DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Türkiye
Avrupa Birliği Türkiye ile üyelik görüşmelerinin koşulları konusunda anlaşmaya vardı
Justus Leicht 23 Aralık 2004
Avrupa Birliğini oluşturan hükümetler ve devletler 17 Aralıkta Türkiye ile bu ülkenin ABye tam üyeliğini hedefleyen görüşmelerin 2005 yılının Ekim ayında başlaması konusunda anlaşmaya vardı.
Son dakikada zorla alınan bu karar Türkiyeyi Amerikan ve Avrupa emperyalizminin kampına sıkıca bağlayacak ve bu ülkeyi Orta Doğunun, Kafkasların ve Orta Asyanın ekonomik ve askeri denetimi konusunda bir köprübaşı haline getirecek. Buraya kadar, Amerikan ve Avrupalı hükümetlerin çıkarları çakışıyor. Ancak aynı zamanda, daha derinde Türkiyenin gelecekte bölgedeki petrolün, gazın ve suyun üzerinde yükselen bir kale burcu olarak oynayacağı rol konusunda gittikçe keskinleşen bir çelişki yaşanıyor – yani Avrupanın pahasına Amerikanın mı yoksa ABDnin pahasına Avrupanın mı nüfuzunu arttıracağı konusunda.
Türkiyenin ABye girmesinden yana olanlar ekonomik ve stratejik hedeflerdeki amaçlarını saklamıyorlar. Geçtiğimiz Çarşamba günü Fransız Devlet Başkanı Jacques Chirac TF1 haberlerinde "Türkiyenin yüzünü Asyaya değil Avrupaya dönmesinin çıkarımıza olacağını" anlattı. Aksi halde "sınırlarımızda istikrarsızlık ve belirsizlik tehlikesi" ortaya çıkar.
Bu ekonomik ve stratejik hedefler Türkiyenin ABnin tam üyesi olmasına karşı çıkanlar tarafından da paylaşılıyor. Bununla birlikte, bir dizi farklı nedenden dolayı Türkiyenin üyeliğinin Avrupa Birliğini zayıflatacağını öne sürüyorlar.
Örneğin Dış İşleri Bakanı Joschka Fischer "Avrupa hâlâ gerekli büyüklüğe ulaşmış değil, coğrafi genişleme konusunda Amerika, Rusya, Çin ve Hindistana ayak uydurabilmesi için Türkiyeyi içine alması lazım" şeklinde bir açıklama yapınca, tarihçi Heinrich August Winkler Fischeri "büyüklükle gücü" birbirine karıştırmakla suçladı. Winkler şöyle tepki gösterdi: "Eğer Avrupa dünyada bir rol oynamak istiyorsa o zaman tek bir sesle konuşabilmelidir. Bu belirli bir düzeyde birliği ve düşünce ortaklığını gerektirir. Fırat nehrine kadar genişleyen bir Avrupa bu tür kaynaklardan faydalanma şansını yitirir."
Türkiyenin üyeliğine karşı çıkan, Angela Merkel (Hıristiyan Demokratik Birlik-CDU) ve Edmund Stoiber (Hıristiyan Sosyal Birlik-CSU) gibi Alman muhafazakarlar, benzer bir yaklaşımla ve "Hıristiyan Batı uygarlığının" koruyucusu olduklarını varsayarak, işi polemiklerinde açıkça şovenist tonlar kullanacak kadar ileriye götürdüler. Fransada UMP (Union pour un mouvement populaireBir Halk Hareketi Yolunda Birlik) hükümetinin 90 milletvekili –parlamento grubunun yaklaşık olarak dörtte biri- Türkiyenin üyeliğini "Yahudi-Hıristiyan mirası" adına reddeden milletvekili Philippe Pémezeci desteklediler.
Türkiye ve Avrupa Birliği
Türkiyenin Avrupa Birliğine girme perspektifi başlangıçta Soğuk Savaşın bir ürünüydü. 1950lerin başlarında Türkiye Kore Savaşında ABDnin yanında yer aldı ve Sovyetler Birliğinin güneybatı dış sınır çizgisinde Batının anti-komünist siperi olarak konumlanarak NATO ittifakının bir üyesi oldu. Türkiye 1963 yılında, bir askeri darbeden sadece üç yıl sonra, AETde (Avrupa Ekonomik Topluluğu-ABnin önceli), ülkenin Batı kampıyla siyasi bütünleşmesini kolaylaştırmak üzere, daha ilerisi için muğlak bir üyelik olasılığı içeren yarı üyelik verilerek ödüllendirildi.
Aynı zamanda ABD ve Batı Avrupa tarafından Türk ordusuna sistematik olarak silah sağlandı. Batılı güçler solcu işçi hareketinin ve öğrenci hareketinin ve daha sonra Kürt ulusal hareketinin Türk ordusu, polisi, gizli servisi ve faşist ölüm mangaları tarafından acımasızca bastırılmasını desteklediler ya da sessiz kalarak onayladılar. Batılı güçler aynı zamanda 1971 ve 1980 darbelerinin ardından askeri rejimlerin uygulamaya koydukları terör karşısında ve 1990ların ilk yarısında Türkiyenin güneydoğusundaki Kürt bölgesinde ordu ve güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen imha ve sürgün etme savaşı karşısında da benzer bir tutum takındılar.
Ancak ne zamanki Ankara, 1987de olduğu gibi, tam üyelik konusunda verilmiş olan sözün tutulmasını istedi, o zaman Brüksel ve diğer Avrupa başkentleri Türkiyedeki "insan hakları ihlallerini" hatırladılar ve aniden bu konuyu gündeme getirdiler. Durum 1999 yılında Avrupa Konseyinin Helsinkideki toplantısında "Türkiye, diğer üye ülkelere uygulanmış olan aynı kriterler temelinde Birliğe katılmak isteyen bir ülkedir" kararını almasıyla değişti.
Avrupa Birliği 2002de nihayet Türkiyenin pratik olarak üyelik için bir aday olarak görülebileceğini açıkladı ve bir dizi siyasi kriterin yerine getirilmesi durumunda üyelik görüşmelerinin 2004 yılının Aralık ayında başlayacağını ilan etti.
ABD, Türkiyenin Avrupa Birliği üyeliği için, özellikle 1991 yılından bu yana, Türkiye cumhurbaşkanı Turgut Özalın (sonradan vefat etti) ABDyi –ülke içinde hatırı sayılır bir muhalefet olmasına karşın- Iraka karşı yürüttüğü ilk savaşta desteklemesinin ardından yoğun bir biçimde çaba gösterdi. O yıllarda Türkiye Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından emperyalizm için taşıdığı jeo-stratejik önemi kanıtlamış oldu.
Daha sonraki yıllarda Avrupa Birliği ile bir gümrük birliği hazırlandı ve 1996 yılında uygulamaya kondu. Aynı yıl Türkiye İsraille bir askeri anlaşma imzaladı. Buna ek olarak Clinton yönetimi, Kırım Denizinden petrolü Azerbeycandan Gürcistan yoluyla Türkiyenin güneyindeki Akdeniz sahiline uzanan bir boru hattı ile –Rusyayı, İranı ve Arap ülkelerini atlayarak- taşımayı öngören Bakü-Ceyhan projesini geliştirdi. Bu boru hattı 2005 yılında, hemen hemen üyelik görüşmelerinin başlamasıyla aynı zamanda faaliyete geçecek.
Yandaş olanların iddiaları
Amerikan hükümetinin 1990lar boyunca yürüttüğü yoğun lobi çalışmasına karşın Avrupa Birliği Türkiyeye tam üyelik konusunda herhangi bir ciddi söz vermekten kaçındı. Avrupa Birliğinin tavrı 1999da, Amerikan emperyalizminin gittikçe daha saldırgan hale gelen uluslararası politikaları karşısında makas değiştirdi. Iraka, Afganistana ve Sudana yapılan hava saldırılarının ve 1999daki Kosova Savaşının ardından, ABD Başkanı Bush Afganistanı ve Irakı zaptetmeye ve işgal etmeye yöneldi ve orta Asyada askeri üsler inşa etti.
Buna cevaben Avrupanın en nüfuzlu ve hakim güçleri, Fransa ve Almanya politikalarını değiştirdiler. Almanyada 1998 yılının Eylül ayında Gerhard Schröderin başında yer aldığı yeni bir SPD (Alman Sosyal Demokrat Partisi)-Yeşiller Partisi koalisyonu iktidarı ele geçirdi ve ertesi yıl Türkiyenin Avrupa Birliğine tam üyeliği için ajitasyon yapmaya başladı. Alman muhafazakar muhalefetinin Ekim ayında Bundestagta yapılan bir tartışmada işaret ettiği gibi Alman hükümeti başlangıçta Türkiye konusunda tereddütlü ve şüpheciydi, ancak hükümetin havası Irak savaşından sonra değişti.
Alman Dış İşleri Bakanı Joschka Fischer kendisiyle yapılan bir söyleşide ABnin Türkiye ile üyelik görüşmelerine başlamayı reddetmesi durumunda ne olacağı sorulunca şu açıklamayı yaptı: "Türkiye kendisini bir Batılı yönelişle İslamî geleneği arasında emniyetsiz ve zorlu bir ortamda yalıtılmış hissedecektir. Reformlar duracaktır. Türkiyede yaşayan insanlar için durum iyiye gitmeyecektir ve bizler bütün Müslüman ülkeler içinde en büyüğünü, Türkiyeyi, Avrupa ve Orta Doğu arasındaki merkezde Avrupaya sıkıca bağlama ve İslamî gelenek temelinde açık ve güçlü bir sivil toplumda demokrasiyi ve İslamı birleştirme konusundaki benzersiz bir şansı yitirmiş oluruz."
Fischerin Türkiyenin demokrasiyi ve İslamı birleştiren model olarak yaratacağı etkiyi vurgulaması, Alman gazetesiSüdddeutsche Zeitungun 15 Aralıkta işaret ettiği gibi sadece Batı karşıtı İslamcı fundamentalizmi hedeflemiyor: "Aynı zamanda Almanyanın Irakla ilgili anlaşmazlık konusunda aldığı tutumun katılaşması da bir rastlantı değil. Berlinde birileri Türkiyenin bir Avrupa perspektifi temelinde modernleşmesini ABDnin askeri müdahaleciliğine karşı bir alternatif olarak görülüyor."
Yeşil hareketle yakın bağları olan taz gazetesi Türk parlamentosunun 2003 yılının baharında Iraka karşı yapılacak müdahale için Amerikan askerlerinin yerleştirilmesine izin vermemesinin, diktatörlük rejimleri genel olarak ABDye boyun eğmiş olan bütün o Arap ülkeleri tarafından "hayranlık" ile selamlanmış olduğunu belirtiyordu. Zaten bu yıl, bugüne kadar ilk kez bir Türk, "İslam Ülkeleri Örgütü"nün başkanlığına seçildi.
Türkiyenin başkenti Ankaradaki (Almanyadaki muhafazakar CDU ile yakın bağları olan) Konrad Adenauer Enstitüsünün dış bürosunun başında bulunan Wulf Schönbohm, kendisini Fischerin açıklamalarına damgasını vuran diplomatik siyasi inceliklerle sınırlandırmıyor. Schönbohm diyor ki: "Türkiye pozitif bir ekonomik perspektife sahip. Benim düşünceme göre Türkiye Avrupa Birliğini zenginleştirecektir ve AByi dünya politikasında küresel bir oyuncu ve ABD ile eşit düzeyde partneri haline getirecektir."
Avrupa Birliği Komisyonu tarafından hazırlanan tavsiye metninde ileri sürülen jeo-stratejik öneme ilişkini savın esası şu şekilde formüle ediliyor: "Toplam nüfus, ülkenin büyüklüğü, coğrafik konum ve ekonomik, güvenlik ve askeri potansiyeli gibi etkenlerin yaratacağı sonuçlar nedeniyle Türkiyenin üyeliği (ABnin) daha önceki genişlemelerinden farklı olacaktır. Bu etkenler nedeniyle Türkiye bölgesel ve uluslararası istikrara katkı yapabilecek bir konumdadır… Pek çok şey Avrupa Birliğinin orta vadede Orta Doğu ve Kafkaslar gibi geleneksel olarak istikrarsızlığın ve gerilimin damgasını vurduğu bölgelerde dış politika alanında tam bir katılımcı haline gelme görevini nasıl yürüteceğine bağlı olacak."
Komisyon aynı zamanda Türkiyenin stratejik hammaddelerin denetimi konusundaki önemini de vurguluyor: "Türkiyenin katılımı Avrupa için enerji tedarik kanallarının güvence altına alınmasına katkıda bulunacaktır. Bu muhtemelen su kaynaklarının ve onunla ilgili altyapının geliştirilmesi konusundaki AB politikalarının daha geliştirilmesini gerektirecektir."
Eylül ayında Türkiye ile ilgili Bağımsız Komisyon tarafından hazırlanan bir rapor daha da açık ifadeler içeriyor. Bu komisyon çok sayıda eski, yüksek düzeyde görev almış Avrupalı siyasetçiden oluşuyor ve Soros Vakfı ve Britanya Konseyi tarafından destekleniyor. Bu komisyonun raporu şöyle diyor: "Türkiye, Avrasya bölgesinin kalbinde sahip olduğunu çok önemli konumuyla ve daha geniş olarak Orta Doğuda Batının bir yandaşı olarak bu bölgede Avrupanın etkisi açısından kesin bir fayda sağlayabilir. Oluşmakta olan Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) için Türkiyenin önemli askeri kapasitesi ve ülkenin bir uç üs olarak sahip olduğu potansiyel önemli ve çok ihtiyaç duyulan bir mülkiyet olacaktır…
"NATOnun en güçlü ortaklarından biri olarak AGSPye açıkça yönelim gösteren Türkiye, Avrupa savunma sistemi için büyük bir değer olacaktır. Bu arada uluslararası terörizm, organize suç, insan ticareti ve yasadışı göç gibi güvenlik ve istikrara yönelik yeni tehditlerle Türkiyenin AB üyeliği Adalet ve İç İşleri konularında daha yakın ve karşılıklı çıkar sağlayan bir işbirliği ile sonuçlanacaktır."
Diğer bir deyişle: ağır bir biçimde silahlanmış olan Türk ordusunun geçtiğimiz on yıllar boyunca Kürtler tarafından çok acı veren bir biçimde hissedilen "gücü", şimdi Türkiyenin coğrafik konumu ile ilişkili olarak, ülkenin en büyük avantajı olarak görülmektedir.
ABnin eski genişlemeden sorumlu komiseri Günter Verheugen da, haftalık Alman gazetesi Die Zeitta yayınlanan bir makalesinde "Türkiyenin girişiyle birlikte ABnin uluslararası bir siyasi oyuncu haline" geleceğini belirtti.
AB, Türkiyenin ithalat ve ihracatında yüzde 50 ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında üçte ikilik bir paya sahip. Türkiyede faaliyet gösteren yabancı sermayeli şirketlerin yarısı Avrupa kökenli.
Özellikle Alman sanayi, Alman Sanayi Federasyonu (BDI) başkanı Michael Rogowskinin açıkladığı şekilde Türkiyenin ABye üyeliğini hararetli bir biçimde destekliyor: "Almanya diğerlerinden kat be kat daha önemli bir ekonomik ortak. Bundan başka, varolan enerji kaynaklarının açılması ve altyapının geliştirilmesi gibi potansiyel her iki tarafa da avantajlar vaat ediyor. Türkiye, Orta Doğu ve Orta Asyadaki yeni pazarlara ve hammadde kaynaklarına erişim konusunda gittikçe daha fazla önem taşıyan bir stratejik ortak haline gelecek. Dolayısıyla – mümkünse kısa vadede - AB ile Türkiye arasında iç pazarın bütünüyle geliştirilebildiği bir ortak ekonomik iklimin yaratılması hem Alman hem de Türk şirketlerinin yararına olacaktır."
Yukarıda sözü edilen Bağımsız Komisyon tarafından Türkiye konusunda hazırlanmış olan rapor şu şekilde devam ediyor: "Kırım havzasında dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz kaynaklarından birinin bulunmasının ardından Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının inşa edilmesi, enerji kaynaklarının transit geçişi açısından Türkiyenin kilit bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Ayrıca Türkiyenin jeo-politik konumu ve komşusu olan ülkelerde yaşayan on milyonlarca Türkçe konuşan halkla olan ilişkisi, Avrupanın Orta Asya ve Sibirya bölgesindeki muazzam servet kaynaklarına erişimini güvence altına almaya yardımcı olabilir."
Karşı çıkanların iddiaları
Türkiyenin AB üyeliğine karşı çıkanlar ABnin Türkiyeye tarım ve bölgesel dengeleme programları biçiminde yapması gerekecek olan milyarlarca euroluk mali yardıma dikkat çekiyorlar.
Türkiyede tarım işçilerinin toplam emek gücüne oranı, Polonya (yüzde 20) ile Romanya (yüzde 40) arasında yüzde 33 ile yer alıyor. Buna karşılık Türkiyenin 70 milyona yakın olan nüfusu Fransanın ya da Almanyanınkiyle benzer düzeyde. Ülkedeki tarım işçilerinin yarısı ücretsiz olarak çalışan aile bireyleri; bunların dörtte biri okur yazar değil ya da hiç okula gitmemiş. GSYİHnın yüzde 4üne denk düşen tarım sektörüne verilen sübvansiyonlar OECD ülkelerinin ortalamasının iki katı düzeyinde. Türkiyenin batısı modern bir sanayi bölgesi konumundayken, ülkenin doğusuna ağır bir yoksulluk ve sanayi gelişimin geri kalmışlığı damgasını vuruyor. İstanbulda ve civarında yaşayanlar en zengin 15 AB ülkesinin ortalama gelirinin yüzde 41ini elde ederlerken, doğu Anadoluda bu oran yüzde 7.
Daha önceki genişleme evrelerine karşıt bir biçimde, AB Türkiyedeki kimi en kötü toplumsal sorunları hafifletmek için büyük miktarlarda para dağıtmayacak. Bu durum bir süredir Alman Şansölyesi Gerhard Schröder tarafından açıkça ifade ediliyor. Schröder şunu ilan etti: "ABnin daha önceki genişlemesinden farklı olarak Türkiye nüfusunun büyüklüğüyle, ekonomik gelişiminin düzeyiyle, İslamî kültürüyle özel bir vaka. Sadece Türkiyenin Avrupa Birliğine girmek için hazırlanması gerekmiyor, aynı zamanda Avrupa Birliği de Türkiyeyi içine almaya hazırlanmalıdır. Net [mali] katkıda bulunan ülkelerden daha fazla vergi alınmamalı ve mali düzenlemeler oldukları gibi devam ettirilmemelidir."
Buna paralel olarak Türkiyenin Birliğe girişi en erken 2014 yılında, Romanyayı ve Bulgaristanı içine alarak genişleyecek olan AB için yeni bir mali planın hazırlanmasının ardından gerçekleşmesi planlanıyor. Daha sonrasında mali yardım için, Türkiyenin herhangi bir mali yardım alması durumunda bile ABnin daha önce sağlamış olduğu yardımlardan daha azını alacağı uzun bir geçiş dönemi öngörülüyor.
Eski AB Komiseri Verheugen makalesinde aynı zamanda Türkiyenin eski mali yardım biçimlerine karşı bir manivela işlevi görebileceğini de belirtti: "Türkiyenin AB yolu uzun ve zor olacak. Eğer başarılı olursa Avrupa siyasi olarak daha güçlü ve ekonomik olarak daha ilerlemiş olacak. Avrupa o zaman kendini reform etme yeteneğini -özellikle de bu kadar çok maliyetin ve bütçe sorunlarının kaynağı olan tarım ve yapısal politikalar konusunda- sorgulamak durumunda da kalacak."
Türkiyeyi destekleyenler gibi, ABye girmesini eleştirenler de farklı siyasi gruplaşmalardan geliyorlar.
Alman Yeşillerinin bağlı kuruluşu olan Heinrich Böll Vakfının yönetim kurulu üyesi Ralf Fücks, 10 Ekimde Frankfurter Allgemeinen Sonntagszeitung gazetesinde şöyle yazdı: "Tarihin ironisi: ABDye karşı ABnin ağırlığının artmasını sağlaması beklenen Türkiyenin üyeliği ABnin Amerikanlaştırılmasını hızlandıracak: dinamik bir iç pazarı ve büyük bölgesel, toplumsal ve kültürel farklılıkları olan, çok etnikli ve çok dinli bir topluluk. Bununla birlikte, ABDden farklı olarak, AB hâlâ ortak anlatılar, deneyimler ve kurumlar yoluyla birliktelik duygusu yarabilecek bir siyasi federasyon değil."
CDU dış işler temsilcisi Wolfgang Schäuble, sürekli olarak ABnin sınırlarını çok fazla genişletilmemesi gerektiğini belirtiyor. Schäuble, Türkiyenin üyeliğini "korkunç bir hata" olarak nitelendiriyor ve Schröderi "Washingtondan gelen baskıya" boyun eğmekle suçluyor.
Türkiyenin üyeliğine karşı çıkan muhafazakarlar, özellikle Alman ve Fransız muhafazakarları, "Hıristiyan batı" kavramını öne sürdüler. Türkiyenin "Hıristiyan-Yahudi" geleneği üzerinde yükselen "Avrupa değerlerini ve kültürünü" paylaşmadığı için Avrupada yer almadığını ve bu nedenle "ortak kimliğe" yönelik bir tehlike oluşturduğunu öne sürdüler. Bu iddialar her şeyden önce yurtiçindeki siyasi çıkarlara hizmet ediyor. Bu güçler, toplumun neo-liberal politikalar tarafından parçalandığı bir zamanda yeni bir ideolojik çimento arıyorlar ve bu çimentoyu ABDnin başındaki Bushun izinden giderek dinin ve şovenizmin cephaneliğinde buluyorlar.
DSWS, AByi ve onun kurumlarını reddediyor. Bunlar sermayenin en güçlü kesimlerinin ve onların emperyalist hükümetlerinin projesidir. AB ve kurumları Türkiyenin emekçi halkına Polonya, Romanya ve diğer ülkelerin işçilerine ve çiftçilerine getirdiği kadar az demokrasi ve refah getirecektir. Refah ve demokrasi ancak ABnin, uluslararası işçi sınıfının ortak mücadelesiyle yıkılmasıyla ve Türkiyenin de içinde yer alması gereken Avrupa Birleşik Sosyalist Devletlerinin inşası ile gelecektir.
Sayfanın başı
Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.
Telif Hakkı 1998-2012
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır
|