DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Kıbrıs
Kuzey Kıbrısta seçimin ardından gelen hükümet değişikliği
Justus Leicht
24 Ocak 2004
2003 Aralığında yapılan seçimler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde (KKTC) Devlet Başkanı Rauf Denktaşın hükümeti elinde tutan sağcı partilerine ağır bir darbe vurdu. Meclisteki sandalye dağılımının dengede kalmasına rağmen Denktaş eski muhalefet lideri Mehmet Ali Talata hükümeti kurma görevini verdi. Seçimler sadece Kıbrıs Türk toplumu içindeki derin ayrılıkları ortaya koymakla kalmadı, fakat aynı zamanda Türkiyedeki hükümet ile ordu arasındaki çelişkiyi de körükledi.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1983 yılında "bağımsız bir devlet" olarak ilan edildiyse de bugüne kadar sadece Türkiye tarafından tanındı. Bu ülkenin ortaya çıkışı Kıbrısın 1974 yılında Türkiye tarafından işgal edilmesine uzanmaktadır. O tarihten bu yana adanın kuzeyi gerçekte bir Türk askeri protektorası olarak kaldı. Bu protektora Türk ordusunun şemsiyesi altında Denktaş ve aşırı sağcı milliyetçiler tarafından yönetiliyor.
Uzun bir süre için, bu güçlerin partisi, aynı zamanda başbakan olan Derviş Eroğlunun başkanlığını yaptığı Ulusal Birlik Partisiydi (UBP). Birkaç yıl önce devlet başkanının oğlu Serdar Denktaşın önderliğinde Demokrat Parti (DP) UBPden koptu. Başbakan yardımcısı Serdar Denktaş, UBPye göre daha ılımlı ve daha "reform yönelimli" bir görünüm çizdi. Bununla birlikte her iki hükümet partisine de dizginsiz bir Yunan karşıtı şovenizm damgasını vurmaktadır.
Kıbrıstaki ihtilafın tarihi
Bu durumun kavrayabilmek için Kıbrısın tarihine bakmak gerekiyor. 1959da kadar ada bir Britanya sömürgesiydi. Bağımsızlık, Türk azınlık büyük ölçüde pasif kalırken esas olarak Kıbrıs Rumları tarafından onlarca yıl boyunca verilen kurtuluş mücadelesinin sonunda elde edildi.
Bunda 1926da Stalinizmin egemenliği altında kurulan Kıbrıs Komünist Partisinin (KKP) politikaları belirleyici oldu. 1941de KKP, halen güney Kıbrısta işçi hareketine egemen olan AKELe dönüştü. 1941 ile 1944 arasında, Stalinin savaş sırasında Britanya ile yaptığı ittifak AKELi bağımsızlık için çağrı yapmaktan bile alıkoydu. Fakat Soğuk Savaşın başlaması ile birlikte AKEL bütünüyle, kendi kaderini tayin hakkını "Enosis"le yani Kıbrısın Yunanistanla birleşmesine bağlayan Ortodoks Kilisesini ve Yunan milliyetçiliğini benimsedi.
Ayrıcalıksız ve sıkça ayrımcılığa uğrayan birçok Kıbrıslı Türk gündelik işçi için bağımsızlık savaşı Yunan şovenizmiyle özdeş hale geldi. Britanyalı sömürge memurlarının Kıbrıslı Türkleri yedek polis olarak işe almaları ve onları ulusal kurtuluş hareketine karşı kullanıp iki halkı birbirlerine düşürmeleriyle bu görüş daha da güçlendi. Daha sonra bu süreç Türk gizli servisinin düzenlediği provokasyonlarla devam ettirildi.
Bundan dolayı 1960ta başlayıp, 1974teki Türk işgaline kadar süren bağımsızlık dönemine sürekli gerilim, çatışma ve her iki tarafça uygulanan toplu katliamlar damgasını vurdu. 1974te Kıbrısın devlet başkanı ve Yunan milliyetçisi Başpiskopos Makarios Atinadaki Yunan askeri cuntası tarafından desteklenen bir sağcı subay kliği tarafından devrildi. Buna cevap olarak Türk ordusu adanın kuzeyini işgal etti. Bunun sonucunda hem Kıbrıslı Türklerin hem de Kıbrıslı Rumların kitlesel olarak göç etmeleri adada yaşayan iki halkı böldü ve aralarındaki ayrılığı güçlendirdi.
O tarihten bu yana, adanın kuzeyi, zulüm, sürgün ve öldürülme ile yüz yüze gelmiş olan Türk azınlığın gerçek korkularını ve sorunlarını sömüren Denktaşın etrafındaki sağcı milliyetçiler tarafından yönetiliyor. Kuzey Kıbrıstaki egemen kliğin ana siyaseti, bu tür endişeleri körüklemeye dayanıyor. Kıbrıs Türklerinin ancak kendi devletlerine sahip olarak ve Türk ordusunun koruması altında "Rumlar" tarafından yok edilmekten korunabileceğine ilişkin söylem, on yıllardır her gün, Kıbrıstaki ve Türkiyedeki Türklere enjekte ediliyor.
Aynı zamanda, kuzey Kıbrısın nüfus yapısı da değişmiş durumda. On binlerce Kıbrıs Türkü yurtdışına göç etti. Onların yerine Türkiyeden, genellikle eğitim düzeyi düşük ve işgücü olarak fazlaca bir niteliği olmayan yerleşimciler getirildi ve aynı zamanda adaya 30.000 Türk askeri konuşlandırıldı. Bunlar Denktaş rejiminin toplumsal desteği haline geldiler.
Toplumsal gerilimler
Bu arada kuzeyde yaşayan halk için yaşam koşulları, özellikle güneydeki Rumlara kıyasla sürekli olarak kötüleşti. Bugün kuzeyde kişi başına düşen ortalama gelir 3.000 dolar iken, güneyde yaklaşık olarak 13.000 dolar düzeyinde. Bunun temel nedeni kuzeyin uluslararası yalıtılmışlığı. Denktaşın taraftarları ile şişirilmiş devlet bürokrasisinde çalışmanın, Türk askerlerine hizmet vermenin ya da Türk mafyasının para aklamak için kullandığı bankalarda ve gazinolarda çalışmanın dışında geçim sağlamak için fazlaca bir yol yok.
Bastırılmış toplumsal hayal kırıklıkları, özellikle de gençlerinki, geçen yıl oldukça büyük boyutlu protestolar ve gösteriler şeklinde patlak verdi. İlerici bir siyasi alternatifin olmadığı bir ortamda, bir çok insan umudunu, BMnin "Annan planı" olarak adlandırılan, adayı yeniden birleştirmeyi öngören planına bağladı. Bu, Mayısta Avrupa Birliği üyesi olacak olan adanın bütünü için öngörülen yani Kuzey Kıbrısı da içeren - bir önkoşul. Bu planın çok yaygın olan ahlaki çürümeye ve akraba kayırmacılığına bir son vereceği ve ekonomi üzerinde, özellikle turizm yoluyla, itici bir güç olacağı söyleniyor.
Denktaş, Nisan ayında yapılan protestolara kuzeyden seyahat etmeyi kolaylaştırarak yanıt verdi. Sonrasında durum geçici olarak daha da gevşetildi. O zamandan bu yana 5.000den fazla Türk adanın güneyindeki Rum kesiminde çalışmak üzere sınırı geçme olanağını elde etti. Kontrol noktalarından geçebilmek için bu insanların Kıbrıs Rum hükümetine kendilerinin Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu belgeleyen bir pasaport almak için başvuruda bulunmaları gerekiyor. 60.000den fazla Türk bu türden bir pasaport almış durumda.
Bu gelişmeler "yerel" Kıbrıslı Türklerin milliyetçilik tarafından daha fazla kontrol altında tutulamayacaklarını gösteriyor.
Bu durum yansımasını muhalefet partilerinin elde ettikleri seçim sonuçlarında da buldu. Mehmet Ali Talatın Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) 1998 yılında yapılan son seçimlerde almış olduğu oyu neredeyse üçe katlayarak yüzde 35,2 oy aldı ve 19 sandalye elde etti. Talatın müttefiki olan Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) yüzde 13,1 oy aldı ve altı sandalye kazandı.
Eski Başbakan Derviş Eroğlunun önderliğindeki UBP oylarında sadece yüzde 32,9unu aldı 1998de aldığı oydan yaklaşık olarak 8 puan daha az ve 18 sandalye elde etti; müttefiki DP 10 puana yakın oy kaybederek, seçimden yüzde 12,9 oy ve yedi sandalye ile çıktı. Hükümet partilerinin hâlâ oyların yarısına yakınını alabilmiş olmaları esas olarak devlet aygıtına yakından bağlı olan büyük sayıdaki insanın varlığı ve 1974den sonra adaya gelen Türk yerleşimciler arasında körüklenen korkular sayesinde oldu. Sağcılar ve büyük ölçüde onları destekleyen medya muhalefete saldırdı, onları hain olarak adlandırdı ve aynı zamanda Annan planını kabul etmenin, kuzeyin nüfusunun yarıya yakınını oluşturan 100.000 Türk yerleşimcinin kovulması anlamına geleceğini öne sürdü.
Koalisyon hükümeti
Seçimlerden bu yana mecliste pat durumu söz konusu eski hükümet 25 sandalyeye sahip ve şimdi muhalefetin de 25 sandalyesi var. Başlangıçta seçimlerin yenileneceğine dair daha fazla spekülasyon yapılıyordu. Seçimin yenilenmesinin Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği (AB) tarafından açıkça desteklenen muhalefetin lehine net bir sonuç doğuracağını umuluyordu. Talat işin başında mevcut hükümet partilerinden biri ile hükümet kurma olasılığını dışarıda bırakıyor ve UBP ya da DPnin kimi milletvekillerinin partilerinden ayrılıp kendisine katılmasını umuyordu bu Türkiyede sık sık yaşanan bir durum.
Hem devlet başkanı Denktaşın hem de Türk hükümetinin büyük tabanlı bir koalisyon kurulması çağrısı yapmasının ardından Talat nihayet yola geldi. Ne Talat, ne de Recep Tayyip Erdoğanın AKP hükümeti, güçlü ordu aygıtı ile karşılıklı olarak açık bir meydan okuma anlamına geleceğinden ve emekçi kesimlerin iktidar düzenin yapılarına karşı harekete geçmesine yol açabileceğinden, Denktaş kliğini iktidardan bütünüyle uzaklaştırmayı gerçekla ilgili değildiler.
Denktaş kliğini iktidardan bütünüyle uzaklaştırmak işlerine gelmiyor.
Ne Avrupa Birliği ne de Ankaradaki hükümet böyle bir gelişme ile ilgilenmiyor. Kıbrısın bu yılın Mayıs ayında ABye giriyor olması halka yönelik keskin toplumsal taarruzu gerektiren serbest piyasa politikaları ve ekonominin dışa açılmasıyla ilgili bir şey. AB, hem Yunanlı hem de Türk askerlerinin varlığını azaltan ancak stratejik öneme sahip Britanya askeri üslerine dokunmayan Annan planını destekliyor.
Bundan dolayı Türk hükümeti Kuzey Kıbrıstaki muhalefete partizanca çok açık destek vermekten geri durdu. Buna karşılık, hükümet aynı zamanda Türkiyenin ABye katılmasını istiyor ve Annan planını kabul etmek üzere görüşmeleri ilerletmek konusunda baskı altında. Rauf Denktaştan farklı olarak Türk hükümetinin başı Erdoğan Annan planının görüşmeler için bir temel oluşturduğunu kabul ettiğini açıkladı ve Türk dış işleri bakanlığı yıl sonunda kendi önerilerini yaptı. Bu öneriler belirli taleplerin yanı sıra kimi ödünler verilmesini de talep ediyor bunlar arasında Türk askeri varlığının tedricen 30.000den sadece 6.000ne indirilmesi de yer alıyor.
Ordu yönetimi arasında özellikle bu nokta kızgınlık yaratmış gibi görünüyor. Orduya yakın Cumhuriyet gazetesinin verdiği habere göre, genel kurmay hoşnutsuzluğunu kapalı kapılar ardında hükümete iletti. Hükümetin Kıbrıs sorunu ile ilgili verdiği ödünler, kuzey Irakta Kürtlerin otonomi için verdikleri mücadele karşısında takındığı pasif tutumda olduğu gibi çok ileriye gitmiş durumda. Erdoğan bu haberleri sert bir biçimde yalanladı. Buna karşılık genel kurmaydan böyle bir yalanlama gelmedi.
Türk ordusunun Kuzey Kıbrısı elde tutmayı istemesine yol açacak çok sayıda neden var:
İlk olarak ada büyük bir stratejik öneme sahip. Türkiyeye sadece 65 kilometre uzaklıkta olan ada Avrupa, Türkiye, İsrail, Mısır ve Süveyş Kanalı deniz yollarının kesiştiği yerde, doğu Akdenizin tam kalbinde yer alıyor. Kıbrıs aynı zamanda Türkiyenin Akdenizdeki limanlarından Ceyhanla Bakû arasında kurulması planlanan petrol boru hattının da güzergahı üzerinde bulunuyor. Türkiyenin güney sahilindeki diğer adalar Yunanistanın denetiminde. Aynı zamanda Kıbrıs ile Türkiye arasındaki bölgede denizin altında önemli petrol rezervleri olduğu düşünülüyor.
İkincisi, Kıbrıs sadece para aklama konusunda olanaklar sağlamıyor fakat aynı zamanda Türk gizli servisi için bir üs olarak kullanılan tesisleri sağlıyor.
Ve nihayet, askeri bir protektora olarak Kuzey Kıbrısın varolmasının ordu için taşıdığı siyasi ve ideolojik önem de göz ardı edilemez. Türkiyede "barış harekatı" olarak anılan 1974 işgali ki bu işgal sendikalardan Moskova yanlısı Stalinistlere kadar bütün resmi "sol" tarafından desteklenmişti orduya toplumsal hakların savunucusu kisvesine bürünme olanağı vermişti. Maoist "İşçi Partisi" (İP) türünden kimi gruplar bugün hâlâ bu tutumu savunmaya devam ediyorlar.
1974de başbakan olan Bülent Ecevit her zaman hem Güney Kıbrıstaki faşist cuntanın hem de Yunanistandaki sağcı askeri diktatörlüğün bunları izleyen müdahaleye yol açtığına işaret etmektedir. Sadece üç yıl önce, 1971de Türk ordusu bir darbe yapmış ve iki yıl boyunca solcular tutuklanmış, işkence görmüş ve katledilmişti. 1980de Türk halkı üzerinde, Kıbrısta güya destek gören, daha da kanlı bir askeri diktatörlük kuruldu. Ve Türk milliyetçilerinin Kıbrıs sorununda uluslararası düzeyde yalıtılmalarına karşın, Amerika Birleşik Devletlerince 1974de başlatılan silah ambargosu 1980de kaldırıldı.
Sayfanın başı
Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.
Telif Hakkı 1998-2008
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır
|