www.wsws.org/tr/2005/mar2005/nath-m31.shtml
Emektar Alman sosyalisti Nathan Steinberger, 26 Şubat tarihinde Berlinde öldü. (Daha fazla bilgi için bkz.: "Nathan Steinberger 94 yaşında öldü - Faşizme ve Stalinizme karşı mücadeleye adanmış bir yaşam" http://www.wsws.org/tr/2005/mar2005/nath-m23.shtml) Okurlarımız için aşağıda Steinbergerle 1997 yılının Nisan ayında yapılmış olan söyleşiyi yeniden yayımlıyoruz. [Söyleşinin Türkçe çevirisi ilk kez yayımlanıyor -ç.n.]
Ulrich Rippert ve Verena Nees, Nathan Steinbergerle Berlindeki dairesinde görüştüler.
* * *
Yaşamın Stalinizmin trajik deneyimleriyle yakından bağıntılıydı. Hitlerin iktidara gelmesinden bir sene önce Moskovaya gittin ve birkaç yıl sonra tutuklandın ve yaklaşık olarak 20 yılını Stalinist bir gulagda geçirdin. Neyle suçlanmıştın?
Sorgu tutanaklarına ve hakkımda verilen karara göre "karşı devrimci Trotskist faaliyetle" suçlanmıştım. Trotskiyin Sol Muhalefetinin taraftarları 20li yıllarda çoktan sürgüne gönderilmişler ya da NKVDnin (Stalinist gizli polis, KGBnin selefi) hapishane kamplarına konulmuşlardı.
1937 yılında hemen hemen hepsi öldürülmüştü. Ancak Stalinist politikalara karşı eleştirel bir tavrı olduğundan şüphelenilen herkese karşı "Trotskizm" suçlaması yöneltildi.

Benim "Trotskist faaliyetimle" ilgili sefil "kanıt" 16 yaşındayken Karl Korschun çizgisine yönelmiş olan bir gençlik grubuna katılmış olmamdı. Bu nedenle kısa bir süre için KGFden ihraç edilmiştim. Korsch 20li yıllarda Sovyetler Birliğinde Trotskiynin önderliğindeki Sol Muhalefetten yana tavır almıştı.
Sorgu yargıcı aynı zamanda erkek kardeşimin ve benim Nathan Lurjeyi tanıyor olmamızdan yola çıkarak arada yasadışı bağlantı olduğu sonucunu çıkartmaya çalıştı. Nathan 1929 yılında Berlindeki çalışmalarımın ilk başlarında Komünist Öğrencilerin önderliği içinde yer alıyordu ve 1936da Zinoviev ile birlikte "Trotskist bir suçlu" olmaktan mahkum oldu ve idam edildi.
Benim kaderim bireysel bir kader değildi. Bütün Alman göçmenleri bu kaderi paylaştı ve bu kader o sırada Sovyetler Birliğinde yapılan, muhtemelen milyonlarca insanın kurbanı olduğu tasfiyelerin bir parçasıydı. Büyük halk grupları, tüm toplumun belirli katmanları tehlikeli addedilerek, Stalinin baskısının kurbanı oluyorlardı.
Büyük tasfiyelerden biraz daha söz edebilir misin?
Sovyetler Birliğinde 1936 ile 1938 arasında olanlar tek kelimeyle bir katliamdı. Akıl almaz bir şeydi. Yüz binlerce mi yoksa milyonlarca mı insanın öldürüldüğünü söyleyemem. Konuya istatistikler açısından bakıldığında Moskova Duruşmaları sırasında ölüme mahkum edilenler kurbanların toplam sayısının sadece çok küçük bir bölümünü olşturuyordu. 55 sanığa yönelik hukuki suçlamalar göstermelik yargılamalardı. Hepsi ölüm cezasına ya uzun süreyle kamplara gönderilme cezasına çarptırıldılar ve sonrasında ya hemen ya da kampta kısa bir süre kaldıktan sonra idam edildiler.
Bu göstermelik yargılamalar yurtdışında her şeyin yasalar çerçevesinde yapıldığı izlenimini yaratmak için kullanıldı. Gerçekte sanıklar NKVD tarafından uzun bir süre boyunca, kimlikleri tam anlamıyla yıkıma uğrayıncaya, tamamen tükeninceye dek sorgulanarak ve işkence edilerek hazırlanmışlardı. Zinoviev, Kamenev ve diğerleri "itirafta bulunduklarında" artık kendileri değillerdi. Kuklalara dönüştürülmüşlerdi.
Stalinin Moskova Duruşmalarında yürütülen parodinin aynısını milyonlarca insan için düzenlemesi mümkün değildi. Tutukluların en azından yüzde 80ni hiçbir zaman mahkeme kapısından içeriye adım atmadı. Bu insanlar sözde özel oturumların ardından 5 ile 25 yıl arasında süreyle bir kampta hapse mahkum edildiler.
Ölüm cezası ya da ömür boyu hapis cezası söz konusu olduğunda anayasaya bağlı kalıyormuş görüntüsü yaratıyorlardı çünkü ölüm cezasını sadece mahkemelerin vermesine izin veriliyordu. Halka kapalı ve yarım saat ya da en fazla bir saat süren ve bütünüyle bir formalite olan duruşmalar düzenlediler. Sanıkların kendilerine yöneltilen bir dizi suçlamalarla ilgili olarak ifade verme olanakları kesinlikle yoktu. Birinin suçlu olup olmadığının hiçbir önemi yoktu. Bu mahkemelerde hiç avukat bulunmazdı.
İlk tasfiye dalgası 1928-29da zorla kollektifleştirme başladığı sırada yapıldı. Bu köylülere yönelik kanlı bir katliamdı. Kurbanların sayısı ölçülemeyecek kadar büyüktü. Zorla kolektifleştirme hakkında eleştirel düşünceye sahip olduğundan şüphe edilen herkes tutuklandı ve kurşuna dizildi ya da çalışma kampına gönderildi. Ancak Ekim Devriminden sonra bir arazi sahibi olabilen bir çok köylü bu zorlayıcı önlemlere karşı direndi. Çiftlik hayvanlarını, araç-gereçlerini ve hatta tohumlarını sattılar. Bütün tahıl stokları ellerinden alındı. Sonuç olarak yüz binlerce insanın öldüğü bir kıtlık yaşandı.
1935 yılında başlayan ikinci tasfiye dalgası esas olarak şehirlerde yaşayan insanları -işçileri, büro çalışanlarını, öğrencileri ve Ekim Devriminin amaçlarına sıkı sıkıya bağlı kalan ve Stalinist aygıtla gittikçe daha açık bir biçimde ihtilafa düşmeyen başlayan aydınları- vurdu.
Kitlelerin Sovyet devletinin bürokratik yozlaşması nedeniyle duydukları hoşnutsuzluk, yiyecek ve sınai tüketim mallarındaki kıtlık nedeniyle daha da yoğunlaştı. Ne var ki bu artan muhalefet, benim bilebildiğim kadarıyla, açık ayaklanmalar ya da kitlesel grevler halinde patlak vermedi. Stalinin zulmü ilk başlarda eski Bolşeviklere ve iç savaşın en güç, en zorlu yıllarında partiye girmiş olan Komünistlere yönelmişti.
Stalin en çok partinin bu içten, devrimci kalbinden korkar ve nefret ederdi. Stalinin diktatörlüğünün kuruluşuna karşı çıkan farklı sol ve sağ muhalefet önderleri bu unsurların arasından çıkmıştı.
Yaygın hoşnutsuzluğun hem partinin geniş kesimlerini hem de nomenklatura (bürokratik aygıt) içinde yer alan kadroları kaplaması tehlikesi ortaya çıkınca Stalin öldürücü darbesini vurdu. Bu ortaya çıkabilecek herhangi bir potansiyel rakibe karşı yürütülen önleyici bir iç savaştı. Bu Stalinin teorisi ve pratiğiydi: örgütlü muhalefetin olası her kaynağının kökleri sökülmeli ve dalları budanmalıydı.
Stalin, Nazi Almanyasından, Polonyadan ve başka ülkelerden gelen göçmenlere, senin ve eşin gibi yabancı Komünistlere neden zulmetti?
Sovyetler Birliğine göç etmenize izin verilmesi büyük bir ayrıcalıktı. Siyasi göçmenlerin Staline ya da Kominterne yönelik eleştirel tavır almıyor olmaları, kural olarak güvenilir görevliler, parti içi muhalefet gruplarına bulaşmamış, parti önderliğinin sadık destekçisi insanlar olmaları gerekiyordu. Siyasi sığınma başvuruları ancak başvuruda bulunanların partideki geçmişleri esaslı bir incelemeden geçirildikten sonra onaylanıyordu.

Bütün bunlar, bu insanların maruz kaldıkları korkunç zulmü daha da açıklanamaz hale getiriyor. Ancak Stalinin gözünde partiye bir devrimci olarak girmiş olan bütün eski Komünistler, partinin çizgisini ister savunuyor ister savunmuyor olsunlar, potansiyel birer muhaliftiler.
Alman Partisi gibi, Stalinin dış politikasında stratejik bir değeri olan Polonya Komünist Partisi de tasfiyeler sırasında özellikle çok ağır bir darbe yedi. 1937 yılında bütün Polonyalı görevliler resmi bir emirle görüş alışverişi için Ljublankaya davet edildiler ve bunlardan hiçbiri Ljublankadan sağ olarak dönmedi. 1938 yılında Polonya partisi feshedildi. Polonya partisinin önde gelen üyeleri arasında hayatta kalabilenler sadece Polonyada hapishanede oldukları için Moskovaya gitme davetini kabul edemeyenler oldu.
Oran olarak Alman siyasi göçmen grubu küçüktü çünkü Stalin çok sayıda Alman Komünistinin göçmen olarak gelmesini istemiyordu. Kominternin 1933 öncesinde Almanyada uyguladığı, Hitlerin zafere ulaşmasına yardımcı olan politikalara yönelik eleştirilerin ardından bu onun için zor olacaktı.
1933 ile 1936 arasında Almanya ve Avusturyadan Sovyetler Birliğine aileleriyle birlikte 6.000 kadar insan geldi. Bunların yüzde 80ninin öldüğü tam bir kesinlikle söylenebilir. Ben 1 Mayıs 1937de tutuklandığımda Alman siyasi göçmenlerinin yarısı tutuklanmıştı ve bu oran 1938de en azından yüzde 70e yükselmişti. Savaşın başlamasıyla birlikte geriye kalan yüzde 30 da tutuklandı ve sınır dışı edildi. Gulaga gönderilen arkadaşlarımdan hiçbiri sağ kalmadı. Eşim ve ben Kolymaya ya da diğer yerlere sürgüne ya da gulaglara gönderilenler arasında sağ olarak dönen çok az sayıdaki insanlardanız.
Nazi Almanyasından kaçıp gelmiş olan göçmenlerin çoğu hatalı ve keyfi bir biçimde faşist rejime sempati duymakla suçlandılar - bu Gestaponun elinden kıl payı kurtulmuş AKP üyelerine yöneltilen bütünüyle saçma bir suçlamaydı. Hitlerin hükümeti ve Moskovadaki ulakları Stalinin Alman mültecilere karşı uyguladığı terörden hoşnut olduklarını açıkça gösterdiler. Gestapo, faşistlerin "arananlar" listesinin başında yer alan bir dizi üst düzey komünist görevlinin NKVD tarafında öldürülmüş olduğunu şaşkınlık içinde fark etti.
Hayatta kalabilen ve daha sonra DACde üst düzey görevler üstlenen Ulbricht ve AKPnin diğer önderleri ne tür bir rol oynadılar?
AKPnin önde gelen kadroları Stalin tarafından yok edilmek üzere seçilmişlerdi. Thaelmannnın Merkez Komitesi üyeleri Gestapo tarafından olduğu kadar NKVD tarafından da öldürüldü. NKVD ile Gestapo arasındaki bu işbirliği resmi anlaşmalara dayanmıyordu ancak 1939da varılan Alman-Sovyet Paktının hazırlayıcısı olan önlemlerle bağdaşıyordu.
Almanyada sadakatle Stalinin politikalarını uygulamış olan Thaelmannla ilgili olarak, düşüncem o ki Stalin onu sadece terk etmedi fakat fiilen onu Gestapoya teslim etti. Stalin-Hitler paktı sırasında onu birkaç Nazi ajanı ile değiş-tokuş etmek kolayca gerçekleştirilebilir bir şeydi. Ancak daha sonra Sovyet arşiv belgelerinin de ortaya koyduğu şekilde Stalin Thaelmannın karısının yardım talebine kulak bile asmadı.
Sovyetler Birliğinde sağ kalmış olan Alman partisi önderlerinin tamamının eline kan bulaşmıştı. Bunlar kendi yaşamlarını NKVDnin talimatlarını tek bir protesto sözcüğü etmeden yerine getirerek ve parti üyelerini baskı kurumlarına teslim etmek için gerekli olan her şeyi imzalayarak kurtardılar. Walter Ulbricht bunlardan biriydi ve özellikle çok tiksindirici bir rol oynadı fakat aynı zamanda Herbert Wehner ve hatta diğerlerinden daha temiz olan Wilhelm Pieck bile aynı şeyleri yaptı. Pieck en azından 1945ten sonra biz de dahil olmak üzere sağ kalan parti üyelerinin serbest bırakılmalarını sağlamak için çaba gösterdi.
Daha önce yayınlanmış olan çalışmalarında Stalinin uluslararası Komünist hareketi ve Kominterni 1943 yılında resmen sona erdirmeden önce ortadan kaldırmak için çalıştığına işaret ediyorsun. Bunu açabilir misin?
Solun bütün umudu dünya devrimine ya da en azından birkaç Avrupa ülkesinde devrimin olmasına bağlanmıştı. Bolşevik Parti bir bütün olarak kendisini bu çizgiye bağlamıştı. Lenin ve diğer önde gelen Bolşevikler ele geçirdikleri siyasi iktidarın sadece ilk adım olduğunun ve ancak sanayileşmiş ülkeler tarım ülkesi olan Rusya örneğini izlerlerse sosyalist toplumsal düzeni inşa etmeye giden yolu hazırlayabileceklerinin bilincindeydiler. Halk kitleleri aynı düşünceyi taşıyorlardı ve 1919da Komünist Enternasyonal bu ruhla kuruldu.
Ancak bir dizi ülkede işçilerin yenilgiye uğramasıyla daha başka devrimler yaşanmasına yönelik umut ortadan kalktı. Stalinin zaferi esas olarak bu gerçekle bağlantılıydı.
Buharin, Siyasi Bürodan muhalefetin son üyesi olarak çıkartılınca ve KEYK (Komünist Enternasyonalin Yürütme Komitesi) genel sekreterliği görevinden alınınca, Kominternin yönetimi fiilen Stalinin eline geçti. "Tek ülkede sosyalizmi inşa etme" teorisi yol gösterici ilke olarak ilan edildi ve Komintern, Moskovadaki aygıtın dış politikasına tabi hale getirildi.
Öğrenciyken Sol Muhalefetin neden "tek ülkede sosyalizm" tezine karşı mücadele ettiğini anlayamıyordum. Ancak daha sonraları bu sorunun Sovyetler Birliğindeki egemen katmanla Muhalefet arasındaki gerçek ayrım çizgisini oluşturduğunu fark ettim.
AKP, Komintern içinde Stalinin çizgisinin etkilerini ilk hisseden parti oldu. AKP, Sovyet Komünist Partisinin 1928de zorla kolektifleştirmeyi haklı göstermek için kullandığı sola dönüşe uyarlanarak kendisini aşırı sol bir yörüngeye oturttu. Faşizm tehlikesi minimize edildi ve bunun yerine sosyal demokrasinin "sosyal faşizmi" esas tehlike olarak ilan edildi.
Ardından 1933de yaşanan yenilgiden Stalinin kendisi sorumlu olmasına karşın, suçlanan Alman mülteciler oldu. Stalin dış politika söz konusu olduğunda kesinlikle faşizmle birlikte çalışılabileceğini düşünüyordu. Bütün "sosyal faşizm teorisi" buna uygun olarak oluşturulmuştu. Stalinin Mussolininin İtalyan faşizmiyle hiçbir çelişkisi yoktu. Tamam, faşizm anti-komünist olabilirdi ancak Churchill ve Stresemann da anti-komünisttiler.
Staline göre Almanyadaki, İngilteredeki, Fransadaki ve diğer ülkelerdeki emperyal eğilimler birbirinin aynıydı. Bu ülkeler hangisinde kimin iktidarda olduğuna bakmaksızın Sovyetler Birliğinin dostu ya da düşmanı olabilirlerdi. AKP Alman Sosyal Demokratlarının (SPD) "sosyal faşizm"ine karşı mücadele verirken, Stalin, Alman Reicswehrinin (Emperyal ordu) yönetimiyle bağ kurmaya çalışıyor ve Polonyaya karşı işbirliği içinde hareket etme konusunda gizli görüşmeler yürütüyordu.
Moskova Duruşmaları, Leon Feuchtwanger gibi Komünist partilerin üyesi ya da sempatizanı olan birçok Batı Avrupalı ve Amerikalı aydın tarafından desteklendi. Bu konuda ne düşünüyorsun?
Böyle davranan sadece Feuchtwanger değildi. Romain Rolland, Ernst Bloch ve diğerleri de bu grupta yer aldılar. Her şeyden önce Moskova Duruşmalarında tanık olarak yer almaları şoke edici bir durumdu. Nasıl tanık olabilirlerdi ki? Feuchtwanger Rusça bile konuşamıyordu. Tutuklularla konuşabilme ve bağımsız bilgi edinebilme olasılıkları yoktu. Rusça anlıyor olsalar bile, sadece resmi olarak yayınlanmış olan şeyleri duyabilirlerdi. Bizim tanıdığımız insanlardan hiçbiri yargılananların sözde itiraflarına inanmamıştı. Ancak Bloch ve Feuchtwanger bunlara inanmak istediler.
Stalinizmin, Ekim Devrimi ve Bolşeviklerin politikalarıyla daha önceden başladığına ve Ekim Devriminin bir devrim değil, bir darbe olduğuna dair yaygın görüş hakkında ne düşünüyorsunuz?
Her şeyden önce 1928/1929dan sonra olanlar 1917 Ekim Devrimiyle taban tabana zıttı. Ekim Devrimi halkın gerçekleştirdiği gerçek bir devrimdi, bir darbe değildi. Bolşevikler sadece işçilerin değil, o yıllarda nüfusun çoğunluğunu oluşturan köylülerin de güvenini kazanmayı başarmışlardı. Köylülerin taleplerini benimsediler. Büyük toprak sahiplerinin mülklerini köylülere vermesi, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden sonra toplanan ilk Sovyet Kongresince kararlaştırıldı. Buna karşılık Stalinin rejimi köylülerin kanlı bir biçimde ezilmesiyle güçlendirildi.
Bana göre can alıcı nokta buna karşı çıkacak örgütlü Solun bulunmamasıydı. 1928den önce Trotskiyin taraftarlarının çoğu çoktan sürgüne gönderilmiş, partiden ihraç edilmiş ve hapse atılmış olmasına karşın, Solda yer alanların o tarihte zorla kolektifleştirmenin ne anlama geldiğini tam olarak anlayamadıklarını düşünüyorum.
Sağ muhalefete önderlik eden Buharin de bunu anlamadı. Zorla kolektifleştirmenin çılgınlık olduğunu görmesine karşın bu Stalinist eylemin daha derinde yatan anlamını anlamadı. Stalinin önceliği köylülerin ve işçi sınıfının muhalefetinin buluşmasına engel olmaktı. Dolayısıyla köylü muhalefetinin ortadan kaldırılması Ekim Devriminin köklerine darbe vurdu.
Stalinizmi, Bolşevizmin sonucu ve devamı olarak açıklamak -ki yaygın olarak benimsenen görüş bu- gerçeğin bütünüyle tahrif edilmesi demektir. Stalinist darbe Ekim Devriminin ideallerinin ortadan kaldırılması anlamına geliyordu.
Trotskistler her zaman Stalinist bürokrasinin Sovyetler Birliğini yıkacağı ve kapitalizmi restore edeceği uyarısında bulundular. Bu 1991de SSCBnin dağılmasıyla gerçekleştiğinde ortada hiçbir muhalefet yoktu. Bu gelişme konusunda ne düşünüyorsunuz?
Hiç kimsenin sormadığı büyük soru bu işte. Faşizmi yenmiş olan güçlü Sovyetler Birliği çöktü ve hiç kimse onu savunmadı. Verilebilecek tek cevap şudur: çöktü, çünkü bu Stalinist bir rejimdi. Stalinizm sistemin içinde yeni ve ilerici bir şeyler geliştirebilecek olan bu güçlerin hepsini yok etmiş ve zararsız hale getirmişti.
Sovyetler Birliğinde her şey Marksist bir izci kampıymış gibi görünebilir: sermaye kamulaştırılmış, Muhalefet bastırılmış ve her şey sosyalizm olarak tanımlanmış. Ardından "faşizme karşı kazanılan zafer" gelmiş. Ancak olanları bu şekilde görmek saflık olur. Ulusallaştırılmış mülkiyet sosyalizmle aynı şey değildir. Bu tür yanılsamalar Stalinizm konusundaki kafa karışıklarının oluşmasında büyük rol oynadı.
1955te, haklarının iade edilmesinden sonra eşin ve kızınla birlikte Berline geri döndün. O tarihlerde DACde koşullar nasıldı ve ne tür deneyimler yaşadın?
DAC, Sovyetler Birliği model alınarak inşa edilmişti. Buna karşılık Sovyetler Birliği açık bir şehir olan Berlinde göstermelik duruşmalar düzenleyemedi. DACde, SSCBde olduğu gibi sözde bir planlı ekonomi vardı -durum Sovyetler Birliğindekinden pek farklı değildi ve belirli ayrıcalıklar sözkonusuydu, çünkü DAC, Sovyetler Birliğinin tedarikçisi konumundaydı. Sovyet ekonomisi hammaddelere ve büyük bir savaş sanayine sahipti ancak imalat sanayi düşük düzeydeydi. Sovyetler füze üretebiliyor ancak tava üretemiyordu.
DACyi Stalinizmin en korkunç özelliklerini taşımayan Stalinist türde sosyalizm olarak tanımlayabilirim. Dahili olarak planlı ekonominin içi tamamen boştu. Bu durum DAC rekabete maruz kalınca açıkça görülebilir hale geldi. Rekabete ayak uyduramadı, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupadaki pazarlarını kaybetti ve çöktü.
DACnin aksine Sovyetler Birliğinde işçiler Ekim Devriminin ardından aktif bir biçimde ilk işçi devletini inşa ettiler. DACde ulusallaştırma yukarıdan aşağıya gerçekleştirildi. Bu açıdan aralarında önemli bir fark görüyor musun?
Evet, elbette görüyorum. Ekim Devrimi ve iç savaş büyük işçi kitleleri ve kendilerini Enternasyonalin öncüleri olarak gören parti üyeleri tarafından desteklendi. Ancak DAC daha işin en başından itibaren hilekarlığı temel aldı. Bu nedenle bugün DACden geriye hiçbir şey kalmamış durumda.
1955 Noeline doğru Berline döndüğümde, Hruşçovun iktidarı altında yumuşama dönemi adı verilen günler yaşanıyordu. Hiçbir zaman Batı Berline gitmeyi düşünmedik. Stalinin ölümünün ardından sosyalizmin mutlaka yeniden canlanma yaşayacağını düşünüyorduk. Stalin ortadan kalkmıştı ve Ulbrichtin yerine başka birinin getirilmesi planlanıyordu. Biz ve gulagtan kurtulmuş olan herkes çok sıcak bir biçimde karşılandı. Ben hemen planlama komisyonu başkan yardımcılığı görevine atandım. Buna karşılık Sovyet kamplarında yaşadıklarımız konusunda hiçbir şey söylememiz gerekiyordu.
Ardından Macaristandaki ayaklanma bastırıldı ve Stalinizmin sona ereceği ve sosyalizmde bir canlanma yaşanacağı umutları ortadan kayboldu. Ulbricht bir kez daha dizginleri ele geçirmişti. Planlama komisyonundaki işimi kaybettim. Neyse ki, nomenklatura içinde bir göreve uygun görülmedim.
Ben bir anti-Stalinist olduğumu hiçbir zaman saklamadım. Bu şekilde beni övgüler eşliğinde Meisende akademik kariyere gönderdiler ve Postdamda, Meisende ve nihayet Berlin-Karlshorstta ekonomi profesörü oldum.
Elbette beni gizlice izlediler. Birleşmenin ardından (1990da) bizler "Gauck" Bürosundan (Doğu Alman gizli polisinin faaliyetlerini incelemek için Bonn hükümeti tarafından kurulan büro) eski Stasi dosyalarını alan ilk insanlar arasında yer aldık. Bu dosyalardan açıkça görülebiliyor ki benim hakkımda soruşturma açma girişimleri olmuş. Ancak 20 yıl Sovyet çalışma kamplarında kalmış biri hakkında dava açmak onlar açısından çok netameli bir işti. Benim Yahudi olduğumu göz önünde tutarak, muhtemelen bana Siyonist damgası vurmayı düşünmüşler.
Diğer birçoklarından farklı olarak ve bu yaşadıklarından sonra sosyalist inançlarına bağlı kaldın. Seni inandıran şey neydi?
Ben kesinlikle bir sosyalist olarak kaldım çünkü ben Stalinizmin deklare düşmanıyım. Sovyetler Birliği anti-komünistlerin her zaman öne sürdükleri gibi sosyalist bir devlet olduğu için değil, fakat sosyalist olan her şey Stalin tarafından imha edildiği için çöktü. Stalin sosyalizmi en tiksindirici biçimde itibarsızlaştırdı ve Sovyetler Birliğinin ortadan kalkmasının ardından işçi hareketinin yaşadığı krizin ortaya çıkmasında büyük bir rol oynadı.
Stalinin düşüncelerinin gerçek sosyalizmle hiçbir ortak yanı yoktur. Örneğin, kolektifleştirme öncesinde köylüler arasında kooperatiflerin kurulmasını ya da tarım komünlerini ve ortak mülkiyet temelinde tarımı savunan akımlar vardı. Bunlardan biri Leninin teşviki ile benim arkadaşım olan Fritz Platten tarafından örgütlenmiş olan İsviçre komünüydü. Bu komün kendileri çiftçi olmayan ancak sosyalist ütopya düşüncesine inanan insanlardan oluşan bir grup İsviçreli yoldaşlardan oluşuyordu. Lenin onlara şöyle dedi: traktörlerinizi getirin ve bu işin nasıl örgütleneceğini gösterin. Daha başka bir çok komün örneği, örneğin Christeninki, vardı.
Stalinist kolektifleştirme Leninin düşünceleriyle taban tabana zıttır. Zorla kolektifleştirmenin ilk adımı komünlerin derhal ortadan kaldırılmaları ve mülklerinin devlete devredilmesi oldu. İsviçre komününden sorumlu olan yoldaş o tarihte bu uygulamayı protesto etmek için doğrudan Moskovaya gitmişti.
Stalin sık sık Marxın sosyalizmle komünizm arasındaki farkla ilgili olarak sözlerini örnek olarak gösterirdi. Bu alıntı sanki şöyle deniyormuş gibi sunulurdu: sosyalizm eşitlikçiliğe karşı mücadeledir ve gerçek sosyalist eşitliği sağlayan komünizm, uzakta bulutların arasında yer alan bir şeydir. Bu Stalinin Marksist alıntıları kullanışının tipik bir örneğidir.
Bugün sosyalizm kavram olarak çok sorunlu hale geldi. Gericilik her anti-kapitalist harekete sosyalist/Stalinist diyerek bu sorunu daha da katmerlendiriyor. Bu sosyalizmle Stalinizm arasındaki farklılıkları berraklaştırmayı daha da önemli hale getiriyor.
Sosyalist olmak ne demektir? Öğrencilerime sık sık bu soruyu sormuşumdur. Hiçbiri bu soruya cevap veremezdi. Gerçekte sosyalizmin ne olduğunu anlamak istiyorsan Marxa dönmen gerekir.
Marx, sosyalizm özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği simgeler demişti. Bugün kardeşlik yerine dayanışma kullanılabilir. Ve bu gerçek özgürlük ve gerçek eşitlik anlamına gelir ve sadece burjuva çerçeveyi yani sadece hukuki eşitliği benimsemekle sınırlı değildir. Sosyalizm, özgürlük ve eşitlik kavramlarıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır.