|
DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Savaş haberleri : Irak
Yazıcıya hazırla
ABDli bir grup Almanyada Rumsfeld aleyhine savaş suçu işlediği gerekçesiyle şikayetçi oldu
ABD savunma bakanı Münih konferansına katılmayabilir
Justus Leicht
9 Şubat 2005
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, kendisini savaş suçu işlemekle itham eden bir yasal girişim nedeniyle Münihte gelecek ay yapılacak olan önemli bir uluslararası güvenlik konferansına katılmamak zorunda kalabilir.
Amerikalı insan hakları örgütü Anayasal Haklar Merkezi (AHM) ve Irakta Amerikan askeri güçleri tarafından işkence edilen dört Iraklı, Almanyada Rumsfelde karşı yasal işlem başlattı. Şikayet başvurusunda ayrıca eski CIA Başkanı George Tenetin; ABD Savunma Bakanlığı istihbarattan sorumlu yardımcı bakanı Stephen Cambonein; ve ABD generalleri Robert Sanchezin, Walter Wojdakowskinin, Geoffrey Millerin ve Janis Karpinskinin; ve aynı zamanda askeri görevlilerden Jerry Phillabaumun, Thomas Pappasın ve Stephen Jordanın isimleri yer alıyor. Hepsi savaş suçu işlemek ile suçlanıyorlar.
Dava başvurusu, ABDde mahkemelerin yargılamayı bıraktıkları noktadan yukarıya doğru komuta zincirini içeriyor: Abu Ghraib ve diğer hapishanelerde yaşanan canavarlıkları gerçekleştiren askeri birimlerin komutanlarını. Dosya, Başkan George W. Bush tarafından ikinci bir dönem için savunma bakanı olarak atanan Donald Rumsfeld ile son buluyor.
Berlinde yaşayan avukat Wolfgang Kaleck tarafından kaleme alınan iddianamede Pentagonun hasır altı edercesine "görevin kötüye kullanılması" olarak adlandırdığı şeyin "işkence ve insan haklarına ilişkin diğer yasaların ağır biçimde ihlal edilmesi" olduğu savunuluyor. İddianameye yapılanlar "bir avuç azgın bireyin işi değil", fakat "Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ordusunda yaygın olan ve Afganistan, Guantanamo, Irak ve diğer ülkelerde yer alan, bilinen veya gizli gözaltı merkezlerinde yapılmış ve yapılmakta olan yaygın uygulamalardır. Bu uygulamalara yalnızca doğrudan veya dolaylı olarak ABD yönetiminin en üst düzeylerinde yer alan görevliler tarafından göz yumulmamış, fakat aynı zamanda sivil ve askeri hükümet avukatlarının yaptıkları yanlış ve yasal olmayan hukuki tavsiyeler tarafından da göz yumulmuştur."
170 sayfalık belge, Iraklılara işkence eden ve cinsel tacizde bulunanların sorumluluklarını titiz bir şekilde detaylandırıyor ve iddialarını, resmi ABD belgelerine, gazete haberlerine ve görgü tanıklarının ifadelerine yaptığı kapsamlı göndermelerle kanıtlıyor. (Belgeyi okumak için buraya tıklayınız )
AHM yaptığı açıklamada dava başvurusunu Almanyada yaptıklarını çünkü sanıkların ne ABDde ne de Irakta mahkeme önüne çıkarılmalarının olası olmadığını belirttiler. 2002 yılında yasalaşan Alman Ceza Hukuk Yasası (VStGB) savaş suçluları ve insanlığa karşı suç işleyen sanıklar için, - en azından teorik olarak - suç yurt dışında işlenmiş ve hiç bir Alman vatandaşı suça karışmamış bile olsa Almanyada dava açmayı olanaklı kılıyor.
İşkence ve uluslararası yasa
AHM tarafından hazırlanan belge Abu Ghraibte yapılan işkenceler ile Irak savaşının yasadışı karakterini doğrudan ilişkilendiriyor. Belge Abu Ghraibte yaşananlara neyin neden olduğunu araştırarak şöyle diyor: "11 Eylül 2001 tarihinden bu yana teröre karşı savaşın hangi yöntemlerle yapıldığını [öğreniyoruz]. Uluslararası yasal sınırlamalar, özellikle de Birleşmiş Milletler Kuruluş belgesinde yer alan yasal sınırlamalar, artık hiç bir rol oynamazken, savaşa gitme hakkı (jus ad bellum) yeniden formüle edildi ve Irak savaşı buna dayandırıldı. Ayrıca, insan hakları ve diğer yasal yaptırımlar gittikçe daha fazla göz ardı edilmiş."
Belge daha sonra, Nazi diktatörlüğü için yasal gerekçeleri sağlamış Alman anayasa hukuku uzmanı Carl Schmittten meşhur bir pasajı aktarıyor: "'Olağan üstü duruma karar veren egemendir'. Kalıcı bir olağan üstü durumun ilan edildiği günümüzde, bu söz gündelik siyasi yaşamı giderek daha fazla belirliyor."
Suç duyurusu bu bağlamda işkencenin taşıdığı önemi şu şekilde ele alıyor: "İşkencenin yasaklanmasının evrensel olarak, ahlaken, teorik olarak ve yasal olarak tanınması onlarca yıl aldı. Bununla birlikte işkence onlarca ülkede hâlâ sıradan bir uygulama konumundadır. İşkenceye karşı mücadele, hem somut hem de soyut olarak, insani ve uygar bir insanlığın geleceği açısından kritik öneme sahiptir. İşkence ile mücadele, işkencenin yayılmasına karşı kesin olarak harekete geçmek ve işkenceden doğrudan sorumlu olanların olduğu kadar, işkence uygulamasını organize edenlerin de cezalandırılmasında ısrar etmek anlamına gelmektedir. Bu suç duyurusu bu bağlamda anlaşılmalıdır."
Belgede, Nurembergdeki Nazi savaş suçları duruşmasının baş savcısı Amerikalı Robert Jacksonın öne sürmüş olduğu düşünceler emsal olarak gösteriliyor. Jackson uluslararası mahkemeye hitaben 21 Kasım 1945 tarihinde yaptığı açılış konuşmasında şöyle demişti: "Şunu açıklamama izin verin, bu yasa ilk olarak Alman saldırganlara uygulanıyor olsa da, eğer yararlı bir amaca hizmet edecekse şu anda burada yargılama görevini yürütenlerinkiler de dahil olmak üzere, herhangi bir ülke tarafından yapılacak başka saldırıları da mahkum etmelidir. İktidarda bulunanlar tarafından kendi halklarının haklarına karşı ülke içinde tiranlık, şiddet ve saldırganlık uygulanmasını, tüm insanları yasalara karşı sorumlu hale getirerek engelleyebiliriz."
Belge, ABD Savunma Bakanını Alman Federal Cumhuriyetinde yargı önüne çıkarmaya çalışanların "gerçeklerle irtibatlarını kaybetmekle suçlanacaklarını" kabul ediyor. Öte yandan, uluslararası yasaların son yıllarda "patlayıcı gelişmeler" yaşandığına da işaret ediyor. Güney Amerikalı diktatörlerin işkence kurbanlarının açtıkları davaları, Yugoslavyada savaştan ve Ruandada katliamlardan sonra kurulan mahkemeleri ve 2002de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesinin yanı sıra Şilinin eski diktatörü Augusto Pinochetye karşı sürmekte olan yasal işlemleri emsal olarak gösteriyor.
Belge, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, savaş suçları ve yasa dışı saldırı savaşı yürütmek suçunu işlemek nedeniyle Alman ve Japon savaş suçlularının kovuşturulması için kullanılmış olan uluslararası yasaya başvuruyor. Buna dayanarak "uluslararası toplum bu tür suçları, nerede, kim tarafından ya da kime karşı işlendiğine bakmaksızın kovuşturmaya ve cezalandırmaya bütünüyle hakkı" olduğunu söylüyor. Alman yasaları özellikle bu ilkeyi tanıyor.
Dava dosyasında, Abu Ghraibteki işkence vakaları şu şekilde ele alınıyor: "Yasal açıdan değerlendirildiklerinde, bu olaylar, CCILnin [Alman Uluslararası Ceza Kanunu] 8. maddesinde ve diğer uluslararası kurallarda yer alan anlamı çerçevesinde açık bir şekilde savaş suçu tanımına girmektedir. Yetkililerin Sorumluluğu kriterine uygun olarak bu kişiler hakkında dava açılması gerekmektedir."
"11 Eylülden Abu Ghraibe Giden Yol"
Belge, "11 Eylülden Abu Ghraibe Giden Yol" başlığı altında, 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında Afganistan savaşındaki ve Guantanamo Üssündeki hapishanelerde, daha sonra Abu Ghraibde kullanılacak olan yöntemlerin, ABD hükümeti temsilcilerinin sağladığı sahte-yasal çerçeve içinde nasıl sınandığını detaylarıyla açıklıyor.
Belge, 2004ün Mart ayında yayımlanan dahili duyurulara dikkat çekerek, Amerikan hükümetinin içersinde, tutuklularla nasıl ilgilenilmesi gerektiği konusunda yapılan tartışmaları açıklıyor.
Rumsfeld ilk tutuklu grubunun Afganistandan Guantanamoya varmasından sadece bir kaç gün önce, Cenevre Sözleşmesinin Amerikan hükümetine uyduğu kadarıyla geçerli olduğunu ilan etti. Rumsfeld bu iddiasını, o zamanlar her ikisi de ABD Adalet Bakanlığı bünyesindeki Yasal Danışma Bürosuna bağlı olarak çalışan John C. Yoo ve Robert J. Delahunty tarafından hazırlanmış olan, 9 Ocak 2002 tarihli bir rapora dayandırdı. (Yoo, şu anda Berkeleydeki Kaliforniya Üniversitesinde hukuk bilimi profesörü olarak görev yapıyor.) Bu raporda, Yoo ve Delahunty, Savunma Bakanlığı Genel Danışmanı William J. Haynese, Cenevre Sözleşmesinin ele geçirilmiş olan El-Kaide ağı üyelerine ve Taliban milislerine uygulanamayacağına dair bir açıklama yapmasını tavsiye ettiler.
Bir kaç ay sonra, Bushun başsavcı adayı (o tarihlerde Bushun Beyaz Saray danışmanı olan) Alberto Gonzalese, o zamandan bu yana kötü bir üne sahip olan bir dahili not gönderildi. Bu dahili notta işkencenin genel kabul gören tanımı bir kenara atılıyor, "ölümle, iç organ tahribatıyla veya vücudun normal işlevlerinde kalıcı hasar ile sonuçlanmayan" her türden sorgulama yönteminin meşru olduğu iddia ediliyordu.
Konu bir süre daha tartışıldıktan sonra Rumsfeld, 2002 yılının Nisan ayında, "sorgulama görevlileri için direnci kırmada kullanılacak yöntemlerin listesine" son şeklini verdi. Bu liste bir dizi psikolojik yöntemin yanı sıra "ani olumsuz ortam değişikliği -gözaltında tutulan kişiyi normal sorgulama ortamından daha kötü bir ortama aktarma-" ve "yiyecek yoluyla etkili olma" (yani düzenli yemek vermeme) gibi yöntemleri ayrıntılı olarak sıralıyordu. Bu yöntemler çerçevesinde gözaltında tutulanların, Kuran da dahil olmak üzere, her türlü malzemelerden yoksun bırakılmasına izin veriliyordu. Listede stres durumlarından söz edilmiyorsa da, uyku zamanının ayarlanmasından - "gözaltında tutulanların uyku saatlerinin değiştirilmesinden, yani uyku çevrimlerinin ritminin geceden gündüze kaydırmasından"- söz ediliyordu.
Guantanamo-özel birlik komutanı Tümgeneral Geoffrey Miller, 2002nin sonlarında ve 2003ün başlarında Guantanamodaki tutukluları yıldırıp işe yarar istihbarat elde edebilmek için bir dizi yöntemi uygulamaya koydu. Bunlar, uykudan mahrumiyet, uzun süreli tecrit ve stres konumunda ayakta durma veya aynı konumda yerde yatmayı içeriyordu. Daha sonra yapılan bir Senato toplantısında Savunma Bakanı Rumsfeldin, aşırı soğuk ya da sıcağa tabii tutma, uykudan mahrumiyet ve uzun süreli stres konumunda bırakılmayı içeren taktikleri onayladığı ortaya çıktı.
Belge, buna ek olarak, ABD ordusu tarafından 2004 yılının eylül ayında yayınlanan ve Afganistan ve Irakta gözaltında tutulan toplam 54 kişinin sorgulama sırasında öldüğünü belirten rapordan da söz ediyor. Sorgulamalar sırasında ABD askerleri tarafından taciz ve işkenceyle öldürülen Iraklı mahkumları kapsayan bir dizi somut örnek de sıralanıyor.
Irak savaşının patlak vermesinin ardından, Afganistan ve Guantanamoda geliştirilen yöntemler Iraka aktarıldı. Iraktaki bazı askeri birimlerin dahili soruşturmalarının sonuçları ve Kızıl Haçın Uluslararası Komitesinin (KHUK) bulgularını içeren bir dizi resmi belge de şikayet dosyasının ekinde yer alıyor.
Belgede, ABD Ordusunda yapılan bir iç soruşturma olan "Fay/Jones-raporundan" detaylı alıntılar yapılıyor. Alıntılanan pasajlar askerlerin acı çektirmek için mahkumların yaralarına "parmaklarını sokuşlarını", genç tutukluları saldırgan köpeklerle tehdit edişlerini ve hangi gencin pantolonunu ıslatacağına bahse tutuşmaları gibi insanı şoke eden bir dizi vakayı da açıklıyor. Seks yoluyla küçük düşürme ve tacizin yanı sıra, tutuklular her fırsatta çok kötü bir şekilde dövülmüşler. Bu canavarlığa tanık olan bir dizi askerin soruşturmayı yürüten görevlilere anlattıklarına göre, kıdemli askeri istihbarat ve askeri polis komutanları ya bu tür davranışlarda bulunulması için emir vermişler ya da daha sonra bu tür davranışlar konusunda haberdar edildiklerinde hiç bir şey yapmamışlar.
Ayrıntılarıyla işlenen suçlar
Belgenin ikinci yarısında iddianamede adı geçen askeri görevlilerin karıştıkları vakaların gelişimi ile ilgili detaylı bilgiler sunuluyor.
Örneğin Irakta kara kuvvetleri komutanı Korgeneral Ricardo Sanchez, soruşturma görevlilerine "askeri köpekleri, aşırı sıcak ve soğuğu kullanmalarına, mahkumların uyku düzenlerini terse çevirmelerine, kimi duyularından mahrum etmeye, stres konumlarını kullanmalarına, zincire vurmalarına, soyunmaya zorlamalarına ve beslenme biçimlerinin maniple etmelerine" izin veren dahili bir not göndermiş. Buna ek olarak, Korgeneral Sanchez 30 günden fazla süreyle hücre cezası vermeye de izin vermiş. Sanchez (örneğin KHUK yoluyla) bu ana hatların bile ötesine geçen işkence ve taciz uygulamalarıyla ilgili raporlar almış olmasına karşın, bunları durdurmak için hiç bir şey yapmamış.
İddianamede sözü edilen bir diğer Pentagon raporunda "Sanchez ve MG [Walter] Wojdakowski gözaltına alma ve sorgulama işlemlerine nezaret edecek personelin uygun kişilerden oluşmasını sağlayamadılar" deniliyor. Aslında bu kişiler işkenceyi teşvik ettiler. Pentagon raporu şöyle diyor: "Iraktaki aktif ayaklanma nedeniyle sorgulama yapanlara pratikte kullanılabilecek istihbarat elde etmeleri için baskı yapıldı. Üst düzey komutanlar, yaşamların söz konusu olduğu bir ortamda, daha iyi istihbarata olan ihtiyaçlarını, bazı zamanlarda zorbalığa başvurarak ifade ediyorlardı." İddianame, Sanchezin yardımcısı Wojdakowski de işkence uygulamalarına onay vermek konusunda aynı derecede sorumlu tutuyor.
O tarihlerde Abu Ghraib askeri polis biriminin komutanı olan Tuğgeneral Janis Karpinski hapishaneyi yaklaşık olarak her iki günde bir ziyaret ediyordu ve aynı zamanda KHUKnin raporundan da haberdardı. Bir dizi resmi rapor ve hatta bizzat Sanchez tarafından yapılan bazı yorumlar, Cenevre Sözleşmesine uyulmasını sağlamak için hiç bir önlem alınmadığını açık bir şekilde ortaya koyuyor.
ABD Senatosunun Silahlı Kuvvetler Komitesine göre, o zamanki CIA Başkanı Tenet onlarca tutuklunun gizli üslere götürülüp, kimseyle görüştürülmeden "ortadan kaybolduğunun" farkındaymış. Bir çok durumda, aileleri ve uluslararası kuruluşlar bu insanların tutuklanmış olduklarının dışında herhangi bir bilgiye sahip değillerdi. Kimi durumlarda, CIA tarafından alıkonulan mahkumların taciz nedeniyle öldükleri biliniyor. Rapor, soruşturma belgelerine veNew York Times, Wall Street Journal, Washington Post ve New Yorker gibi gazete ve dergilerde yayınlanan makalelere gönderme yapıyor.
CIAnin işkence uygulamalarıyla ünlü Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan gibi ülkelere tutuklu aktarmış olduğu da artık ortaya çıkmış durumda. Bu ülkelere gönderilen mahkumlara CIA tarafından hazırlanmış bir soru listesi de eşlik etmiş. "Sorgulamalar" zaman zaman, bir CIA ajanı tarafından gözleme tabii tutulmuş. Tenet bu tür uygulamaların olduğunu yıllardır biliyordu ancak bunları durdurmak için hiçbir şey yapmadı.
Nihayet, komuta zincirinin sonunda Donald Rumsfeld yer alıyor. George W. Bushun suçlular listesinde yer almıyor olmasının tek nedeni ise halen başkanlık görevini sürdüren biri olarak yargı dokunulmazlığından faydalanıyor olması.
Rumsfeld, mahkumlara karşı köpeklerin kullanılmasını, uykusuz bırakmayı, saatler süren "stres konumlarını," tutukluların soyularak aşırı sıcak ve soğuğa maruz bırakılmalarını içeren, işkence yöntemlerinin kullanılmasına rıza gösterdi. Resmi soruşturma raporları, Pentagonun yayımladığı dahili notun, daha acımasız sorgulama tekniklerinin kullanımına yol açacak olan, ek istihbarat ve daha saldırgan yöntemler talep ettiğini gözler önüne seriyor.
Rumsfeld şahsen "ortadan kaybolan" mahkumların durumlarının saklı tutulmasını emretmiş. 2002 yılının başlarında, Taliban ve El-Kaide üyesi olmakla suçlananların "yasa dışı savaşçılar" olduğunu ve dolayısıyla Cenevre Sözleşmesinin sağladığı haklardan yararlanamayacaklarını açıkladı. Abu Ghraibdeki mahkumların yaygın bir biçimde tacize maruz kaldıklarının ortaya çıkmasından sonra bile Cenevre Sözleşmesinin Irakta "tam olarak uygulanamayacağını" iddia etmeye devam etti. Skandala yanıt olarak, soruşturma tekniklerini incelemek üzere bir çalışma grubu oluşturdu. Bu çalışma grubu işkencenin tanımını sulandırmak yolunda önemli bir rol oynadı.
Bu şekilde Rumsfeld ve bakanlığı, işkencenin uygulanmasına uygun bir ortam yarattı. Rumsfeld de KHUK ve insan hakları örgütleri tarafından olup bitenler hakkında bilgilendirildi ancak taciz uygulamalarını durdurmak için hiç bir şey yapmadı.
Dava dosyası, bu tür suçları işlemiş olanların, hukuken yaptıklarının cezasını Irakta ya da ABDde çekecekleri konusunda hiç bir belirtinin olmadığının altını çiziyor. Aynı şey Uluslararası Adalet Divanı için de geçerli. Bu nedenle şikayet Almanyada Alman yasalarına dayandırılarak yapılıyor.
Dava dosyasını hazırlayanlar, Alman yasalarına göre, Almanyadaki yetkililerin davayı açmaya ve görmeye zorunlu olduklarını vurguluyorlar. Sanchez, Pappas ve Wojdakowski resmi görevleri gereği Almanyaya düzenli olarak gelip gidiyorlar. Diğer suçlanan kişilerin de belirli bir aşamada Almanyayı ziyaret etmeleri bekleniyor.
Alman hükümeti için bir sıkıntı kaynağı
Irak savaşı konusundaki farklılıklara rağmen, ABD ve Almanya arasında hâlâ önemli düzeyde askeri işbirliği mevcut. Hali hazırda, Almanya, Afganistandaki Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvvetinin bir parçası olarak 1.250 asker bulunduruyor. Almanyanın Irak savaşına kendi askerlerini göndererek doğrudan katılmadığı doğrudur. Bununla birlikte, Almanyadaki ABD askeri havaalanları, ABD ile Orta Doğu arasındaki hava trafiği için bir ana üs konumunda. Almanyadaki ABD askeri altyapısı Irak savaşına yönelik olarak önemli bir işlev görüyor. Almanya, Amerika Birleşik Devletlerine hem hava sahasını kullanma hakkını hem de Alman topraklarında bulunan tüm askeri altyapıyı kullanma hakkını tanıdı. Bu, savaş malzemelerinin depolanması ve taşınması kadar, askerlerin taşınmasını ve Almanyada konaklamalarını da içeriyor.
Stuttgart-Vaihingendeki US-EUCOM gibi ABD komuta tesisleri ile birlikte, Almanyadaki haberleşme ve altyapı tesisleri, Irakın işgalini başlatmak için kullanılmışlardı ve hali hazırda bu ülkede yaşanan isyanı bastırmak için kullanılmaya devam ediliyorlar. Bunun da ötesinde 50den fazla ABD tesisini korumak için yaklaşık olarak 2.600 civarında Alman Federal Ordu askeri her gün görev yapıyor. Bunun sonucunda yedek ABD askerleri Irakta sürdürülen katliamda yer alabilmek üzere serbest kalmış oluyor. Şu anda, bir Alman ordu birimi 140 Iraklı askeri personeli, şoför ve tamirci olarak eğitmek amacıyla Birleşik Arap Emirliklerinde görev yapıyor.
Doğrudan katılım bir yana bırakılırsa, Almanya, ABDnin başını çektiği işgal güçlerinin sürdürdükleri savaşa çeşitli yollardan aktif olarak katılıyor. Alman yasalarına göre, bu tür işbirliği beraberinde, Irak savaşı süresince, insan haklarına ilişkin yasalara saygı gösterilmesi sorumluluğunu getiriyor.
Başlatılan yasal işlemler - ve Rumsfeldin bu yıl yapılacak olan Münih Güvenlik Konferansına katılma planlarını iptal edecek olması - Alman hükümeti açısından bir sıkıntı kaynağı. Hükümet, Irak savaşını bölgedeki kendi çıkarlarına uygun düşmediği için reddetmesine rağmen, ABD yönetiminin savaş suçu işlemiş olmak nedeniyle suçlanmasına kesinlikle karşı çıkıyor. Bunun yerine, Alman hukuk sisteminin "mantıklı davranarak" siyasi gerçekliği kabul edeceğini ve davayı reddedeceğini umuyor.
Sayfanın başı
Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.
Telif Hakkı 1998-2008
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır
|