World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Bildiriler

Trotskiy’in öldürülmesinin altmışıncı yıldönümünde yapılan anma konuşmaları

Trotskiy’in Stalin’e karşı mücadelesi ve Sovyetler Birliği’nin trajik kaderi

Vladimir Volkov
11 Kasım 2003

Lev Trotskiy’in öldürülmesinin altmışıncı yıl dönümünde, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve Dünya Sosyalist Web Sitesi, 2000 yılının Eylül ayında, Berlin ve Londra’da, Trotskiy’in çalışmalarının günümüzde taşıdığı önemi ele alan iki toplantı düzenledi. Aşağıda, DSWS Yazı Kurulu üyesi Vladimir Volkov’un 23 Eylül 2000 tarihinde Berlin’deki toplantıda yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz.

Trotskiy bir keresinde düşüncelerin en kudretli genel sekreterden bile daha güçlü olduğunu söylemişti. Burada, anmak üzere bir araya geldiğimiz trajik olay, bu iddiayı çürütüyormuş gibi görünebilir. Ancak, eğer Trotskiy’in 60 yıl önce katledilmesinden bu yana yaşanan tarihsel olayların önemini incelersek, onun bu sözünün tamamen haklı çıktığını görürüz.

1980’lerin sonları ile 1990’ların başları arasındaki dönemde bir süper dünya gücü olan Sovyetler Birliği, birdenbire paramparça oluverdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan galip olarak çıkmış ve uzaya ilk insanı göndermiş olan devasa bir ülke, içeriden ya da uluslararası düzeyde herhangi bir müdahale olmadan dağıldı. On yıl içinde Sovyetler Birliği’nin büyük güç olma konumundan geriye pek bir şey kalmadı. İnanılmaz denebilecek kadar kısa bir süre içinde ülke felaketli bir ekonomik ve toplumsal gerilemenin içine girdi ve bununla eş zamanlı olarak eski devlet mülkiyetinin kapsamlı bir biçimde yeniden dağıtımı gerçekleştirildi. Sonuçta ortaya bir avuç suça batmış yeni zengin çıkarken, nüfusun büyük çoğunluğu yoksulluğa gömüldü –çağdaş uygarlığın sağladığı çok büyük boyutlu teknolojik gelişmenin ışığında bakıldığında bu felaket bütünüyle saçma görünüyor.

Bütün eski Sovyetler Birliği sonu gelmez etnik ve dini çatışmaların içine battı. Ağustos ayında nükleer denizaltı Kursk’un Barentz Denizi’nde kaybolması ve Moskova Ostankino televizyon kulesinde yaşanan yangın, sadece Sovyetler Birliği sonrasında toplumun ağır bir biçimde hasta olduğunun belirtileri değil, aynı zamanda ülkenin toplumsal, ekonomik ve teknolojik altyapısında devam etmekte olan çöküşün de kanıtlarıdır.

Trotskizm Stalinizme karşı

Bütün bunlar nasıl olabildi? Hangi acımasız kader Sovyetler Birliği’nin sonunu getirdi?

Bu sorulara cevap verebilmek için Sovyetler Birliği’nde, 1920’lerin ortasında yaşanan ve SSCB’nin gelecekte nasıl bir gelişim göstereceğine dair iki zıt perspektif –Stalin’in tek ülkede sosyalizmi inşa etme hipotezi ve Trotskiy’in sürekli devrim teorisi- arasındaki çatışmaya dönmemiz gerekiyor. Eğer bu tartışmayı ve yol açtığı sonuçları bugünden geriye doğru bakarak incelersek, kısa süre içinde, bu incelemenin bize kendi çağdaş sorunlarımızı anlamakta yardımcı olacak anahtarı sunduğunu görürüz.

On yıl önce, SSCB’nin çöküşüyle birlikte, bütün dünyada sosyalizmin de nihai olarak iflas ettiğine inanılıyordu. Aslında çöken sosyalizm değil, onun antitezi olan Stalinizmdi. Sonu gelmiş olan şey, yalıtılmış, kendi kendine yeten, ulusal bir ekonomi inşa etme girişimiydi.

Sovyetler Birliği’nde, Stalin’in ve onun siyasi mirasçılarının önderliğinde devasa bir tarihsel deney gerçekleştirildi. Bu deney, kimi önemli kazanımlar sağlamasına karşın –ki bunlar büyük ölçüde sıradan işçilerin sahip oldukları gerçek şevkle, gösterdikleri büyük fedakarlıklarla sağlanmıştı ve bunların önemini küçümsemek budalalık olacaktır- uzun vadede ağır bir yenilgiyle sonuçlandı.

Bu 1917 Devriminin anlamsız olduğu anlamına mı gelir: bu devrim başarısızlığa mahkum muydu?

