bir fırsattan yararlanmaya" çalıştığını iddia ediyor. "Bügün uluslararası toplum, onyedinci yüzyılda ülke sisteminin doğuşundan bu yana, büyük güçlerin sürekli savaş için hazırlanmaktansa barış içinde rekabet etmeleri için en iyi şansa sahiptir. Bugün dünyanın büyük güçleri terörist şiddet ve kaosa karşı kendilerini aynı safhada bulmuşlardır" (op.cit., s. 2).

"Büyük güçler" kelimesinin kullanımı bizi büyük güçlerin küresel olarak ortaya çıktığı Birinci Dünya Savaşı öncesi döneme götürüyor. 19.yüzyılın ilk yarısında, gelişmekte olan kapitalist ekonomi Büyük Britanya'nın egemenliği altında büyüdü. Ancak yüzyılın son çeyreğinde büyük değişiklikler gerçekleşti. 1870'den sonra birleşen Alman devleti büyük bir ekonomik patlama için ön koşul ve başlangıç oldu. Avrupa'daki eski güç dengeleri bozulmaya başlıyordu. Ve batıda yeni bir güç yükselişte idi. Amerika Birleşik Devletleri iç savaştan sonra büyük bir ekonomik patlama yapmıştı.

20.yüzyıla gelindiğinde, gündemdeki sorun bu büyük güçler arasındaki ilişkiler idi. Barışçı ve ahenkli bir gelişme mümkünmüydü yoksa rakip güçlerin ortaya çıkması er yada geç aralarında savaşın patlak vereceği anlamına mı geliyordu?

Marxist akım o zaman kar için pazarların paylaşımı, ham maddeye ulaşma çabaları, yatırımcı sermaye için gerekli çıkış yollarının bulunması ister istemez askeri çatışmaya neden olacaktır diyerek sözde barışçı rekabeti açıkladı. Kaldı ki, Marx'ın dikkat çektiği gibi, rekabetin mantığı rekabete devam etmek değil tekel haline gelmektir. Kapitalist güçlerin her biri kendi konumunu geliştirmek için harekete geçince birbirleri ile çatışmaya başladılar.

Buna karşıt görüş ise bu büyük ekonomiler arasındaki bağlantılar öyleki – birbirlerine mal satıyorlar, birbirlerinin ekonomilerine yatırım yapıyorlar ve birbirlerinin pazarlarına, ham maddelerine bağımlılar – bir savaş çok yıkıcı olacaktır hepsi için.

Soruya yanıt elbette 1914 yılının Temmuz-Agustos aylarında geldi. On yılı bulan bir seri uluslararası krizden sonra, savaş nihayet patlak verdi.

Marxist akım savaşın tarihi önemini ve yarattığı görülmemiş yıkımı o zaman açıkladı. Bu savaş kapitalizmin sosyal üretim sistemi olarak, insanlığın sosyal organizasyonu olarak ilerici devrinin sonuna gediğini göstermiştir. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi insanlığı ileriye götürmek yerine, artık insanoğlunu barbarlığın en karanlık köşelerine götürmektedir. Savaşın altındaki sebepleri bulmak için "ilk mermiyi kim sıktı" yada "hangi taraf suçluydu" sorularını sormak yerine, savaşa neden olan derin sosyal ve ekonomik süreçlerin anlaşılması gerekir.

Bu açıdan Leon Trotsky, en temel haliyle, savaşın kapitalizm tarafından yaratılan üretken güçlerin ulusal-ülke sınırlarının yarattığı politik güçlere karşı baş kaldırısı olarak açıkladı. Kapitalizmin muhteşem endüstrileri ile beraber gelişen ekonomik düzen dünyayı bölgelere ayıran ülke sınırlarına sığmamaya başlamıştı. Tıpkı yüzyıllar önce kapitalizmin krallıklar, düklükler ve prensliklerin yama işi yorganlarıyla beraber feodalizmin yıkılışını ilan etmesi gibi üretken güçlerin daha da büyümesi ulusal-ülke sınırlarını politik yapı olarak tamamen geçersiz kılmıştır.

Ancak kapitalizm kendi başlattığı bu büyük ulusal-ülke problemini çözemedi. Büyüyen ekonominin kendisi – üretim işlemlerinin sınırları ve kıtaları aşması gerçeği – küresel ekonomiye doğru gidilirken dünya üreticilerinin bilinçli işbirliğini gerekli kıldı. Kapitalizm öte yandan pazar, hammadde ve kara dayandığı için bu işlevi yürütemedi. Büyük kapitalist güçlerin her biri kendi konumunu iyileştirmek – ve büyük güç olamaktan çıkıp dünya gücü olabilmek için – rakiplerini geriye itmek zorunda kaldı. Bu durum hepsini – Britanya, Almanya, Avusturya, Fransa, Japonya, onların uyduları ve batıda nihayet yükselen büyük güç Amerika Birleşik Devletleri'ni – birbiriyle açık bir çatışmaya itti.

Trotsky'nin çözümlemesinden çıkan sonuçlar nelerdir? Trotsky yazıyor: "Emekçi sınıfın kapitalizmin emperyalist şaşkınlığını göğüsleyebilmesinin tek yolu dünya ekonomisini bugünün pratik bir programı olan Sosyalist şekilde oraganize ederek karşı çıkmasıdır. Savaş, kapitalizmin, gelişiminin zirvesinde, çözümsüz çelişkilerini çözmeye çalışma yöntemidir. Bu yönteme emekçi sınıf kendi yöntemi ile karşı çıkmalıdır, ki bu yöntem sosyalist devrimdir."

Lenin'in mücadelesi de aynı yönde idi. Israrla belirttiği gibi, savaşın sonucu ne olursa olsun, ve hatta yeni bir barış dönemine girilse dahi, bu sadece geçici bir olgu olacaktır. Büyük kapitalist güçler dünyayı bölüp tekrar bölmek için sonu gelmeyen bir mücadeleye kilitlenmiş durumdadırlar – ki bu kapitalist üretim şeklinin ekonomik yapısındaki temel dönüşümlerin bir sonucudur. Pazar ve kar paylaşımı için rekabetin nispeten küçük, sayısız firmalar arasında gerçekleştiği 19.yüzyıl kapitalizmi, tekel şirketlerden oluşan bir şekle dönüşmüştür.

"Kapitalistlerin ve basınının işçi ve köylüleri aldatmak için kullandıkları bütün sloganlar – küçük mal sahibine emeğe dayalı özel mülk, serbest rekabet, demokrasi – geçmişte kaldı. Kapitalizm bir avuç "gelişmiş" ülkenin dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu koloni baskısı ve mali boğazlamalar ile kontrol altında tuttuğu bir sisteme dönüştü" (Lenin, Collected Works [Derlemeler], Cilt 22, s.191).

Lenin, Trotsky ve o zamanki diğer önemli Marxistler sosyalizmin hoş bir ideali gerçekleştirmek değil bir ihtiyaç olduğunu göstermeye çalıştılar. Yoksa, insanlık kapitalizmin kendi üretim biçiminin çelişkilerinden doğan Birinci Dünya Savaşı'ında görülen tipte inanılmaz bir barbarlığa sürüklenecektir.

Woodrow Wilson'nun 14 maddesi

Tarihi bakış açısı itibarı ile Bolşevikler Rus Devrimi'ni organize edip, liderliğini yaptılar. Devrimin amacı geri kalmış bir ülkede sosyalizmi kurmak değil dünya devriminin açılışını yapmaktı. Tarih çelişkili bir şekilde işledi: işçi sınıfı gücü eline geçirme fırsatını göreceli olarak gelişmiş bir ülkede değil de en geri ülkelerden birinde elde etti. Bolşevikler tüm dünya kitlelerine ve işçi sınıfına ilerici yolu gösterebilmek için bu fırsatı değerlendirmek zorundaydılar.

Bu bakış açısına karşılık, savaştan hakim emperyalist güç olarak çıkan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson başka bir bakış açısı sundu. Wilson Versay Sarayı'ndaki pazarlıklara 14-maddelik bir program ile donanmış olarak geldi. Bu maddeler açık diplomasi, serbest ticaret, demokrasi, ülkelerin geleceklerini kendileri belirleme hakları ile uluslararası düzeni korumak ve geçmişin bir parçası olan Birinci Dünya Savaşı gibi çatışmaları önlemek için Ülkeler Ligi temellerine dayanıyordu.

Wilson programının tüm ses getiren ve evrensel görünüşlü prensiplerine rağmen, amacı savaş sonrası artık bir dünya gücü olmuş tek bir "büyük gücün" – Amerika Birleşik Devletleri'nin – çıkarlarını savunmak idi. Herşeyin ötesinde 14-maddelik program tüm kapitalist sistemi tehdit eden Sovyetler Birliğinde'ki ilk işçi devletini göğüslemeye çalışıyordu. Bu nedenle Versay'daki barış görüşmeleri sürerken tüm büyük ülkeleri içeren müdahele ordusu Sovyet hükümetini devirmeye çalışıyordu. 14-maddenin temelleri, ülkelerin geleceklerini kendileri belirleme hakkı, demokrasi ve özgürlük idi ancak bunlar Sovyetler Birliği'ne ve hatta Hindistan'daki halk kitlelerine yada emperyalist güçlerin zaferle ayrıldıkları herhangi bir koloniye uygun değildi.

Ahenkli gelişmeyi sağlamak şöyle dursun, 1919 yılındaki Versay Antlaşması imzalanışından sadece yirmi yıl sonra 1929-32 yılları arasındaki Büyük Depresyon, faşizmin Almanya'da yükselişi ve İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması gibi yeni felaketlerin alt yapısını hazırladı.

"Devirmeye" karşı "kontrol"

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, ABD savaştan birincisinden çıktığından bile daha güçlü bir konumda çıktı. Ancak hala dünyayı istediği gibi organize etme konumunda değildi. Sovyetler Birliği'nin varlığı küresel emellerine devamlı sekte vuruyordu.

Amerika'nın yönetiminde söz sahibi olanlardan bazıları ve askeriye SSCB'yi devirmek istiyordu. Ancak iki faktör ellerini bağlıyordu: bunun uluslararası işçi sınıfında yaratacağı muhalefet ve SSCB'nin silahlı kuvvetlerinin kendisi. ABD, 1945 yılında Japonya'ya iki atom bombası bırakınca dünyaya isteklerini dikte edebileceğini ummuştu. Ancak bu plan Sovyetler Birliği'nin atom bombası yapması ve 1949 yılında Çin'deki Chiang Kai Shek yönetiminin devrilmesi ile büyük darbe aldı.

ABD yönetiminde söz sahibi olanlar arasında hangi stratejinin uygulanacağı konusunda görüş ayrılığı belirdi. Bir kısım "devirme" - yani Sovyetler Birliği ve Çin'deki Mao yönetimini ne pahasına olursa olsun devirme - yanlısıydı. Diger bir kısım ise "kontrol altında tutma" yanlısı idi. Bu iki eyilim arasındaki çatışma gelecek dönemlerde önemli anlarda su yüzüne çıkacaktı. Kore savaşı sırasında Truman yönetimi atom bombası kullanmaya çok yaklaştı. MacArthur Kore-Manchuria sınırında 30 ila 50 civarı atom bombasının kullanılmasını savundu. 1962 yılındaki Kuba silah krizinde, askeriyenin bazı kesimleri Sovyetler Birliği ile tüm güçleriyle nükleer bir savaşa girme yanlısı idi. Yine Vietnam savaşı sırasında askeriyede nükleer silah kullanımını savunanlar vardı.

"Kontrol altında tutmayı" savunanlar üstün gelmeyi başardı. Öte yandan, David North'un verdiği konferans sırasında açıkladığı gibi, Soğuk Savaş döneminin incelenmesi "kışkırtma" ve "kontrol altında tutma"nın ne anlama geldiğini ortaya koyuyor. Olay, bir yığın propagandada yer aldığı gibi, yayılma politikası izleyen Sovyetler Birliği'nin ABD tarafından kontrol altında tutulması değil bunun tam tersiydi. Sovyetler Birliği'nin misilleme olasılığı ABD'nin küresel hakimiyet politikası izlemekten alıkoyuyordu.

ABD dış politikasındaki değişikliğin arkasındaki güçler nelerdir? Genelde, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik ve politik düzen önemli kapitalist güçlerin genişlemesine izin verdiği sürece "kontrol altında tutma" fikri üstün gelmeyi başardı denebilir.

1945 yılında başlayıp 1973 cıvarına kadar devam eden bu süreç tarihe savaş sonrası ekonomik patlama olarak geçti. Kapitalizmin tarihindeki en büyük ekonomik büyüme idi. Bu durum üzerine miyop gözlemciler, Lenin ve Trotsky'nin sosyalist değişimin tarihi zorunluluğu hakkında verdikleri kararlar ile Lenin'in emperyalizm üzerine yazdıklarını geçmişte kalmış bir durum olarak gözlemlediler.

Ancak savaş sonrası dengeler çökmeye mahkum idi. 1970'lerin ortalarından bu yana dünya kapitalizmi içinden çıkamadığı yeni bir dengesizlik dönemine girdi.

ABD'nin kontrol altında tutma dış politikasının devirme politikasına dönüşmesinin altında ekonomik durumdaki bu değişiklik yatıyor. Carter yönetimi Sovyetler Birliği'nin Orta Asya cumhuriyetlerinde kökten-dinci İslamcıları kışkırtma politikası geliştirdi. Bu Osama bin Laden ve diğer komünizm karşıtı İslamcı kökten-dinci gurupların ortaya çıkma noktası idi. Mali olarak Suudi Arabistan tarafından desteklenip ABD'nin amaçları doğrultusunda hizaya geçip çalıştılar.

1980 yıllarında Reagan yönetimi SSCB'ye karşı büyük ölçeklerde askeri yığınak yaparak devirme programını hızlandırdı. Buna parallel olarak ABD'nin kendisinde 1930'lardaki Yeni Antlaşma akımı ve savaş sonrası büyüme sayesinde işçi sınıfının kazandığı hakları ortadan kaldırmaya yönelik ekonomik ve sosyal programlar yürürlüğe koymaya başladı.

Stalinci bürokrasinin 1991 yılında SSCB'yi tasfiye etme kararı ABD'yi yönetiminde söz sahibi olanlara eşi görülmemiş bir durum sundu. Artık dış politika emellerini herhangi bir kısıntı olmadan uygulayabilirlerdi. Bu değişen durum Orta Doğu'da çok büyük bir etki yapacaktı.

1973-74'de zaten ABD, OPEC tarafından organize edilen fiyat artışları sayesinde darbe yemişti. 1975 yılında yönetimde söz sahibi olanlar arasında askeri müdaheleye ihtiyaç olup olmadığı konusunda tartışmalar vardı. Sonra bir darbe de çeyrek yüzyıl önce İran'da milliyetçi Müsadik yönetimini CIA-destekli bir askeri harekaat sonucu devirip yerine yerleştirdiği Şah'ın devrilmesi ile geldi.

1980'ler boyunca İran'ı zayıflatmak için ABD, gittikçe Saddam Hüseyin'in Iran'la olan gerici savaşını desteklemeye başladı. ABD Irak yönetimine orduların hareketini gösteren uydu fotoğrafları verdi, kimyasal ve biyolojik "kitle imha silahları" yapmayı ve kullanmayı öğrenmesine yardım etti.

Savaş Irak'ın rejiminin zayıflaması ile son buldu. Ekonomisini onarmak ve askeriyeyi ayakta tutabilmek için ciddi şekilde petrol gelirlerine ihtiyaç duymaktaydı. Ancak Irak'ın alanlarından petrol çıkaran ve üretimi arttırarak fiyatların düşmesine neden olan Kuveyt yönetimi petrol gelirlerinin azalmasına neden oluyordu. Irak yönetimi Kuveytlilere bir ders vermek için harekete geçti. ABD'yi yokladıktan sonra, ki ABD elçisi April Glaspie Amerika'nın Arapların kendi arasındaki hesaplaşmalar arasında taraf tutmayacağını belirtmişti, Irak yönetimi işgale başladı. Saddam Hüseyin, ABD'nin daha önce diğer dostlarına yaptığı gibi bir politika değişikliği ile kendisini ortada bırakacağını görmesi için fazla beklemedi.

ABD İran'a Irak yoluyla baskı uygulamaya çalıştı. Artık küresel durum değişiyor ve ABD kendisini daha güçlü buluyordu. Saddam Hüseyin'in - sekiz yıl kendisini İran'a karşı desteklemiş olan - ABD'den destek beklemesi gerçekçi bir davranıştı ama Kuveyt'in Irak tarafından işgali ABD tarafından organize edilen 1990-91 savaşı için bahane oldu.

Ancak 1991'in başlarındaki durum bir bakıma hala kesin değildi. ABD, BM kararlarının dışına çıkıp Irak'ın tamamını işgal edip edemeyeceğinden çok emin değildi. Ayrıca, askeri yenilgi sonrası Saddam Hüseyin yönetiminin çökecegini düşünüyordu.

Gerard Henderson 14 Ekim tarihinde Sydney Morning Herald gazetesindeki köşesinde yazarken Irak'taki savaşın petrol için olduğunu savunanlara karşı bir başarı kazandığını düşünüyordu. "Yönetimin asıl amacı petrol ise neden Bağdat'ı Körfez savaşı sırasında işgal etmedi? Rejim değişikliği Irak'ta o zaman yapılabilir ve ABD Irak'taki üretimin kontrolünü eline geçirebilirdi."

Sayın Henderson'nun cevabını beklemediği sorusu kolaylıkla yanıtlanabilir. O tarihte ABD, BM yaptırımlarının ötesine geçmeyi çok riskli buluyordu. Ancak bu karara bu fırsatı bekleyen yönetime hakim bazı kesimlerden çok büyük tepkiler geldi.

Geçtiğimiz on yılda ABD'nin artan tek taraflı dış politikası ve askeri müdahaleleri açık şekilde izlenebilir. 1990-91'de Körfez Savaşı Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütüldü. 1999 yılında Yugoslavya savaşı BM'nin dışında, NATO eşliğinde yapıldı. 2001-2002'de Afganistan'la savaş ABD tarafından düzenlendi ve ne BM ne de NATO çatısı altında yer aldı. Şimdi ise bazı NATO müttefiklerinin açıkça karşı çıkmasına rağmen Irak'ı işgal edip kukla bir yönetim yerleştirmeyi planlıyor.

Şunu belirtmiş olduk ki, ABD'nin – kontrolden devirmeye ve şimdi de yeni koloniler kurmaya kadar uzanan – gittikçe artan saldırgan dış politikasının kökeninde savaş sonrası ekonomik büyümenin son bulması ile 1970'lerin başlarıdan beri süregelen dünya kapitalizmindeki değişiklikler yatmaktadır.

Sosyal eşitsizliğin artması

Bu değişikliklerin sosyal sonuçları şöyle özetlenebilir: hem ülkeler arası hem de ülkeler içersinde eşitsizliğin büyümesi. Bush'un Ulusal Güvenlik Stratejisi "özel mülkiyete saygı", "pazarların özgürlüğü" ve "pazar teşvikleri" gibi ifadelerle dolup taşıyor, ki bu programların kendisi tüm dünyada milyarlarca insanın hayatında mahvedici bir etki yaptı.

İnsan ırkının yarısından fazlası günde $2'dan az bir miktar ile geçinmek zorunda. Geçen gün bir yerde okuduma göre Avrupa Birliği'ndeki tarım politikasına göre inekler bundan epeyce fazla alıyorlarmuş.

Bütün önemli kapitalist ülkeler içersinde geçtiğimiz yirmi yıl sosyal eşitsizliğin büyümesi ve servet dağılımının gelir merdiveninde yukarıya doğru tırmandığı bir dönem oldu. Bu hiçbiryerde Amerika Birleşik Devletleri kadar açık değildir.

Geçen Pazar günü New York Times gazatesinde ekonomist Paul Krugman tarafından yazılan bir makale servet ve gelir dağılımında gerçekleşen "yapısal değişikliklere" atıfta bulunuldu. "Son otuz yılda gerçekleşen çok büyük eşitsizliğin boyutlarını, özellikle inanılmaz miktarlardaki servet ve gelirin sadece bir kaç kişinin elinde toplanmasının sebeplerini ve sonuçlarını anlamadan" Amerika Birleşik Devletleri'nde neler olduğunu anlamanın mümkün olmayacağını iddia etti. Krugman tarafından aktarılan yakın zamandaki bir çalışmaya göre 1998 yılında nüfusun en zengin yüzde 0.01 bütün gelirin yüzde 3'ünü aldı. Yani Amerika'daki 13000 en zengin aile neredeyse en fakir 20 milyon ailenin kazandığı kadar kazanıyor ve bu 13000 aile averaj bir aileden 300 kat fazla kazanıyor.

Bu zenginleştirme işlemleri geçtiğimiz 20 yılda ortaya çıkan büyük mali asalaklığın, ekonomik ve mali kaynakların yağmalanmasının kaynağı durumundadır. Şirket skandallarının, tiyolu borçlar, borsa ipuçları, vs., gibi detayları arasında kaybolmak çok kolaydır ancak gerçekte olay çok basit. Bütün bu karmaşık düzenlemeler göz önündeki yağmalama ve suç teşkil eden davranışları gelişmiş sirket stratejileri olarak göstermek içindir.

Bu tür gangsterlerin ortaya çıkması bir kaç çürük elma olarak görülmemelidir. En son çözümlemede, bu durum kapitalist ekonominin işlemesindeki derin krizlerin bir işaretidir. Politik olarak bu kriz tam ifadesini bu sosyal tabaka ile resmen içi içe olan Bush yönetiminde bulmaktadır.

Ve, eğer dış politika yerel politikanın bir uzantısı ise, Irak petrolünün yağmalamanın ABD dış politikasının tam merkezinde yer alması neden şaşırtıcı olsun. Yada, ABD'deki bir TV ekonomi kanalı CNBC'nin yorumcusu, aynı zamanda dört ABD başkanına kıdemli ekonomik danışmanlık yapmış olan William Seidman'ın yakın zamanda söylediği gibi Irak savaşı "düşünebileceğim belkide en zorba davranıştır."

Bu oluşumların sadece ABD'ye özgü olduğuna inanmak ve başıboş Amerika kapitalizminin, daha yumuşak, sevimli, Avrupalı, Asyalı hatta Avusturalyalı bir kapitalizm ile değiştirilebileceğine inanmak çok büyük bir hata olur. ABD'deki ekonomik ve sosyal oluşumlar küresel kapitalist düzenin gelişimindeki eğilimlerin çok keskin bir ifadesidir.

Emperyalizm ve savaşa karşı bir mücadele geliştirebilmek için bunun anlaşılması hayati önemdedir. Eğer böyle bir mücadelenin devam etmesi ve – yönetimde söz sahibi olan sınıfların, fırtına nasılsa geçecek şeklinde düşünmelerine neden olacak – basit bir protest hareketine indirgenmemesi isteniyorsa, böyle bir mücadele, emperyalizm ve savaşa neden olan küresel kapitalist sistemin sosyo-ekonomik düzenine karşı yapılmalıdır.

Ayrıca emperyalizme ve savaşa karşı mücadele, bu zamanını tamalamış, gerici sosyal sisteme karşı muhalefet edebilecek olan tek sosyal güce dayanmalıdır. Bu sosyal güç, kendi varlığında, insan medeniyetini geliştirmeye kaldığı yerden devam edebilecek yeni, daha üstün bir sosyal sistemi kurmak için gerekli hammadeye sahiptir. İşte bu nedenle, temelinde, uluslararası işçi sınıfının birleşmesini amaçlayan sosyalist devrimin dünya partisini kurmayı gerektirir. Bu, Avusturalya şubesi Sosyalist Eşitlik Partisi olan Dördüncü Enternasyonalin Uluslararası Komitesi'nin görüşüdür. Sizi bu uluslararası partiye katılmayı acilen düşünmeye teşvik ediyorum.

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2008
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır