World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Kıbrıs

Kuzey Kıbrıs’ta seçimin ardından gelen hükümet değişikliği

Justus Leicht
24 Ocak 2004

2003 Aralığında yapılan seçimler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) Devlet Başkanı Rauf Denktaş’ın hükümeti elinde tutan sağcı partilerine ağır bir darbe vurdu. Meclis’teki sandalye dağılımının dengede kalmasına rağmen Denktaş eski muhalefet lideri Mehmet Ali Talat’a hükümeti kurma görevini verdi. Seçimler sadece Kıbrıs Türk toplumu içindeki derin ayrılıkları ortaya koymakla kalmadı, fakat aynı zamanda Türkiye’deki hükümet ile ordu arasındaki çelişkiyi de körükledi.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1983 yılında "bağımsız bir devlet" olarak ilan edildiyse de bugüne kadar sadece Türkiye tarafından tanındı. Bu ülkenin ortaya çıkışı Kıbrıs’ın 1974 yılında Türkiye tarafından işgal edilmesine uzanmaktadır. O tarihten bu yana adanın kuzeyi gerçekte bir Türk askeri protektorası olarak kaldı. Bu protektora Türk ordusunun şemsiyesi altında Denktaş ve aşırı sağcı milliyetçiler tarafından yönetiliyor.

Uzun bir süre için, bu güçlerin partisi, aynı zamanda başbakan olan Derviş Eroğlu’nun başkanlığını yaptığı Ulusal Birlik Partisiydi (UBP). Birkaç yıl önce devlet başkanının oğlu Serdar Denktaş’ın önderliğinde Demokrat Parti (DP) UBP’den koptu. Başbakan yardımcısı Serdar Denktaş, UBP’ye göre daha ılımlı ve daha "reform yönelimli" bir görünüm çizdi. Bununla birlikte her iki hükümet partisine de dizginsiz bir Yunan karşıtı şovenizm damgasını vurmaktadır.

Kıbrıs’taki ihtilafın tarihi

Bu durumun kavrayabilmek için Kıbrıs’ın tarihine bakmak gerekiyor. 1959’da kadar ada bir Britanya sömürgesiydi. Bağımsızlık, Türk azınlık büyük ölçüde pasif kalırken esas olarak Kıbrıs Rumları tarafından onlarca yıl boyunca verilen kurtuluş mücadelesinin sonunda elde edildi.

Bunda 1926’da Stalinizmin egemenliği altında kurulan Kıbrıs Komünist Partisi’nin (KKP) politikaları belirleyici oldu. 1941’de KKP, halen güney Kıbrıs’ta işçi hareketine egemen olan AKEL’e dönüştü. 1941 ile 1944 arasında, Stalin’in savaş sırasında Britanya ile yaptığı ittifak AKEL’i bağımsızlık için çağrı yapmaktan bile alıkoydu. Fakat Soğuk Savaş’ın başlaması ile birlikte AKEL bütünüyle, kendi kaderini tayin hakkını "Enosis"le yani Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesine bağlayan Ortodoks Kilisesi’ni ve Yunan milliyetçiliğini benimsedi.

Ayrıcalıksız ve sıkça ayrımcılığa uğrayan birçok Kıbrıslı Türk gündelik işçi için bağımsızlık savaşı Yunan şovenizmiyle özdeş hale geldi. Britanyalı sömürge memurlarının Kıbrıslı Türkleri yedek polis olarak işe almaları ve onları ulusal kurtuluş hareketine karşı kullanıp iki halkı birbirlerine düşürmeleriyle bu görüş daha da güçlendi. Daha sonra bu süreç Türk gizli servisinin düzenlediği provokasyonlarla devam ettirildi.

Bundan dolayı 1960’ta başlayıp, 1974’teki Türk işgaline kadar süren bağımsızlık dönemine sürekli gerilim, çatışma ve her iki tarafça uygulanan toplu katliamlar damgasını vurdu. 1974’te Kıbrıs’ın devlet başkanı ve Yunan milliyetçisi Başpiskopos Makarios Atina’daki Yunan askeri cuntası tarafından desteklenen bir sağcı subay kliği tarafından devrildi. Buna cevap olarak Türk ordusu adanın kuzeyini işgal etti. Bunun sonucunda hem Kıbrıslı Türkler’in hem de Kıbrıslı Rumlar’ın kitlesel olarak göç etmeleri adada yaşayan iki halkı böldü ve aralarındaki ayrılığı güçlendirdi.

O tarihten bu yana, adanın kuzeyi, zulüm, sürgün ve öldürülme ile yüz yüze gelmiş olan Türk azınlığın gerçek korkularını ve sorunlarını sömüren Denktaş’ın etrafındaki sağcı milliyetçiler tarafından yönetiliyor. Kuzey Kıbrıs’taki egemen kliğin ana siyaseti, bu tür endişeleri körüklemeye dayanıyor. Kıbrıs Türklerinin ancak kendi devletlerine sahip olarak ve Türk ordusunun koruması altında "Rumlar" tarafından yok edilmekten korunabileceğine ilişkin söylem, on yıllardır her gün, Kıbrıs’taki ve Türkiye’deki Türklere enjekte ediliyor.

Aynı zamanda, kuzey Kıbrıs’ın nüfus yapısı da değişmiş durumda. On binlerce Kıbrıs Türkü yurtdışına göç etti. Onların yerine Türkiye’den, genellikle eğitim düzeyi düşük ve işgücü olarak fazlaca bir niteliği olmayan yerleşimciler getirildi ve aynı zamanda adaya 30.000 Türk askeri konuşlandırıldı. Bunlar Denktaş rejiminin toplumsal desteği haline geldiler.

Toplumsal gerilimler

Bu arada kuzeyde yaşayan halk için yaşam koşulları, özellikle güneydeki Rumlara kıyasla sürekli olarak kötüleşti. Bugün kuzeyde kişi başına düşen ortalama gelir 3.000 dolar iken, güneyde yaklaşık olarak 13.000 dolar düzeyinde. Bunun temel nedeni kuzeyin uluslararası yalıtılmışlığı. Denktaş’ın taraftarları ile şişirilmiş devlet bürokrasisinde çalışmanın, Türk askerlerine hizmet vermenin ya da Türk mafyasının para aklamak için kullandığı bankalarda ve gazinolarda çalışmanın dışında geçim sağlamak için fazlaca bir yol yok.

Bastırılmış toplumsal hayal kırıklıkları, özellikle de gençlerinki, geçen yıl oldukça büyük boyutlu protestolar ve gösteriler şeklinde patlak verdi. İlerici bir siyasi alternatifin olmadığı bir ortamda, bir çok insan umudunu, BM’nin "Annan planı" olarak adlandırılan, adayı yeniden birleştirmeyi öngören planına bağladı. Bu, Mayıs’ta Avrupa Birliği üyesi olacak olan adanın bütünü için öngörülen – yani Kuzey Kıbrıs’ı da içeren - bir önkoşul. Bu planın çok yaygın olan ahlaki çürümeye ve akraba kayırmacılığına bir son vereceği ve ekonomi üzerinde, özellikle turizm yoluyla, itici bir güç olacağı söyleniyor.

Denktaş, Nisan ayında yapılan protestolara kuzeyden seyahat etmeyi kolaylaştırarak yanıt verdi. Sonrasında durum geçici olarak daha da gevşetildi. O zamandan bu yana 5.000’den fazla Türk adanın güneyindeki Rum kesiminde çalışmak üzere sınırı geçme olanağını elde etti. Kontrol noktalarından geçebilmek için bu insanların Kıbrıs Rum hükümetine kendilerinin Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu belgeleyen bir pasaport almak için başvuruda bulunmaları gerekiyor. 60.000’den fazla Türk bu türden bir pasaport almış durumda.

Bu gelişmeler "yerel" Kıbrıslı Türklerin milliyetçilik tarafından daha fazla kontrol altında tutulamayacaklarını gösteriyor.

Bu durum yansımasını muhalefet partilerinin elde ettikleri seçim sonuçlarında da buldu. Mehmet Ali Talat’ın Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) 1998 yılında yapılan son seçimlerde almış olduğu oyu neredeyse üçe katlayarak yüzde 35,2 oy aldı ve 19 sandalye elde etti. Talat’ın müttefiki olan Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) yüzde 13,1 oy aldı ve altı sandalye kazandı.

Eski Başbakan Derviş Eroğlu’nun önderliğindeki UBP oylarında sadece yüzde 32,9’unu aldı – 1998’de aldığı oydan yaklaşık olarak 8 puan daha az – ve 18 sandalye elde etti; müttefiki DP 10 puana yakın oy kaybederek, seçimden yüzde 12,9 oy ve yedi sandalye ile çıktı. Hükümet partilerinin hâlâ oyların yarısına yakınını alabilmiş olmaları esas olarak devlet aygıtına yakından bağlı olan büyük sayıdaki insanın varlığı ve 1974’den sonra adaya gelen Türk yerleşimciler arasında körüklenen korkular sayesinde oldu. Sağcılar ve büyük ölçüde onları destekleyen medya muhalefete saldırdı, onları hain olarak adlandırdı ve aynı zamanda Annan planını kabul etmenin, kuzeyin nüfusunun yarıya yakınını oluşturan 100.000 Türk yerleşimcinin kovulması anlamına geleceğini öne sürdü.

Koalisyon hükümeti

Seçimlerden bu yana mecliste pat durumu söz konusu – eski hükümet 25 sandalyeye sahip ve şimdi muhalefetin de 25 sandalyesi var. Başlangıçta seçimlerin yenileneceğine dair daha fazla spekülasyon yapılıyordu. Seçimin yenilenmesinin Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği (AB) tarafından açıkça desteklenen muhalefetin lehine net bir sonuç doğuracağını umuluyordu. Talat işin başında mevcut hükümet partilerinden biri ile hükümet kurma olasılığını dışarıda bırakıyor ve UBP ya da DP’nin kimi milletvekillerinin partilerinden ayrılıp kendisine katılmasını umuyordu – bu Türkiye’de sık sık yaşanan bir durum.

Hem devlet başkanı Denktaş’ın hem de Türk hükümetinin büyük tabanlı bir koalisyon kurulması çağrısı yapmasının ardından Talat nihayet yola geldi. Ne Talat, ne de Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP hükümeti, güçlü ordu aygıtı ile karşılıklı olarak açık bir meydan okuma anlamına geleceğinden ve emekçi kesimlerin iktidar düzenin yapılarına karşı harekete geçmesine yol açabileceğinden, Denktaş kliğini iktidardan bütünüyle uzaklaştırmayı gerçekla ilgili değildiler.

Denktaş kliğini iktidardan bütünüyle uzaklaştırmak işlerine gelmiyor.

Ne Avrupa Birliği ne de Ankara’daki hükümet böyle bir gelişme ile ilgilenmiyor. Kıbrıs’ın bu yılın Mayıs ayında AB’ye giriyor olması halka yönelik keskin toplumsal taarruzu gerektiren serbest piyasa politikaları ve ekonominin dışa açılmasıyla ilgili bir şey. AB, hem Yunanlı hem de Türk askerlerinin varlığını azaltan ancak stratejik öneme sahip Britanya askeri üslerine dokunmayan Annan planını destekliyor.

Bundan dolayı Türk hükümeti Kuzey Kıbrıs’taki muhalefete partizanca çok açık destek vermekten geri durdu. Buna karşılık, hükümet aynı zamanda Türkiye’nin AB’ye katılmasını istiyor ve Annan planını kabul etmek üzere görüşmeleri ilerletmek konusunda baskı altında. Rauf Denktaş’tan farklı olarak Türk hükümetinin başı Erdoğan Annan planının görüşmeler için bir temel oluşturduğunu kabul ettiğini açıkladı ve Türk dış işleri bakanlığı yıl sonunda kendi önerilerini yaptı. Bu öneriler belirli taleplerin yanı sıra kimi ödünler verilmesini de talep ediyor –bunlar arasında Türk askeri varlığının tedricen 30.000’den sadece 6.000’ne indirilmesi de yer alıyor.

Ordu yönetimi arasında özellikle bu nokta kızgınlık yaratmış gibi görünüyor. Orduya yakın Cumhuriyet gazetesinin verdiği habere göre, genel kurmay hoşnutsuzluğunu kapalı kapılar ardında hükümete iletti. Hükümetin Kıbrıs sorunu ile ilgili verdiği ödünler, kuzey Irak’ta Kürtlerin otonomi için verdikleri mücadele karşısında takındığı pasif tutumda olduğu gibi çok ileriye gitmiş durumda. Erdoğan bu haberleri sert bir biçimde yalanladı. Buna karşılık genel kurmaydan böyle bir yalanlama gelmedi.

Türk ordusunun Kuzey Kıbrıs’ı elde tutmayı istemesine yol açacak çok sayıda neden var:

İlk olarak ada büyük bir stratejik öneme sahip. Türkiye’ye sadece 65 kilometre uzaklıkta olan ada Avrupa, Türkiye, İsrail, Mısır ve Süveyş Kanalı deniz yollarının kesiştiği yerde, doğu Akdeniz’in tam kalbinde yer alıyor. Kıbrıs aynı zamanda Türkiye’nin Akdeniz’deki limanlarından Ceyhan’la Bakû arasında kurulması planlanan petrol boru hattının da güzergahı üzerinde bulunuyor. Türkiye’nin güney sahilindeki diğer adalar Yunanistan’ın denetiminde. Aynı zamanda Kıbrıs ile Türkiye arasındaki bölgede denizin altında önemli petrol rezervleri olduğu düşünülüyor.

İkincisi, Kıbrıs sadece para aklama konusunda olanaklar sağlamıyor fakat aynı zamanda Türk gizli servisi için bir üs olarak kullanılan tesisleri sağlıyor.

Ve nihayet, askeri bir protektora olarak Kuzey Kıbrıs’ın varolmasının ordu için taşıdığı siyasi ve ideolojik önem de göz ardı edilemez. Türkiye’de "barış harekatı" olarak anılan 1974 işgali – ki bu işgal sendikalardan Moskova yanlısı Stalinistlere kadar bütün resmi "sol" tarafından desteklenmişti – orduya toplumsal hakların savunucusu kisvesine bürünme olanağı vermişti. Maoist "İşçi Partisi" (İP) türünden kimi gruplar bugün hâlâ bu tutumu savunmaya devam ediyorlar.

1974’de başbakan olan Bülent Ecevit her zaman hem Güney Kıbrıs’taki faşist cuntanın hem de Yunanistan’daki sağcı askeri diktatörlüğün bunları izleyen müdahaleye yol açtığına işaret etmektedir. Sadece üç yıl önce, 1971’de Türk ordusu bir darbe yapmış ve iki yıl boyunca solcular tutuklanmış, işkence görmüş ve katledilmişti. 1980’de Türk halkı üzerinde, Kıbrıs’ta güya destek gören, daha da kanlı bir askeri diktatörlük kuruldu. Ve Türk milliyetçilerinin Kıbrıs sorununda uluslararası düzeyde yalıtılmalarına karşın, Amerika Birleşik Devletleri’nce 1974’de başlatılan silah ambargosu 1980’de kaldırıldı.

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2008
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır