DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Seçim haberleri : 2004 AB seçimleri
AB seçim sonuçları Avrupa hükümetlerini sarstı
Peter Schwarz 24 Haziran 2004
10-13 Haziranda Avrupa Birliği (AB) üyesi 25 ülkede yapılan Avrupa parlamentosu seçimlerine damgasını vuran, rekor sayıda seçmenin oy kullanmaması ve kıta boyunca hükümette yer alan partilerin büyük oy kaybına uğraması oldu.
Toplam 349 milyon insan Avrupa Parlamentosunda yer alacak olan 732 milletvekilini belirlemek üzere oy kullanma hakkına sahipti. Bir çok yorumcu tarafından "Hindistandaki parlamento seçimlerinden sonra en büyük demokratik oylama" şeklinde reklamı yapılan bu seçim, AB kurumlarına ve Avrupadaki bir çok hükümete karşı çok yaygın ve şiddetli hoşnutsuzluğun ifadesi haline geliverdi.
Oy verme hakkına sahip olan seçmenlerden sadece yüzde 44,2si oy kullandı –bu bir Avrupa seçiminde görülen en düşük oy kullanma oranı oldu. 1979 yılında yapılan seçimlerde seçmenlerin yüzde 63ü oy kullanmıştı ancak oy kullanma oranı o zamandan bu yana sürekli olarak gerileme göstermekte. 1999 yılında yapılan son Avrupa seçimlerinde seçmen katılımı yüzde 50nin biraz altında bir orana ulaşmıştı.
Oy kullanmayan seçmenlerin oranının bu derece yüksek düzeyde olmasında, içinde bulunduğumuz yılın 1 Mayısında ABye katılan Doğu Avrupa ülkelerindeki seçmenlerin tepkisi en önemli belirleyici etken oldu. Yeni üye olan ülkeler içinde açık farkla en büyük nüfusa sahip olan Polonyada her beş seçmenden sadece biri oy kullandı. Çek Cumhuriyetinde oy kullanma oranı yüzde 30un ve Macaristanda yüzde 40ın altında kaldı. Almanya ve Fransa gibi uzun süredir AB üyesi olan ülkelerde de seçimlere katılım rekor düzeyde düşüktü.
Kimi yorumcular bu düşük katılımın bilgi eksikliğinden ve seçimlere yönelik ilgisizlikten kaynaklandığını iddia ettiler. Ne var ki, bu tür açıklamalar bu sonucu doğuran gerçek etkenleri belirlemekten uzak kalıyor.
Seçimde birçok Avrupalı AB kurumlarının anti-demokratik organlar olduklarını ve en güçlü sermaye lobilerinin çıkarlarına hizmet ettiklerini gayet iyi bildikleri için oy kullanmadı. Bu bağlamda, Avrupa seçimlerinde bu derece düşük düzeyde oy kullanılmış olması hem Avrupadaki keskin toplumsal kutuplaşmanın hem de halk kitlelerinin bütün siyasi düzene yönelik duyduğu yabancılaşmanın arttığını gösteriyor.
Bu toplumsal ve siyasi gerçeklik kendisini aynı zamanda kampanyalarının merkezine ABnin eleştirisini ya da AByi toptan reddetmeyi koyan grupların ve partilerin elde ettikleri başarıda gösteriyor. Örneğin Hollandada eski bir AB görevlisi olan Paul van Buitenen tarafından kurulan örgüt Avrupa Parlamentosuna girmeye yetecek kadar oy toplayabildi. Van Buitenen 1990larda AB Komisyonundaki bir rüşvet skandalını ortaya çıkartmış ve daha sonra işten çıkarılmıştı.
Benzer bir biçimde Avusturyada rüşvete ve AB bürokratlarının aşırı harcamalarına karşı kampanya yürüten Avrupa Milletvekili Hans-Peter Martinin başını çektiği yeni bir liste oyların yüzde 14ünü aldı. ABye karşı çıkan sağcı partiler de Polonyada, Çek Cumhuriyetinde, Macaristanda ve Büyük Britanyada hatırı sayılır bir destek elde ettiler.
Farklı ülkelerde farklı biçimler alsa da, seçim sonuçlarının genel seyri seçmenlerin mevcut hükümetlerden hoşnutsuz olduklarını gözler önüne serdi. Özellikle birkaç yıldır hükümette yer almakta olan ve sosyal programları tırpanlama politikası izleyen sosyal demokrat partiler ağır kayıplara uğradılar.
İktidardaki Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ve Britanyadaki İşçi Partisinin bu seçimde elde ettikleri oy oranı bugüne kadar aldıkları en kötü seçim sonuçları oldu. Polonyada iktidardaki Demokratik Sol (DSİ) ittifak yüzde onun altında bir oy aldı. Bu Polonyada her elli seçmenden sadece birinin hükümet partisinden yana oy kullandığı anlamına geliyor!
Sağda yer alan partiler de seçmenlerim hışmına uğradılar. Muhafazakar partiler Fransada, İtalyada, İrlandada, Danimarkada, Avusturyada ve Hollandada önemli öçlüde oy kaybettiler. Bu oy kaybı hem refah devleti programlarının dağıtılmasına hem de Iraka karşı yürütülen savaşa duyulan yaygın öfkeyi yansıtıyordu.
Özellikle İtalyada Başbakan Silvio Berlusconinin partisinin ve Britanyada Tony Blairin İşçi Partisinin uğradığı kayıplar büyük ölçüde savaşa yönelik yaygın karşı çıkışla bağlantılıydı. İspanyada üç ay önce yapılan genel seçimlerde savaşa karşı yaygın olarak duyulan muhalefete hitap ederek sürpriz bir zafer elde eden Sosyalist Parti oy oranını korumayı başardı.
Hükümette yer alan hem resmi sol hem de resmi sağ partilerin önemli ölçüde oy kaybetmeleri karşısında medyanın çeşitli kesimleri "seçmenin uyarıda bulunduğundan" bahsediyor. Ne var ki söz konusu olan geçici bir uyarı değil. Uzun zamandır görece olarak istikrarlı bir oy tabanına sahip olan "geniş halk kesimlerinin partileri" denen partiler bir süredir düşüşe geçmiş durumdalar. Bu partilerin kendilerine destek sağlayan toplumsal tabanlarında yaşanan dramatik erozyon bu ayki Avrupa seçimleriyle çıplak gözle görülür hale geldi.
Bu düşüşün kendisi geniş halk kitleleri ile bütün burjuva siyasi düzeni arasındaki derin uçurumun bir ifadesidir. Savaş sonrası dönemde Avrupa burjuvazisinin egemenliğini sürdürmek için kullandığı bütün geleneksel kurumlar ve mekanizmalar ciddi bir kriz yaşıyor.
Almanya
Şansölye Gerhard Schröderin önderliğindeki SPD elde ettiği yüzde 21,4 oranındaki oyla bir genel seçimde bugüne kadarki en kötü sonucu almış oldu. Parti daha önce en kötü seçim sonucunu –yüzde 28,8 oranında oyla- 1953 yılında, muhafazakarların önderi Konrad Adenauer popülaritesinin doruklarındayken almıştı.
SPDnin yine kötü bir sonuç almış olduğu bir önceki Avrupa seçimiyle karşılaştırıldığında parti 9,2 puan destek kaybetti. 2002 yılında yapılan Almanya genel seçimleriyle kıyaslandığında ise SPDnin 17 puan oy kaybettiği görülüyor.
Avrupa seçimleri ile birlikte yapılan Thuringiadaki eyalet seçimlerinde SPDye verilen seçmen desteği tam anlamıyla çöktü ve bu parti sadece yüzde 14,5 oranında oy alabildi –bu bugüne kadar bir eyalet seçiminde aldığı en kötü sonuçtu. SPD, Thuringia eyalet seçimden Hıristiyan Demokrat Birliğinin (CDU) ardından eyaletin en güçlü ikinci partisi olarak çıkan Demokratik Sosyalizm Partisinin (PDS) on puan gerisinde kaldı.
Aldığı yüzde 48,7 oranındaki oyla CDU Avrupa seçimlerinin Almanyadaki tartışılmaz galibi oldu. Ancak aslında CDU 1999 yılında yapılan Avrupa seçimlerinde aldığından 4,2 puan daha az oy aldı.
Almanyanın Yeşiller Partisi diğer partilerin oy kayıplarından istifade etti ve yüzde 11,9la oy oranını yaklaşık olarak ikiye katladı. Yeşiller kendilerini hükümet ortağı olarak oynadıkları rolden ayrı tutmayı başardılar ve büyük şehirlerdeki orta sınıftan hali vakti yerinde olan kesimlerin desteğini sağladılar.
Aynı zamanda "serbest pazarcı" liberal Hür Demokrat Parti (FDP) de oy oranını artırdı ve yüzde 6,1 ile bir kez daha Avrupa Parlamentosuna girmeyi başardı. 2002 genel seçimlerinde Alman parlamentosunda temsil edilebilmek için gerekli olan asgari yüzde beş oranına ulaşamamış olan PDS, Avrupa seçimlerinde oy oranını bir parça artırdı ve FDP ile benzer oranda oy topladı.
SPDnin yaşadığı oy kaybının esas nedeni, bu partiye geleneksel olarak destek verip de, bu partinin Gündem 2010 adlı programı doğrultusunda hükümetin yaptığı sosyal kesintilerden ağır bir şekilde etkilenen çok sayıda taraftarının seçimde oy kullanmaması oldu. Bir kamuoyu araştırmasına göre, genel seçimlerde SPDye oy vermiş olan 11 milyon insan bu seçimde oy kullanmazken, tahminen 800.000 civarında seçmen CDUya kaymış.
Seçime katılan küçük partilerden hiçbiri yüzde ikiden fazla oy alamadı. Ülke çapında aldığı toplam 25.824 oyla Alman Sosyalist Eşitlik Partisi (PSG) 1994 Avrupa seçimlerinde almış olduğu oyu iki katından daha fazla arttırmayı başardı.
Büyük Britanya
İskoçya ve Kuzey İrlandada seçim sonuçları henüz açıklanmadı ancak bununla birlikte Britanyada yapılan seçimlerin İşçi Partisi hükümetini cezalandırıldığı açıkça görülebiliyor. Seçime katılım oranı 1999daki katılım oranının 2 puan üzerine çıkarak (esas olarak ülkenin kuzeyinde posta ile oy kullanma uygulamasının devreye sokulması sayesinde) yüzde 39 oldu ancak bu artışa karşın katılım oranı yine de AB ortalamasının altında kaldı.
İşçi Partisi seçimde 6 puan gerileyerek sadece yüzde 23 oranında oy alabildi; bu İşçi Partisinin kuruluşundan sadece dört yıl sonra, 1910da, aldığı oydan sonraki en düşük oy oranı oldu. İşçi Partisi Avrupa seçimlerinde geçtiğimiz Perşembe günü yapılan yerel seçimlerde aldığından da daha berbat bir sonuç aldı. Ancak Muhafazakarlar İşçi Partisinin yaşadığı kayıptan istifade edemediler. Muhafazakar Parti geçen seçimlerde aldığı oya göre10 puan gerileyerek sadece yüzde 27sini alabildi; bu partinin 1832den bu yana yapılan herhangi bir genel seçimde aldığı en düşük oy oranı idi.
Seçmenlerin hoşnutsuzluğundan en çok faydalanan parti, 1999da aldığı oyu ikiye katlayıp yüzde 16,8lik oy oranı ile üçüncü sıraya yerleşen, Avrupa Birliği karşıtı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) oldu. UKIP Avrupa Parlamentosundaki temsilci sayısını üçten 12ye çıkartarak dörde katladı ve Doğu Midlands bölgesinde, Arap karşıtı yorumları nedeniyle gözden düşmüş olan eski TV sunucusu Kilroy-Silk, Muhafazakarların yüzde 0,3 yakınına kadar sokularak ikinci oldu. UKIP ülkenin güneybatısında ve güneydoğusunda da Muhafazakarların ardından ikinci parti oldu.
Guardian gazetesi "bu iki büyük partinin çoğunluk oylarını alabilmek için uğraş verdikleri ilk seçim oldu; bu Avam Kamarasında temsil edilmeyen partilerin toplam olarak yüzde 25ten fazla oy topladıkları ilk seçim oldu; ve Britanya tarihinde seçimi kazanan partinin oyların üçte birinden azını aldığı ilk seçim oldu."
UKIPnin aldığı oy esas olarak Muhafazakarların oy kaybetmesi pahasına oldu, ancak bu partinin elde ettiği başarı hükümetin ABye yönelik politikasında büyük çaplı güçlüklere yol açacak ve resmi siyasetin bütün spektrumunun sağa kaymasına yol açan bir etki yaratacak. UKIP, ABden çıkılması düşüncesini bile desteklemeyen, ancak yalnızca İşçi Partisi hükümetinin politikalarına karşı bir protesto sergilemek isteyenlerden birçok oy aldı.
UKIPnin aldığı oy, seçmenlerin İşçi Partisine karşı duydukları hoşnutsuzluğun sadece sağcı bir şekil aldığı anlamına gelmiyor. Bunun tam tersi. Irak savaşı karşıtı bir platformda kampanya yapan ve sosyal sorunlar alanında kendilerini İşçi Partisinin solunda gösteren Liberal Demokratlar oylarını iki puan artırarak yüzde 15e yükselttiler.
Yeşiller yüzde 6 oranında oy olarak Avrupa Parlamentosundaki iki sandalyelerini korudular. George Gallowayin solda yer alan Hürmet Birliği Koalisyonu ülke çapında yüzde 1,8 oranında oy aldı, ancak 90.000in üzerinde oy topladığı Londrada aldığı oy oranı yüzde 5lere yaklaştı –yine de bu oy oranı Hürmetin AB Parlamentosunda sandalye kazanmasına yetmedi.
Aşırı sağcı Britanya Ulusal Partisi ülke çapında oyunu 1 puan artırarak yüzde 5e çıkardı.
Bunların dışında seçimlere savaş karşıtlığı ve "geleneksel İşçi Partisi" temaları üzerinde yoğunlaşan çok sayıda protesto yönelimli aday katıldı. Toplamda, UKIP dışındaki küçük partilerin aldıkları toplam oy oranı yüzde 19 oldu. Bu küçük partilerin aldıkları oylar UKIPnin aldığı oyla toplandığında, seçmenlerin üçte birinden fazlasının üç büyük partiyi –İşçi Partisi, Muhafazakarlar ve Liberal Demokratlar- terk ettikleri görülüyor.
Fransa
Fransada Başkan Jacques Chirac ve Başbakan Jean-Pierre Raffarinin iktidardaki partisi (UMP) oyların sadece yüzde 16,6sını alabildi. UMP, Chirac tarafından, 2002 yılının ilkbaharında, zorunlululuk gereği devlet başkanı olan figürün arkasında sağı birleştirmek üzere kuruldu. UMP Mecliste mutlak çoğunluğa sahip.
Avrupa seçimlerinden sonra Fransada sağ hiç olmadığı kadar parçalanmış durumda. UMPnin bir parçası olmayı reddeden "serbest piyasa yanlısı" liberal UDF oyların yüzde 12sini toplamayı başardı. Diğer iki sağ parti beraber – Philippe de Villiers önderliğindeki MPF ve Charles Pasqua önderliğindeki RPF – toplam yüzde 8,4 oranında oy aldılar. UMP ve UDFden farklı olarak bu iki parti AB karşıtı. Jean-Marie Le Penin aşırı sağcı Ulusal Cephesi yüzde 10 oranında oy aldı. Üç ay önce yapılan yerel seçimlerde Ulusal Cephe yüzde 15 oranında oy toplamıştı.
Seçimden en kazançlı çıkan parti oyların yaklaşık olarak yüzde 30unu alan Sosyalist Parti oldu –bu, partinin son Avrupa seçimlerinde aldığı oya göre 8 puanlık bir artışa karşılık geliyor. Komünist Partisi yüzde 5,8 oy oranı kaydederken, Fransız Yeşilleri bir parça oy kaybettiler ve yüzde 7 oranında oy aldılar. 1997 ile 2002 yılları arasında Lionel Jospinin başında bulunduğu hükümette "sol koalisyon"u kuran bu partiler – Sosyalist Parti, Komünist Parti, Yeşiller ve Radikaller – sağcı burjuva partilerinin (Ulusal Cephe dışında) elde ettikleri toplam yüzde 37,7 oranındaki oy oranının önemli ölçüde üzerine çıkarak toplam yüzde 42,2 oranında oy aldılar.
"Radikal sol" partilerin –Lutte Ouvrière ve Ligue Communiste Révolutionnaire- oluşturdukları ittifak, daha önce aldıkları yüzde 5in üzerindeki oy ile Avrupa parlamentosu girebildikleri iki Avrupa seçiminde aldıkları oyun altında kalarak, sadece yüzde 2,6 oranında oy toplayabildi. İki partinin oy oranı aynı zamanda üç ay önce yapılan yerel seçimlerde aldıkları yüzde 4,9 oranındaki oya göre de gerilemiş oldu.
İtalya
İtalyada oy kullanma oranı yüzde 70 oranına ulaşarak görece yüksek bir düzeyde gerçekleşti ancak Başbakan Berlusconinin önderliğindeki iktidar partisi sadece yüzde 20,5 oranında oy alabildi. Bu oran, partinin 2001 parlamento seçimlerinde aldığından 9 puan ve son Avrupa seçimlerinde aldığından 5 puan daha az. Partisinin en önde gelen adayı olarak seçimlere katılan Berlusconi, oyların en az yüzde 25ini toplamanın hesabını yapıyordu. Ortaya çıkan sonucun kendisi için ciddi bir kişisel yenilgi olarak görülüyor.
Berlusconinin sağcı koalisyonunda yer alan ortakları, onun yaşadığı yenilgiden belirli bir ölçüde istifade etmeyi başardılar. Ulusal İttifak yüzde 11 ve Hıristiyan Demokrat UDC yüzde 5,6 oranında oy aldı. Diğer bir kolasiyon ortağı, Kuzey Ligası sadece yüzde 5 oranında oy toplayabildi. Toplamda, hükümette yer alan partilerin oluşturduğu cephe yüzde 43 oranında oy aldı.
Ana muhalefetteki, ağır topları arasında Avrupa Komisyonu Başkanı Romano Prodinin de yer aldığı Zeytin Ağacı İttifakı bir çıkış yapamadı ve daha önceki seçimlerde aldığı oranda oy toplayarak, sadece yüzde 30 oy alabildi. Hepsi bir araya getirildiğinde muhalefet partilerinin aldıkları toplam oy oranı hükümetteki koalisyon partilerinin toplam oyunun iki puan üzerine çıkıyor.
Eğer bu sonuç genel seçim sonucu olsaydı, Avrupa seçimlerinde oyların yüzde 6sını almış olan Komünist Yeniden Oluşum Partisinin kritik bir rol oynamış olacağı görülüyor. Geçmişte Komünist Yeniden Oluşum merkez sol hükümetlere parlamentoda defalarca destek vermişti ve şimdi bu parti gelecekte kurulacak olan bir merkez sol koalisyona katılmayı tasarlıyor.
İspanya
İspanyada Sosyalist Parti (PSOE) 14 Martta yapılan genel seçimlerde elde ettiği beklenmeyen zaferin ardından gücünü korudu. Yüzde 43,3 oranında oy alan bu parti, Mart ayında aldığından biraz daha fazla oy toplamış oldu. Mart ayında yapılan seçimlerde yenilgiye uğramış olan muhafazakar Halk Partisi (PP) oy oranını iki puan artırmayı başardı ve sadece iki puan farkla PSOEnun arkasında ikinci sırada yer aldı. Buna karşılık seçime katılım oranı yüzde 46 oranında kalarak bu ülkede görülen en düşük katılım oranı oldu.
Seçimde oy kaybeden taraf İspanyadaki küçük partiler oldu. İspanyol Komünist Partisinden çıkmış olan Birleşik Sol sadece yüzde 4,2 oranında oy aldı ve Avrupa Parlamentosundaki dört sandalyesinden ikisini kaybetti.
Polonya
Oy kullanma oranının çok düşük düzeyde kaldığı Polonyada muhafazakar Yurttaşlar Platformu seçimden en güçlü parti olarak çıktı. İlkesel olarak AB üyeliğini destekleyen ancak Polonyanın "ulusal çıkarlarının" güçlü bir biçimde savunulmasını talep eden Yurttaşlar Platformu ve diğer muhafazakar muhalefet partileri hep beraber oyların yüzde 40ını aldılar.
AB karşıtı iki sağcı parti oyların yüzde 30a yakınını aldılar. Milliyetçi Polonyalı Ailelerin Katolik Ligası (LPR) yüzde 17 ve sağcı popülist Andrzej Lepper önderliğindeki Samoobrona (Öz Savunma) yüzde 12 oranında oy topladı. Seçimlerden önce, kamuoyu yoklamaları Lepperin çok daha yüksek bir oranda oy alacağını öngörüyordu.
Hükümetteki SLD yüzde 10dan daha az bir oy aldı ve SLDden kopmuş olan Polonya Sosyal Demokrasi partisi yüzde 5 oranında oy topladı.
Gözlemciler seçim sonuçlarının ülkede tüm şiddetti ile devam etmekte olan siyasi krizi yumuşatmaya hiçbir şekilde yardımcı olmayacağını öngörüyorlar. Polonya Devlet Başkanı Alexander Kwasniewskiy tarafından başbakanlığa aday gösterilen Marek Belkanın onanmak için bir kez daha Polonya Parlamentosunun önüne çıkması gerekiyor. Belka, birkaç hafta önce Mecliste yapılan ilk tur oylamada gerekli çoğunluğu sağlamayı başaramamıştı. SLDnin bu son seçimlerde aldığı korkunç sonucun ardından, Belkaya ikinci tur oylamada başarılı olma konusunda neredeyse hiç şans tanınmıyor.
Sayfanın başı
Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.
Telif Hakkı 1998-2008
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır
|