www.wsws.org/tr/2005/jun2005/imf-j10.shtml
Türkiye 12 Mayısta Uluslararası Para Fonu ile yeni bir üç yıllık, 10 milyar dolar tutarında borç anlaşması imzaladı.
Aynı gün IMF derhal 837,5 milyon doları serbest bıraktı ve aynı zamanda Türkiyenin 2006da vadesi gelen 3,80 milyar dolarlık geri ödemesini bir yıllığına erteledi.
IMF yürütme kurulunun Türkiye ile ilgili verdiği kararın ardından IMF Başkanı Rodrigo de Rato son derece iyimser bir öngörüde bulundu: "Türkiyenin ekonomik performansı bir kuşak boyunca en güçlü konumunda. Büyüme son üç yılda ortalama olarak yüzde 8in üzerinde seyrederken, enflasyon tek haneli rakamlara, 30 yıldan fazla bir süredir en düşük düzeyine indi. Fon tarafından desteklenen daha önceki programlar altında kararlı politika uygulamaları bu etkileyici performansın ortaya çıkmasını sağladı. ABnin üyelik görüşmelerini başlatma kararı ile birlikte bu Türkiyenin ekonomik görünümünde büyük boyutlu bir değişikliğin yaşanacağına işaret ediyor."
Bu arada IMF yürütme kurulunun yeni stand-by anlaşması ile ilgili bildirisi şunları ekliyordu: "Türkiye fon tarafından desteklenen son programı başarıyla tamamladı ve elde edilen etkileyici sonuç yeni program için gerekli sağlam temelleri oluşturdu. Bu reformlar Türkiyenin tarihindeki yüksek ve değişken enflasyondan ve düşük ve inişli çıkışlı büyümeden kesin bir kopuşun yaşanmasını sağladı. Üretimin 2001 resesyonundan güçlü bir biçimde çıkmasıyla birlikte son üç yılda ortalama yıllık büyüme hızı yüzde 8in üzerine çıktı. Enflasyon şu anda yüzde 10un hayli altına inmiş ve kamu borcu GSMHnın yüzde 63,5ine gerilemiş durumda."
IMF gibi Türk medyası da son üç yılın pozitif büyüme oranlarını krizin sona erişi olarak selamlıyor ve bunun bu şekilde sonsuza dek devam edeceğini öne sürüyor. Özellikle son iki yıldır Başbakan Recep Tayip Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) diğer önde gelen isimleri sık sık şunu söylüyorlar: "Türkiye ekonomisinin artık kırılgan değil. Krizler artık geride kaldı."
"Başarının" gerçek kökleri
Son birkaç yıldır hem IMF hem de AKP hükümeti bu ekonomik toparlanmayı "başarılı kriz yönetiminin" sonucu olarak açıklamaya çalışıyorlar. Büyümenin ve deflasyonun ardında yatan sözü edilmeyen gerçekler ise şunlar: yeni Türk lirasının (YTL) eşi görülmemiş bir biçimde değer kazanması ve işçi sınıfından çekip alınan artık değerde yaşanan dramatik artışın bir sonucu olarak ücretlerde yaşanan büyük gerileme.
2002 yılının ortasından bu yana borsada spekülasyon hızla arttı - reel olarak yaklaşık yüzde 40 oranında - ve dolayısıyla 2003 ve 2004 yıllarında kamu kaynaklarını mümkün olabildiğince hortumlayabilmek amacıyla büyük miktarda spekülatif sermaye Türk menkul kıymetler piyasalarına girdi.
Spekülatif sermaye akışındaki artış YTLnin daha da değerlenmesiyle ve ithalatın büyük artış göstermesiyle sonuçlandı - ki bu dış ticaret ve cari işlemler açığının hızla büyümesi anlamına geliyor.
Buna karşılık ülkeye akan spekülatif fonlar aynı zamanda körüklediği cari işlemler açığını finanse ediyor. Cari işlemler açığı son 12 ayda 16 milyar dolara ulaşarak rekor kırdı. Bu gayrı safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) yaklaşık olarak yüzde 5,3üne karşılık geliyor. Buna karşılık AKP hükümeti finanse edilebildiği sürece cari işlemler açığının bir sorun yaratmayacağını iddia ediyor. Sorun şu ki böyle bir açığın "sıcak para" adı verilen kaynakla finanse edilmesi kalıcı bir durum değildir.
Aşırı değerlenmiş Türk lirası aynı zamanda net kamu borcunun GSYİH oranının düştüğü yanılsamasını yaratıyor. Kamu borcunun GSYİHya oranı 2001 yılında ulaştığı yüzde 91 düzeyinden yüzde 63,5e düşmüş durumda ancak bu düşüş esas olarak dış borcun yeni Türk lirası fiyatları hesaplanmasından kaynaklanıyor. Reel olarak hesaplandığında devletin dış borcu bu dönemde yüzde 50nin üzerinde artış göstermiş durumda.
Özetle aşırı değerli Türk lirası ithalatı ucuz hale getiriyor, dış ve iç borcun (iç borcun önemli bir bölümü de döviz cinsinden ya da dövize endeksli olduğundan) YTL karşılığını aşağıya çekiyor ve enflasyonist beklentileri azaltıyor.
Yeni saldırıların yapılacağına dair açık bir işaret
6 Mayısta, stand-by anlaşmasının resmi olarak onaylanmasından hemen önce, IMFnin IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Kruger, Ankarada bu son anlaşma ile ilgili olarak yaptığı konuşmada şoke edici sözler söyledi, Türk işçilere yeni saldırılar yapılmasını talep etti. Krueger, Türkiyenin "Fena halde ... çok daha esnek bir emek piyasasına ihtiyaç var. Emek piyasası katılıkları ve yüksek asgari ücret yeni personel alımında caydırıcı etki yapıyor" dedi.
Krueger bir gazetecinin "Türkiyede asgari ücretle yaşayabilir misiniz?" diye sorması üzerine küstahça şu yanıtı verdi: "Eğer yaşamanız gerekiyorsa, yaşamak zorundasınız. Çok sayıda insan çok daha az parayla yaşıyorlar çünkü asgari ücreti bile elde edemiyorlar çünkü bunlar kayıt dışı çalışan insanlar. Bu durumu düzeltmek istiyoruz ancak bu zaman alacaktır. Ve sorun sadece asgari ücret değil. Bana göre insanların işe alınmalarıyla, işten çıkarılmalarıyla ve bütün iş ve çalışma yaşamını kapsayan koşullarla [ilgili yasaların] gözden geçirilmesi gerekir."
16 yaş üzerindekiler için aylık net asgari ücret halihazırda 350 yeni Türk lirasıyken (260 dolar, 200 euro), dört kişilik bir aile için cari yoksulluk sınırı yaklaşık 1.600 YTL (1.190 dolar, 915 euro); asgari ücretin 4.5 katı.
Türk hükümeti tarafından kısa süre önce hazırlanan bir rapor her dört Türk vatandaşından birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığını, bunların yüzde 82isinin sosyal güvenlik sisteminin kapsamı içinde olmadıklarını ortaya koydu. Rapor aynı zamanda ülkedeki toplam işgücünün sadece yüzde 48inin sosyal güvenlik şemsiyesi altında yer aldığını gösteriyor.
Reel ücretlerle ilgili gerçekler
Türkiye Merkez Bankasının yıllık raporuna (2003) göre, reel ücretler 1994 mali krizi sırasında yüzde 30 oranında düştü ve 1994-98 döneminde sürekli olarak bastırıldı. Sadece 1999 ve 2000 yıllarında küçük bir iyileşme görüldü ancak bu tutar reel ücretlerin zaten çok hızla aşağıya düşmüş olduğu 1994 yılı düzeyine göre sadece yüzde 11lik bir artışa karşılık geliyordu. Böylelikle 2000 yılında, son ve en büyük mali krizden hemen önce ücretliler 1994 krizinde kaybettiklerini bile geri alamamışlardı. 2000 yılının Kasım ayında ve 2001 yılının Şubat ayında üst üste yaşanan iki krizin ardından reel ücretler bir kez daha hızla düştü ve bu aşağıya doğru gidiş krizi izleyen yıllarda ve 2004 yılı boyunca devam etti. Merkez Bankası verileri reel ücretlerin 2000 ile 2002 yılları arasında kamu sektöründe yüzde 21,8 oranında ve özel sektörde yüzde 25,2 oranında düştüğünü gösteriyor.
Bu noktada sendika bürokrasisinin oynadığı ihanet dolu rolü vurgulamak gerekir. Sendika bürokrasisi birbirini izleyen hükümetlerin uyguladıkları neo-liberal politikalara karşı işçilerin militan bir mücadele vermesini engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı.
Bu yeni IMF programı nüfusun dörtte birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı, bir milyondan fazla insanın açlık çektiği ve büyük çoğunluğun perişan ve umutsuz bir durumda olduğu bir ülkede ciddi toplumsal yankılar uyandıracak.