Kesinlikle değildi! 1917 Devriminin temelinde yatan uluslararası perspektiflerin, Sovyetler Birliği’nin 1920’lerin ortalarından itibaren benimsediği ulusal otonomi politikalarıyla hiçbir ortak yanı yoktur. Devrimin yozlaşarak gerici milliyetçiliğe dönüşebileceği, aslında devrimin gerçekleşmesinden çok uzun zaman önce öngörülmüştü.

Bütün bunlar bizi, 1917’nin önderlerinden ve uluslararası işçi hareketi içinde Stalinizmin en önde gelen karşıtı olan Lev Trotskiy’in düşünsel ve siyasi katkılarının önemini anlamaya götürür. Sovyetler Birliği’nin yükseliş ve çöküş deneyiminin ışığında, Trotskiy’in tarihin sınavlarından başarıyla geçmiş üç öngörüsünden söz edebiliriz.

Bu öngörülerin ilki Rus Devriminin gelecekteki görevleri ve itici güçleriyle ilgilidir. Trotskiy, çarlık imparatorluğunun kendine özgü toplumsal ve ekonomik çelişkilerini ve imparatorluğun dünya ekonomisi içindeki konumunu dikkatli bir biçimde inceledi ve 1907’de Rusya’da demokratik görevlerin –monarşinin kaldırılması ve toprak reformunun uygulamaya konulması- tamamlanmasının ancak işçi sınıfının, köylülüğün desteğini alarak ve devrimci partinin önderliğinde iktidarı ele geçirmesi durumunda mümkün olabileceği sonucuna ulaştı. 1917’de olan tam da buydu.

Ne var ki, Rusya’nın tarihsel olarak geri kalmış olması Avrupa proletaryasının desteği olmadan sosyalizmin inşa edilmesine izin vermeyecekti. Trotskiy, böyle bir desteğin çok geç gelmesi ve devrimin yalıtılmış olarak kalması durumunda kaçınılmaz bir şekilde yozlaşacağını öngördü. Dolayısıyla, Trotskiy ve onunla birlikte hareket edenler, Avrupa’da 1920’lerde devrimci dalga geri çekilmeye başladığında ve Sovyet Rusya kendi geri kalmışlığı içinde yalıtılırken, Bolşevik Partisi’nde ve Sovyet devletinde daha şimdiden görünür hale gelen bürokratikleşmenin ilerleyişinin yarattığı tehlikeleri gayet iyi bir biçimde anlamışlardı.

Nihayet üçüncü öngörüye geliyoruz. Trotskiy, çarlık zamanına ait pek çok olgunun yeniden canlanmasına ve ardından da bütün bir Bolşevik kuşağın fiziksel olarak imha edilmesine yol açan bu bürokratik çürümenin farklı aşamalarını ve ne anlama geldiğini tahlil etti. Trotskiy, işçi sınıfının bürokrasiyi siyasi bir devrimle alaşağı edememesi durumunda, bürokrasinin er ya da geç SSCB’yi yok edeceği ve kendisini özel mülk sahibi haline getirip yeni bir sınıfa dönüştüreceği uyarısını yaptı.

Trotskiy’in SSCB için enternasyonalist perspektifi

Trotskiy, düşünüş şeklini, tahlilinin her aşamasında, çağın uluslararası düzlemde değerlendirilmesine ve Rusya’nın dünya ekonomisi içinde işgal ettiği yere dayandırdı. Bu anlayışı 1930’da Sürekli Devrim’in Almanca baskısına yazdığı önsözde şu şekilde formüle etti:

"Marksizm, kendisine çıkış noktası olarak aldığı dünya ekonomisine, ulusal parçaların basit bir toplamı olarak değil, iş bölümünün uluslararası bir nitelik kazanması ve bağımsız bir gerçeklik olarak bakar. Kapitalist toplumun üretici güçlerinin gelişimi çoktan beri ulusal sınırların dışına taşmış durumdadır. Emperyalist savaş (1914-1918) bu gerçeğin bir ifadesidir. Üretim tekniği açısından sosyalist toplum, kapitalizmden daha yüksek bir düzeyi temsil etmek durumundadır. Ulusal olarak tecrit edilmiş sosyalist bir toplum kurmayı amaçlamak, geçmişteki tüm başarılara rağmen, üretici güçleri kapitalizme göre bile daha geriye itmek olur. Dünya bütünlüğünün bir parçasını oluşturan ülkenin gelişiminin coğrafi, kültürel ve tarihi şartlarını göz önünde bulundurmadan, ulusal çerçeve içinde ekonominin tüm dallarını birbiriyle kapalı bir oransallık içine sokmaya çalışmak, gerici bir ütopya peşinde koşmaktan başka bir şey değildir." (The Permanent Revolution, New Park Publications, 1975, s. 22).

Az önce belirtildiği şekilde, SSCB’nin sağladığı ekonomik ve kültürel gelişmeleri inkar etmek mümkün değildir. Bununla birlikte, bu başarıların aslında ulusal ilerlemenin değil, Ekim Devrimi’nin sürmekte olan etkisinin ve onun, özünde uluslararası olan karakterinin sonucu olduğunu vurgulamak gerekir. Devrim ulusal sınırlar içinde yozlaştığında bile harikalar yaratmaya devam etti. Fakat bunların önemi, devrimin bütün potansiyelini uluslararası düzeyde geliştirebilmiş olması durumunda sağlanabilecek olan ilerlemeyle kıyaslandığında soluk kalır.

Ulusal ekonominin dünya ekonomisine bağlı olmasına ilişkin yasa bütün tarihi boyunca Sovyetler Birliği üzerinde –dış ticaret üzerinde devlet tekeli bulunmasına karşın- belirleyici bir etkiye sahip oldu. Sovyet ekonomisi geliştiği ölçüde dünya ekonomisine daha bağımlı hale geldi. Uzun vadede kendisini dünya ekonomisinden ayıramıyor olmak Sovyetler Birliği’nin çöküşünün en önemli nedenlerinden biri haline geldi.

Mihail Gorbaçov’un perestroykayı başlatmasıyla birlikte, Trotskiy’in on yıllar önce yapmış olduğu öngörüler şaşırtıcı bir kesinlikle gerçekleşmiş oldu. Onun eserlerinde yer alan kimi pasajlar okunduğunda sanki bugün yaşanmakta olan gelişmelerin detaylı bir betimlemesiymiş gibi görünüyorlar. Örneğin, olağanüstü kitabı İhanete Uğrayan Devrim’de SSCB’nin çürüyüşünü şu şekilde ele alır:

"Sovyet rejiminin çöküşü, kaçınılmaz olarak planlı ekonominin çöküşüne ve bu yolla da devlet mülkiyetinin ortadan kalkmasına yol açacaktır. Tröstler ve onların içinde yer aldıkları fabrikaların arasındaki zorunlu bağ ortadan kalkacaktır. İçlerinde daha başarılı olan işletmeler bağımsızlığa giden yolda öne çıkmayı başaracaklardır. Bunlar kendilerini anonim şirketlere dönüştürebilirler ya da bir başka geçici mülkiyet biçimi bulabilirler –örneğin bunlardan bir tanesi işçilerin kârdan pay aldıkları bir sistem olabilir. Aynı zamanda kolektif çiftlikler de çok daha kolay bir şekilde parçalanacaktır. Mevcut bürokratik diktatörlüğün devrilmesi ve yerini bir sosyalist iktidarın almaması durumunda, bu, sanayi ve kültürde korkunç bir gerileme yaşanmasına yol açacak olan kapitalist ilişkilere geri dönüş anlamına gelecektir." (The Revolution Betrayed, Labor Publications, 1991, s. 212-3).

Trotskiy, bir başka pasajda, yeni burjuva rejiminin "şimdiki bürokratlar, yöneticiler, teknisyenler, parti sekreteri ve genel olarak ayrıcalıklı yüksek çevreler arasında çok sayıda gönüllü uşak bulacağını" açıklar. "…Yeni iktidarın temel görevi üretim araçlarında özel mülkiyeti geri getirmek olacaktır. Her şeyden önce zayıf kolektif çiftliklerden güçlü çiftçiler yaratmak ve güçlü kolektifleri burjuva tarzında üretici kooperatiflerine, tarımsal anonim şirketlere dönüştürmek için gerekli koşulların yaratılması gerekecektir. Sanayi alanında millileştirmelerden geri dönüş hafif sanayi ve yiyecek üretiminden başlayacaktır. Planlama ilkesi, geçiş dönemi için, devlet iktidarı ile tekil ‘anonim şirketler’ –potansiyel mal sahipleri, yani Sovyet sanayinin kaptanları, sürgündeki eski mal sahipleri ve yabancı kapitalistler- arasındaki bir dizi karşılıklı ödünlemeye dönüştürülecektir." (ibid., s. 214-15)

Gelecek için bir tahmin

Şimdilerde bu süreç çok daha ileri bir aşamaya gelmiş durumda. Trotskiy, kapitalist restorasyon sürecinin nasıl devam edeceğini tam bir kesinlikle bilemezdi. Buna karşılık, gerçekten bilimsel olan bütün bilgilerin karakteristik özelliği, tarihin sınavından başarıyla çıkmış ve insanlığın nesnel deneyiminin öznel soyutlanışını temsil eden temel kavrayışları kullanarak yeni olayların tahlil edilmesine izin vermesidir.

Trotskiy’in Sovyetler Birliği’nin kaderi ile ilgili keşfettiği merkezi sorun, ulusal ekonomilerle dünya ekonomisi arasındaki değişen ilişkiydi. Onun tahlilinin her aşaması, gelecekte yaşanacak olan gelişmeler göz önünde tutularak şekillendiriliyordu: bu tahlil sosyalizmin tek ülkede kurulmasının olanaksız olduğunu kanıtlayacaktı. Ancak, aynı şekilde, daha önce yirminci yüzyılın başında Rusya’nın ekonomik gelişiminin sorunlarını çözememiş olan kapitalizm de, kâr sisteminin daha da fazla gerileme içinde olduğu bu dönemde, bu görevi başarabilecek konumda değil.

Perestroyka yılları boyunca Sovyetler Birliği kendisini bir ikilemin içinde buldu: ne eski otokratik gelişme çizgisini sürdürmek, ne de Sovyet ekonomisini, ona krizden kaçabilmesi için bir yol önermeyen dünya kapitalist pazarının yapılarıyla bütünleştirmek. Bu ikilime yönelik tek ilerici çözüm otarşi politikasından kurtulmayı gerektiriyordu –ancak bu kapitalizmin taleplerine uygun bir biçimde değil, fakat bütün Sovyet ekonomisine, toplumun bütün üyelerinin çıkarları doğrultusunda işleyen planlama ve demokratik yönetim temelinde yeniden biçim verilmesi ile yapılmalıydı. Ekim Devriminin programı tam olarak bu yolu çizmişti ve Trotskiy bir devrimci ve bir Marksist olarak bütün yaşamı boyunca bunun için kavga verdi.

Rusya’yı burjuva uygarlığının ağılına geri döndürme girişimleri –önce Gorbaçov, ardından Yeltsin ve şimdilerde Putin tarafından sürdürülen- en başından bu yana başarısızlığa mahkumdu, çünkü geçerli bir alternatif oluşturmuyordu. Eski Sovyetler Birliği cumhuriyetlerinin geçtiğimiz 10 yılda yaşadıkları korkunç gerilemeye yol açan olayların nesnel olarak mantıki bir temeli var. Felaketin ardındaki mantık ancak Trotskiy’in tahlilinin doğruluğu ve önemi kabul edilirse anlaşılabilir.

Rusya’nın mevcut sorunlarının nedeni Sovyetler Birliği’nin varolduğu sıradaki sorunlarla aynı: bu ülkenin dünya ekonomisi ile olan ilişkisi. Kapitalizm, dünyanın geri kalmış bölgelerinde kalkınmayı sağlama yeteneğini uzun zaman önce yitirdi. "Asya kaplanları", bir süre için, bu tezi yalanlıyormuş izlenimi verdiler. Ne var ki, 1997 mali krizinden bu yana artık çok az sayıda yorumcu "Asya’nın ekonomik mucizesi" ile ilgili eskinin o popüler ve bir o kadar da yüzeysel iddiasını tekrar etmeye cesaret edebiliyor.

Bugün, küreselleşme eğilimi, sermayenin, gittikçe daha fazla, dev ulus ötesi şirketlerin kasalarında yoğunlaşmasına yol açıyor. Bu şirketler kendi aralarında kelimenin tam anlamıyla gezegenin her köşesinde hammaddeler, emek gücü ve pazarlar için hummalı bir rekabet mücadelesi veriyorlar. Dünya ekonomisinin çeşitli ulusal ekonomiler üzerindeki egemenliği öyle bir düzeye ulaştı ki, bu egemenlik en gelişmiş kapitalist ülkelerin bile ulusal ekonomik düzenleme yöntemlerini ve savaş sonrası dönemin sosyal refah sistemlerini daha fazla ellerinde tutmalarına izin vermiyor. Bu sistemlerin dünya ölçeğinde yok olmasına, artan yoksulluk ve toplumsal eşitsizlik eşlik ediyor. Bu koşullar altında, Rusya gibi külüstür ekonomileri devasa yapısal dezavantajlarla malul olan ülkeler, ekonomilerinin çiçek açmasını umut edebilecek durumda değiller.

Bütün dünyada derinleşen kriz, Lev Trotskiy tarafından geliştirilmiş olan düşüncelerin canlanmasını hem gerekli, hem de yaşamsal hale getiriyor. Böyle bir canlanma dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca sıradan insanın gözünde Trotskiy’in siyasi ve düşünsel açıdan –sadece önde gelen bir devrimci ve Marksizmin temsilcisi olarak değil, fakat aynı zamanda çağımızın en önemli düşünürlerinden biri olarak- rehabilitasyonunu gerektiriyor.

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2008
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır