DSWS : DSWS/TR : Tarih
Alman SDPsinin savaş lehinde oy kullanışının doksanıncı yıldönümü
4 Ağustos 1914 ve yol açtığı sonuçlar
Peter Schwarz 20 Ağustos 2004
Bu Çarşamba Alman sosyal demokrasisinin tarihinde yaşanmış olan en vahim olayın doksanıncı yıldönümüydü. Alman parlamentosunda yer alan Alman Sosyal Demokrat Partisi (SDP) grubu, 4 Ağustos 1914de, Alman emperyalizminin savaşa girmesini olanaklı kılacak olan savaş kredileri lehinde oy kullandı. SDP, genel başkanı Hugo Haasenin verdiği o ünlü "Anavatanımızı bizlere ihtiyaç duyduğu bir anda terk etmeyeceğiz" demeci ile birlikte, o ana kadar insanlık tarihinde görülmüş olan en kanlı kitlesel katliamı yaratacak olan Kayzer II. Wilhelmın ve hükümetinin ardında hazır ola geçti.
SDP savaş kredilerinden yana oy kullanarak, o güne dek savunduğu her şeye, benzeri görülmemiş bir biçimde ihanet etti. Alman devrimcisi Rosa Luxemburg bu ihaneti şöyle tanımlıyordu: "Sınıf mücadelelerin tarihinde, siyasi partiler var olduğundan bu yana, hiçbir parti, Sosyal Demokrasinin yaptığı gibi, bu şekilde, elli yıl boyunca kesintisiz olarak büyüdükten, birinci dereceden bir güç haline geldikten, etrafında milyonları topladıktan sonra, bu şekilde, yirmi dört saat içinde, siyasi bir güç olmaktan bütünüyle ve yüz kızartıcı bir biçimde feragat etmedi." Ve Luxemburg sözlerini şu şekilde sürdürdü: "4 Ağustos 1914te Alman sosyal demokrasisi siyasi haklarından feragat etmiştir ve aynı zamanda sosyalist Enternasyonal de çökmüştür."
SDP işçi sınıfını kırk yıldan fazla bir süre boyunca uluslararası dayanışma ve emperyalizme karşı düşmanlık temelinde eğitmişti. Parti 1912 Kasımında işçi sınıfına açıkça savaş yanlısı girişimlere karşı direnme çağrısı yapan Baselde toplanan Enternasyonal Sosyalistler kongresinde öncü bir rol oynamıştı.
Konferansta Avrupanın bütün önde gelen sosyalist partileri tarafından hazırlanan ve üzerinde fikir birliğine varınla manifestoda şöyle deniyordu: "Bu kongre...bütün ülkelerin işçilerine, işçi sınıfının uluslararası dayanışmasının gücünü kullanarak, kapitalist emperyalizme karşı koymaları için çağrı yapar." Manifesto "bütün ülkelerin egemen sınıflarını" savaşla birlikte ortaya çıkacak devrimci sonuçlara işaret ederek tehdit ediyor ve uyarıyordu: "Hükümetlerin, sadece bir dünya savaşının yol açacağı korkunç sonuçların düşüncesinin bile işçi sınıfında nefret ve öfke uyandıracağının ayrımına varamamaları çılgınlık olacaktır. Proletarya, kapitalistlerin kârlarını daha da arttırmak, hanedanların tutkularını gerçekleştirmek veya gizli diplomatik antlaşmaların gereğini yerine getirmek için birbirlerini öldürmeye zorlanmalarını bir suç olarak görmektedir."
"Anavatanı savunma" lehine verilen demeç bu ilkelerden radikal bir kopuş anlamına geliyordu. Bu, bir bütün olarak Enternasyonale uyarlandığında, bütün ülkelerin işçilerinin, kendi "anavatanlarını" savunmak için, diğer işçileri katledilmekle yükümlü oldukları anlamına geliyordu. Bu karar Sosyalist Enternasyonalin ölüm fermanın imzalanması anlamına geliyordu.
"Anavatanın savunulmasına" destek vermesi, SDPnin Alman emperyalizminin kampına geçtiği anlamına geliyordu. Parti savaşa karşı her türlü muhalefeti bastırma yoluna gitti. Savaşa kredileri lehine verilen oy beraberinde toplumsal "ateşkes"in ilan edilmesini getirdi - "anavatan" tehlikede olduğu sürece sınıf mücadelesinin bütün biçimleri duracaktı. SDPnin önderi Haasenin demecinin ardından, Alman şansölyesi Bethmann Hollweg, hoşnutluk içinde ve sağın coşkun alkışları eşliğinde, Alman halkının "en son bireyine kadar" Alman ordusunun ve donanmasının ardında "birleşti[ğini]" ilan etti. Sosyal demokrat parti örgütleri ve partinin yayın organları aniden savaş için propaganda yapmaya ve zehir saçan, şovenist bir kampanya yürütmeye başladılar.
SDP egemen düzenin bir düşmanı olmaktan çıkıp payandalarından biri haline geldi. Parti bundan sadece dört yıl sonra, Wilhelmine İmparatorluğunun kalıntılarından geri kalmış kurtarılabilecek herhangi bir şeyi ve her şeyi devrimci işçi sınıfına karşı bir müttefik olduğuna inanılan askeri seçkin; daha sonraları Hitlerin yıldırım birliklerinin (SA) belkemiği haline gelecek olan köhnemiş ordu birlikleri (Freikorps); baskıcı devlet ve onun bürokrasiye dayalı hukuk sistemi; aristokratik büyük toprak sahipleri (Yunkerler); ve kapitalist özel mülkiyetin önde gelen sanayi baronları, bankalar ve tröstler - kurtarma sorumluluğunu üzerine aldı.
Daha sonraları kimi sosyal demokrat tarihçiler tarafından kızgınlıkla eleştirecek olan bütün bu antidemokratik güçler ve kurumlar, yalnızca SDPnin onlara verdiği destek sayesinde ayakta kalabildiler. SDP bu kurumlara Weimar anayasasının gömleğini giydirdi ve onlara, 1930larda Nasyonal Sosyalizmin kampına geçinceye kadar, gemiyi azıya alma izni verdi.
İhanetin tarihi sonuçları
1914te SDP blok halinde karşı oy kullanmış olsaydı bile meclis çoğunluğunun lehte oy kullanmasına engel olamayacaktı. Ayrıca açık bir direniş çağrısının savaşı engelleyip engelleyemeyeceği ya da erteleyip erteleyemeyeceği tartışmalıdır. Halkın geniş kesimlerini 1914 yılının yazında savaş yanlısı bir hava etkisi altına almış olmasına karşın - Heinrich August Winkler adlı bir tarihçinin belirttiği gibi "sosyal demokrat işçiler arasında yaygın bir milliyetçi yurtseverliğin" olduğuna dair çok az kanıt bulunmaktadır.
Ne var ki asıl önemli olan konu bu değildi. Sosyal demokrasinin ihanetinin uzun dönemde yol açtığı sonuçlar, kısa dönemde yol açtığı sonuçlardan çok daha önemliydi. Savaşa karşı alınacak cesaretli bir tavır SDPyi geçici olarak yalıtabilir ve devletin baskısına maruz bırakabilirdi, ancak buna karşılık partinin ahlaki ve siyasi itibarı müthiş derecede büyüyecekti. Eğer parti, katliamı anavatanı savunma kılıfıyla savunmak yerine sadece doğruları dile getirseydi yani savaşın Almanyanın baş sorumlusu olduğu, emperyalist bir paylaşım savaşı olduğunu söyleseydi sadece savaşa son vermekle kalmayıp, savaşa neden olan gerici toplumsal yapıları ortadan kaldırabilecek güçlü bir sosyalist hareketin siyasi önkoşullarını oluşturmuş olacaktı.
Geniş halk kesimlerinin başlangıçta sahip oldukları savaş yanlısı ruh hali uzun süre devam edemezdi. Bizzat savaşın kendisi bu duyguları dağıtmak için gerekli olan her şeyi yaptı. Bir türlü ilerleme sağlanamayan ön cephelerde yaşanan anlamsız katliamlar, sivil halkın yoksulluk ve sefaleti ile birleşerek milliyetçi çılgınlığın ve hızlı bir zafer elde etme hayallerinin altını oyuyordu.
Avrupadaki kitlelerin ruhsal durumunu yakından izlemekte olan Lev Trotskiy savaşın başlamasından bir yıl sonra şöyle yazıyordu: "Sosyalist partiler savaşı durduracak ya da erken evrelerinde iktidarda bulunanları hesap vermeye çağırabilecek bir konumda olmasalar bile, eğer dünya çapında yaşanan bu katliamın sorumluluğuna ortak olmayı en başında reddetmiş olsalardı uluslararası sosyalizm, militarizm tarafından aldatılmış, çektiği acılar ve artan sefalet nedeniyle demoralize olmuş, halkların gerçek bir yol göstericisi olarak gördükleri bir güce gittikçe daha fazla yüzlerini dönecek olan kitlelerin gözünde ne kadar büyük bir otoriteye sahip olacaktı!... Ve şimdilerde ağır darbeler almış Enternasyonalin, her seksiyonunun bayrak direğinin dibinde, kanlı çamurun içinde sürüklenmekte olan her bir özgürlük programı, sosyalist proletaryanın eski toplumun bütün güçlerine taarruza geçmesini sağlayacak güçlü bir gerçek haline gelecekti.
Sosyal demokrat ihanet sadece savaşın uzamasına hizmet etmedi. SDPnin 4 Ağustosta teslimiyetçi davranmamış olması durumunda, yirminci yüzyılın geri kalan bölümü başka bir yol izleyeceğini söylemek abartma olmayacaktır. Almanyada savaştan sonra, gericiliğin güçlerine ardında gelişecekleri sahte-demokratik bir perde oluşturan Weimar Cumhuriyeti olarak bilinen melez rejim yerine, sosyalist temeller üzerinde sağlıklı ve canlı bir demokrasi kurulabilseydi, o zaman Hitler ve onun kahverengi gömleklileri hiçbir zaman iktidarı ele geçirmeyi başaramazlardı.
Ve SDPnin ihanetinin sonuçları hiçbir şekilde Almanya ile sınırlı değildi. Sovyetler Birliğindeki Stalinist yozlaşma ancak bu ihanet ile bağlantısı içinde anlaşılabilir.
Hem enternasyonalist olan hem de savaşa hararetle karşı çıkan Rus Marksistleri 1917de, tam olarak SDPnin uygulamaya koyamadığı almadığı önlemleri aldılar. Rus Marksistleri sadece Çarın tahtının temsil ettiği gerici güçleri temizlemekle kalmadılar, aynı zamanda bu güçlerin üzerinde yükseldiği toplumsal yapıları da yıkarak tarihteki ilk işçi devletini kurdular. Bu tarihte eşi bulunmayan bir cesaret ve cüretlilik örneğiydi; bununla birlikte ulusal bir temel üzerinde uzun süre ayakta kalması mümkün olamazdı. Önde gelen Bolşevikler devrimlerine desteğin yurtdışından geleceğine ikna olmuşlardı. Onlar Ekim Devrimini sosyalist dünya devrimine giden yolda sadece ilk aşama olarak gördüler. Batıda ve özellikle Almanyada yapılacak olan devrim Bolşeviklere, devrimin devraldığı ekonomik ve kültürel geri kalmışlığın üstesinden gelmede yardımcı olacaktı.
Ne var ki Almanyada devrim SDP tarafından boğazlandı. Sovyetler Birliği yalıtılmış bir durumda kaldı ve böyle bir yalıtılmışlık ve geri kalmışlık ortamında, Stalinin önderliğini yaptığı bürokratik bir kanser ortaya çıktı, siyasi iktidarı gittikçe daha fazla tekeline aldı ve nihayet 1930larda bütün bir devrimciler kuşağını ortadan kaldırdı. Stalinizm aynı zamanda Komünist Enternasyonalin denetimini de ele geçirdi ve Enternasyonalin seksiyonlarına, uluslararası proletaryanın daha başka yenilgiler yaşamasına yol açacak olan bir çizgiyi dayattı. Bunların içinde en korkunç olanı, 1933te, Stalinin çizdiği siyasi hattın işçi sınıfını bölerek ve felç ederek Hitlerin ciddi hiçbir direniş görmeden iktidarı ele geçirdiği Almanyada yaşandı.
O tarihten bu yana SDP, kendi politikalarını haklı göstermek için, Stalinizmin işlediği suçlarından sık sık söz etti. Böyle yaparak, kendi politikaları ile Stalinizmin yükselişi arasındaki özgün bağı gizlemeye çalıştı. Aslında, Stalin tarafından devralınan temel kavramlar bile orijinal olarak Alman SDPnin teorisyenleri tarafından geliştirilmişti. Stalinizmin en önemli öğretisi "tek ülkede sosyalizmin inşa edilmesi" teorisi ilk olarak sağcı Alman sosyal demokrat Georg von Vollmar tarafından üretilmişti. Vollmar, ulus devleti sosyalizmin üzerinde inşa edileceği temel olarak görüyordu. sının kurulması için ulusal-devleti temel öğe olarak görüyordu. Vollmar 4 Ağustosta "anavatanın savunması" lehine konuşma yaptığı sırada, parlamento grubu aldığı tutumu onun çalışması üzerinde temellendirmişti.
İhanetin kökleri
SDPnin 4 Ağustosta verdiği tepkiye "ihanet" demek bütünüyle yerinde bir tanımlamadır. SDP savaş lehinde oy kullanarak o ana kadar savunduğu her şeye ihanet etti. Bununla birlikte, bu terimi bütünüyle öznel bir biçimde yorumlamak yanlış olacaktır. Ardında onlarca yıllık bir tarih, milyonları bulan üye ve seçmen desteği bulunan bir partinin yozlaşması, bir avuç önderin davranışı temelinde açıklanamaz. Böyle bir olayın derinlere uzanan, nesnel köklerinin olması gerekir.
Birinci Dünya Savaşı, ekonomik gelişmenin ve onunla birlikte işçi hareketlerinin gelişiminin genel hatlarıyla ulus-devletin sınırları içinde yer aldığı bir devrin sonuna gelindiğine işaret ediyordu. Trotskiy, 1914de, İkinci Enternasyonalin çöküşünün kapsamlı bir çözümlemesini yaptığıSavaş ve Enternasyonali kaleme aldı. Trotskiy, savaşın nesnel anlamının "mevcut ulusal ekonomik merkezlerin çökmesi[nde] ve bunların yerini dünya ekonomisin alması"nda yattığını fark etmişti.
Trotskiy, "Savaş ulus-devletin yıkılışını ilan ediyor" diye yazıyordu. "Şimdi kapanmakta olan çağın sosyalist partileri, ulusal partilerdi. Bu partiler, örgütlerinin bütün farklı dallarıyla, bütün faaliyetleriyle ve psikolojileriyle ulusal devletle içi içe geçmişlerdi. Bu partiler, emperyalizm ulusal sınırlara sığmayacak hale gelip, modası geçmiş ulusal engelleri yıkmaya başlayınca, kongrelerinde yaptıkları görkemli deklarasyonlar eşliğinde, uygulamada muhafazakar devletin savunucuları haline geldiler. Ve ulus devletler yaşadıkları tarihi çöküş sırasında, kendileriyle birlikte, ulusal sosyalist partileri de aşağıya doğru çektiler."
İkinci Enternasyonalin seksiyonlarının bir çoğu şu ya da bu şekilde bu kaderi paylaştılar. Almanyada resmi devrimci retorik ile egemen sınıfın ulusal çıkarlarına teslim olunması arasındaki çelişkiden özellikle çok söz edildi çünkü SDP her zaman ortodoks Marksizmin elbisesiyle boy göstermişti.
"Alman işçi hareketi, teorik olarak, Marksizmin bayrağı altında yürüyordu. Buna rağmen, içinde bulunduğu dönemin koşullarına da bağlı olarak, Marksizm, Alman proletaryası için başlangıçta olduğu gibi devrimin cebir formülü değil, fakat kafasına Prusya miğferi geçirmiş bir ulus devlete uyarlanmanın teorik yöntemi oldu
Alman Sosyal Demokrasisinin gerçekleştirdiği bütün faaliyetler, geri işçileri, onların en acil ihtiyaçları için güç kazanma, üye sayısını artırma, hazineyi doldurma, yayın çalışmalarını geliştirme, karşılarına çıkan bütün pozisyonları ele geçirme, bu pozisyonları kullanma ve genişletme yoluyla - sistematik bir mücadele vererek uyandırmaya yönelikti. Bu, tarihsel olmayan sınıfı uyandırmayı ve eğitmeyi hedefleyen, büyük tarihsel görevdi. Olanakçılık illeti muazzam tarihsel öneme sahip olan bu çok yönlü faaliyete gittikçe daha fazla nüfuz etti. Bu kırk beş yıllık tarih Alman proletaryasına önüne çıkan bir engeli şiddetli bir saldırıyla ortadan kaldırma ya da herhangi bir düşman tutumu devrimci bir atılımla zaptetme konusunda tek bir fırsat bile sunmadı."
"Kuşkusuz Marksizm, Alman işçi hareketinde kazara yer bulmuş ya da hareket için önemsiz olmuş bir şey değildi. Ama yine de partinin toplumsal-devrimci karakterini resmi Marksist ideolojiden hareketle türetilemez. Siyasette ideoloji önemli bir etkendir ancak sonucu kesin olarak belirleyen bir etken değildir. İdeolojinin rolü siyasete hizmet etmektir
Gerçekte eğilimleri devrimci olan sınıf, birkaç on yıl boyunca, ülkenin muazzam kapitalist gelişimi temelinde, milyonla üyesi olan bir örgütün ve eğitilmiş hareketin bütününe önderlik eden bir işçi bürokrasisinin düzene uyarlandığı esnada, kendisini, monarşik polis devletine uyarlamaya zorlandı Marksizm gelecekte hareketin devrimci karaktere sahip olacağını öngördüğü için işçi sınıfının devrimci eğilimlere sahip olduğu gerçeği ortadan kalkmaz ya da taşıdığı büyük önemi yitirmez. Sadece en nahif ideoloji bu öngörüye Alman işçi hareketinin siyasi gerçeklerinin verdiği yer kadar yer verebilir."
Toplumsal devrimi açıkça reddeden deklare revizyonistler SDP kongrelerinde her zaman azınlıkta kaldılar. Ancak "revizyonizmin bir teori olarak eleştirel reddi, onun taktik ve psikolojik olarak yenildiği anlamına gelmez. Parlamenterler, sendikacılar ve kooperatif üyeleri bütünüyle buolanakçılık, pratik uzmanlık ve ulusal sınırlamalar ortamında ayakta kalmaya ve faaliyette bulunmaya devam ettiler."
1914te SDP savaşın patlak vermesiyle karşı karşıya kaldığında partiye bu unsurlar egemendi. Savaş aynı zamanda onların reformist perspektifinin iflasını da gözler önüne serdi. Geçmişte, revizyonistler kapitalizmden sosyalizme reformlara dayanan barışçıl geçiş anlayışının yaygınlaşması için uğramışlardı; şimdi artık Alman kapitalizminin çıkarlarını askeri güç ile savunur hale gelmişlerdi.
Bugün için çıkarılacak dersler
Ağustos 1914de yaşanan olaylardan çıkarılacak dersler bugünün SDPsini anlayabilmek açısından önem taşıyor.
Bu parti altı yıl önce iktidara geldiğinde sağa yatışının hızı ve boyutları birçoklarını şaşırtmıştı. Hiç kimse SDPden ciddi olarak herhangi bir türde sosyalist politikalar uygulamaya koymasını beklemiyordu, ancak yine de partinin toplumsal olarak zarara uğramış olanlara ve demokratik haklara yönelik olarak belirli bir ölçüde duyarlılık göstereceği yönünde yaygın bir beklenti vardı. Bunun yerine sosyal demokrat hükümet, "Gündem 2010" programı ile önüne, kimilerinin geçmişi on dokuzuncu yüzyılda Şansölye Bismarck dönemine uzanan toplumsal kazanımları yok etme hedefini koydu. Hükümet sığınma hakkını neredeyse tamamen çöpe attı ve Alman ordusunu uluslararası acil müdahale kuvveti haline getirmek üzere yeniden yapılandırarak militarizm sürecini muazzam bir şekilde hızlandırdı.
Bu sağa kayış, SDPnin tarihinden gerekli derslerin çıkartılması durumunda, bütünüyle kavranabilir. Birinci Dünya Savaşından sonra bir çok işçi sırtını bu partiye döndü ve yeni kurulmuş olan Alman Komünist Partisine (AKP) katıldı. AKPnin felaketli sonuçlar doğuran politikaları SDPnin çöküşünü yavaşlattı ve İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş politikaları ve bu dönemde yaşanan ekonomik iyileşme partinin siyasi etki gücünü yeniden kazanmasına olanak sağlayan koşulları yarattı. 1914de yüz kızartıcı bir biçimde iflas eden reformist perspektif artık belirli bir itibara sahip olmuş gibi görünüyordu. Savaş sonrası dönemde, geniş emekçi katmanlarının yaşam standartları kapitalist sistemin geleceğini sorgulamak zorunda kalmaksızın arttı. SDP, Marksist kavramlardan ve sınıf mücadelesinden tamamen koparken, aynı zamanda kendisine toplumsal ve demokratik ilerlemenin partisi süsü verdi.
Ekonominin küreselleşmesi, Sovyetler Birliğinin çökmesi ve Amerikan emperyalizminin bir yanardağ gibi patlaması sosyal demokrat reformist politikaların üzerinde yükseldiği temeli ortadan kaldırdı. Dünya, bir kez daha geçen yüzyılın başındakilere benzeyen şiddetli patlamalarla karşı karşıya ve SDP de buna o dönemde verdiğine benzer bir şekilde yanıt veriyor. SDP artan sınıf çelişkilerini daha fazla uzlaştıramaz hale gelince açıkça zenginlerin ve güçlerin ardında hizaya geçti. SDPnin Gündem 2010u bundan sonra olacakların sadece küçük bir belirtisi.
Bu koşullar altında SDP üzerinde baskı oluşturmaya çalışarak ya da yeni bir reformist parti kurarak 1970lerin sosyal reformist politikalarına yeni bir hayat aşılamaya yönelik bütün girişimler abesle iştigaldir. Bu türden çabalar başarısızlığa mahkumdur. Toplumsal ve demokratik hakları savunmak için SDPninkinden temelden farklı ve dünya çapında gerçekleşen ekonomik ve siyasi dönüşümlere karşılık gelen bir program gerekiyor. Böyle bir programın merkezinde, işçi sınıfını uluslararası düzeyde birleştirme ve ekonomik hayatı sosyalist ilkeler doğrultusunda yeniden örgütleme zorunluluğu yer alır.
Sayfanın başı
Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.
Telif Hakkı 1998-2008
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır
|