www.wsws.org/tr/2006/mai2006/ur1-m06.shtml
Aşağıda, Dünya Sosyalist Web SitesiUluslararası Yazı Kurulunun (UYK) 22-27 Ocak 2006 tarihleri arasında Sydneyde yapılan genişletilmiş toplantısında, Uli Rippert tarafından Avrupa üzerine sunulan üç bölümlük raporun birinci bölümünü yayınlıyoruz. Rippert Dünya Sosyalist Web Sitesi UYK üyesi ve Almanyadaki Partei für Soziale Gleichheitın (Sosyalist Eşitlik Partisi) ulusal sekreteridir.
2006 yılının ilk haftalarında yaşanan iki olay, Avrupadaki patlayıcı siyasi durumu bütün çıplaklığı ile gözler önüne serdi.
Ulusal Rus enerji şirketi GASPROM, 1 Ocakta, doğalgaz fiyatında beş katlık bir artışı kabul ettirmek için Ukraynaya gaz akışını kesti. Daha önceleri Ukrayna, eski bir Sovyet cumhuriyeti olarak, Rus doğal gazını özel bir fiyatla, 1.000 metreküpünü 50 dolardan -dünya fiyatının sadece beşte birine- alıyordu.
Bir kaç gün içinde, tarafların karşılıklı olarak ödün vermesiyle sağlanan uzlaşma bu anlaşmazlığa bir son verdi ancak temel sorunlar oldukları gibi kaldılar.
Almanyadaki Rusya uzmanlarından Alexander Rahr, Moskovanın, bütün bir Soğuk Savaş süresince elindeki "en etkili güç aracı"nı -"enerji silahını"- hiçbir zaman için kullanmamış olduğuna işaret etti. Rahr, Kremlinin, bu "silah"ı şimdilerde kullanmaya başlamasının, uluslararası durumun gelişiminde yeni bir aşamayı temsil ettiği sonucuna vardı.
Rahr, "gaz savaşı"nı Rusyanın ABD tarafından gittikçe daha fazla kuşatılmasına ve Moskova ile Washington arasındaki ilişkilerin giderek bozulmasına bağlıyor.
Rahra göre: "Rusya, Ukrayna üzerindeki etkisini yitirdikten sonra, yılın ilk yarısında, aynı zamanda Güney Kafkasyadaki çıkar alanını kaybetmeyi ve Gürcistandaki askeri üslerini boşaltmayı kabullenmek zorunda kaldı. Moskova, Bakü-Ceyhan petrol boru hattının açılmasıyla birlikte, Kafkaslardan Batıya sağlanan enerji üzerindeki tekelini kaybetti.
"Rusyanın karşılık vermesi uzun sürmedi: yazın, Şanghay İşbirliği Örgütü, Rusya ve Çinin önderliğinde yeniden örgütlenerek bir siyasi-askeri ittifak haline getirildi ve Amerikan askeri üsleri Orta Asyadan çıkartıldı. Hindistan, Pakistan, İran ve Beyaz Rusya, bu yeni güç merkezine -ABDnin görmek istediği tek kutuplu dünya düzenine karşıt olarak- gözlemci olarak katıldılar. Türkmenistan ve Özbekistan, Batıya sağladıkları gazın Rusyayı zarara uğratmayacağı konusunda güvence vermek zorunda kaldılar. Rusya, varolan anlaşmaları bir kenara bıraktı ve İran ve Suriye ile birlikte füze savunma sistemleri kurmaya başladı.
"ABD, buna, Karadenizin batı kıyısındaki askeri varlığını genişleteceğini, Polonyaya bir Amerikan füze savunma sistemi yerleştireceğini ilan ederek ve Ukraynayı NATOyla daha fazla yakınlaştırarak ve Rusyayı Kırımdaki donanma üssünden çıkartarak tepki gösterdi."
Bu yılın başında gaz tedariki konusunda yaşanan bu anlaşmazlık, enerji kaynaklarının denetimi üzerinde büyük güçler arasında gelecekte yaşanacak karşılıklı meydan okumaların habercisidir -bu, Irak savaşının etrafında yaşananın çok ötesine geçen bir çatışma olacaktır; bu konuya daha sonra döneceğim.
İkinci önemli gelişme, Alman istihbaratının Irak savaşına katılmış olduğunun açığa çıkmış olmasıdır. Almanyanın bir önceki Sosyal Demokrat Parti (SPD)-Yeşiller Partisi hükümetinin sinik ve hilekâr karakterine bundan daha ağır bir suçlama yöneltilemezdi. Bu hükümet, yaptığı resmi açıklamalarda Irak savaşına karşı çıkmış ve bu savaşı bir hata olarak eleştirmişti. Ancak pratikte, Alman hükümeti, yalnızca hava sahasını kullanma hakkını vermekle ve Almanyadaki ABD üslerinin güvenliğini güvence altına almakla kalmadı. Aynı zamanda devletin istihbarat örgütü de bu savaşta doğrudan yer aldı.
Bu, Avrupadaki tek bir hükümetin bile, ne o zaman, ne de şimdi ABDnin askeri saldırganlığına karşı çıkmaya hazır olmadığını gösteriyor. ABD emperyalizminin Iraktaki felaketlere yol açan politikaları, aynı zamanda, Avrupada yaşanan çöküşü ve krizi de hızlandırdı. Bu süreci anlayabilmek için, on beş yıl önce, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğindeki kapitalist restorasyonun başlangıcı sırasında yapmış olduğumuz tahlili yeniden ele almamız gerekiyor.
On beş yıl önce, Doğu Avrupadaki ve Sovyetler Birliğindeki Stalinist rejimler çöktüğü zaman, bunun, dünya emperyalizminin içinde bulunduğu derin krizin bir ifadesi olduğunu söylemiştik.
1990da, Doğu Almanyanın ortadan kalkışını ele alan bir bildiride şöyle yazmıştık: "Doğu Avrupadaki Stalinist rejimlerin çöküşü, emperyalizmin İkinci Dünya Savaşından bu yana sahip olduğu görece istikrarın üzerinde yükseldiği ekonomik ve siyasi dengenin çöktüğünü ortaya koymaktadır. Emperyalizmin zinciri, Doğu Avrupadaki en zayıf halkasında kırılmıştır... Stalinizmin iflası, yeni bir kapitalist büyüme döneminin değil, bir yandan burjuvazi, işçilerin kemikleri üzerinde yeni bir denge kurmaya çalışırken diğer yandan işçi sınıfının emperyalizmi dünya çapında ortadan kaldırması olasılığının ortaya çıkacağı, yeni bir devrimci çağın, yeni keskin sınıf mücadelelerinin ve savaşların habercisidir." [1]
O sıralar, Berlin Duvarının yıkılmasının, genel olarak kapitalizmin zaferi olarak kutlandığı (ya da -bakış açısına bağlı olarak- kimilerince üzüntüyle karşılandığı) göz önünde bulundurulduğunda, bizim bildirimizin çok öngörülü bir deklarasyon olduğu görülür. Bu bildiri on beş yıl sonra tamamen doğrulanmıştır. Amerikan ve Avrupa emperyalizmi derin bir kriz içinde. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Avrupayı kuşatmış, şiddetli sınıf savaşlarına ve iki dünya savaşına yol açmış olan bütün iç ve dış çelişkiler, bugün yeniden patlak veriyorlar.
Amerikan emperyalizmi, Sovyetler Birliğinin ortadan kalkmasını, dünya üzerinde rakipsiz bir egemenlik kurmak ve üstünlüğünü, yerkürenin eskiden Sovyet etkisi altında olan bölgelerine yaymak için bir fırsat olarak gördü.
Avrupa ve özellikle de Alman emperyalizmi, Berlin Duvarının yıkılmasını Amerikanın egemenliğini sarsma, Avrupa Birliğini Doğu Avrupaya doğru genişletme ve -ekonomik ve askeri olarak- ABDninkine eşit ya da ondan üstün bir güç haline gelmek için bir fırsat olarak gördü.
1991 yılının Ocak ayında, ABDnin başını çektiği bir askeri ittifak Iraka saldırdı. Bu, Amerikan hegemonyasını askeri araçlarla genişletmek için yapılacak ve uzun bir döneme yayılacak olan bir dizi girişimin başlangıcıydı. Bunu, Yugoslavyaya karşı yürütülen savaş, NATOnun doğuya doğru genişlemesi, Afganistana karşı savaş, Orta Asyaya asker yerleştirilmesi ve ikinci Irak Savaşı izledi.
Aynı yılın, 1991in Aralık ayında, Avrupa hükümetlerinin başları Maastrichtte buluştular ve Avrupa Topluluğunun siyasi bir birliğe dönüşmesine; dolarla rekabet edebilmek için ortak bir para biriminin oluşturulmasına; Avrupanın ABDden siyasi ve askeri olarak bağımsız bir biçimde hareket etmesini sağlayacak ortak bir dış politika ve güvenlik politikasının yaratılmasına; polis kuvvetleri ve hukuk alanlarında sıkı işbirliğinin sağlanmasına; ve Avrupa Birliğinin doğuya -ve kısmen bunun da ötesine geçerek- eski Sovyetler Birliğinin sınırlarına doğru genişlemesine yönelik planlar yaptılar.
Dokuz yıl sonra bu planlara, Avrupa Birliğini "dünyadaki en rekabetçi ve dinamik, bilimsel temelli ekonomik bölge" haline dönüştürme amacını taşıyan Lizbon beyanatı eklendi.
ABDyi "tek dünya gücü" yapma girişimi askeri bir felaketle sonuçlandı -ki ABD emperyalizminin bu felakete karşı verebildiği tek bir cevap var: başka ve hatta daha saldırgan askeri maceralara girişmek.
Avrupa burjuvazisi, kıtayı ABDnin desteğiyle ekonomik olarak bütünleştirmenin bir şey, fakat ABDye karşı siyasi olarak bütünleştirmenin çok başka bir şey olduğu konusunda acı bir ders aldı.
Avrupa Birliği kargaşa içinde
Avrupa Birliği (AB) derin bir kriz içinde. Birleşme süreci, polis güçlerinin genişletilmesinden başka, her alanda ardı ardına başarısızlıklarla karşılaşıyor. Avrupa Anayasası, çeşitli Avrupa hükümetleri arasındaki farklılıklardan dolayı ve Fransız ve Hollandalı seçmenlerin yaygın muhalefeti karşısında başarısızlığa uğradı. Bugün, ortak dış politikanın izine bile rastlanmıyor. Askeri olarak, Avrupada atmosferi ABDnin egemenliğindeki NATO belirliyor. Britanya görülebilir gelecekte, Avro bölgesine katılmayacak. Ve ortak maliye ve vergi politikalarının yokluğunda, Avronun güvenilirliği giderek azalıyor.
ABD, Avrupa içinde anlaşmazları kışkırtmak amacıyla Avrupadaki güçlü konumunu kullandı. Bu durum, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Irak savaşı sırasında, kışkırtıcı biçimde "eski" ve "yeni" Avrupa arasındaki bölünmeden söz ettiği zaman açık bir biçimde gözler önüne serildi.
ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupayla ilgili konularda arabulucu rolünü üstlenmişti. Şimdi artık böyle bir şey söz konusu değil ve bu da eski çözülmemiş sorunların bir kez daha ortaya çıkması anlamına geliyor: Avrupaya hangi ulus egemen olacak? Yeniden birleşmiş bir Almanya nasıl denetim altında tutulabilir? Britanya, Fransız-Alman ekseninin egemenliğini nasıl önleyebilir? Daha küçük üye devletler, daha büyük devletler karşısında çıkarlarını nasıl koruyabilirler? Polonya, kendisini Almanya ile Rusya arasında sıkışmış bir halde bulmaktan nasıl kurtarabilir?
Avrupalı hükümetler komşularını ihtiyatla izliyorlar ve hiçbiri bir diğerine karşı güven duymuyor.
Trotskiy, 1915te şu satırları yazarken haklıydı: "... Avrupanın, yukarıdan aşağıya, kapitalist hükümetler arasında anlaşmaya varılarak nispeten tam bir ekonomik birliğe ulaşması bir ütopyadır. Bu sorun kısmi uzlaşmaların ve yeterli olmayan önlemlerin ötesine geçemez. Bu yüzden, Avrupanın, hem üreticiler hem de tüketiciler ve bir bütün olarak kültürel gelişme için büyük bir avantaj yaratacak olanekonomik birleşmesi, Avrupa proletaryasının emperyalist korumacılığa ve onun silahı olan militarizme karşı mücadelesinde üstlenmesi gereken devrimci bir görev haline gelmiştir." [2]
Avrupa burjuvazisi Amerikan emperyalizmiyle karşı karşıya gelmeye cesaret edemiyor -ve buna Irak savaşına karşı açıkça konuşmuş olan Alman ve Fransız egemen sınıfları da dahildir.
Almanyada, SPD ve Yeşiller, 2002 Bundestag (parlamento) seçimini, Irak savaşına karşı çıktıkları için kazandılar. Ancak bu partiler, Washingtonun savaşı sürdürebilmek için Alman topraklarındaki üslerini herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın kullanmasına engel olmak yolunda -daha sonra Alman yüksek mahkemesince onaylandığı gibi, bu uygulamanın uluslararası hukuka aykırı olmasına rağmen- hiçbir şey yapmadılar.
Alman ve Fransız hükümetleri savaşa uluslararası hukuka duydukları saygı nedeniyle ya da büyük ölçüde savunmasız bir ülkenin bombalanması ve askeri işgal edilmesi konusunda kuşkuları olduğu için karşı çıkmadılar. Bu iki ülke yalnızca, Körfez bölgesindeki Amerikan saldırısı nedeniyle tehdit edildiğini düşündükleri, kendi ekonomik ve stratejik çıkarlarını düşünüyorlardı. Onlar, savaş başladıktan sonra, kayıtsız şartsız bir biçimde istilacıların askeri zaferinden yana tavır aldılar.
Almanyada, milyonlarca insan savaşa karşı sokaklara çıkarken, Yeşillerin önderi ve zamanın dışişleri bakanı Joschka Fischer ile Şansölye Schröderin baş danışmanı başkanı Frank-Walter Steinmeier (şimdi Almanyanın yeni dışişleri bakanı), ABD hükümetiyle, perde arkasında halktan gizli olarak kapsamlı bir işbirliği yapma konusunda anlaşmaya vardılar. Kısa bir süre önce gün ışığına çıktığı gibi, Alman istihbaratı ABDye Saddam Hüseyini yakalama konusunda destek verdi ve Irakta saldırılacak hedefleri belirlemede ABD ordusuna yardımcı oldu.
Alman hükümeti, daha sonra, Guantánamo Körfezine ve ABDnin diğer yasadışı uygulamalarına yönelik her türlü eleştiriyi bastırırken, Alman yurttaşları CIA tarafından kaçırılıp ve işkenceye tabi tutulmasına da sessini çıkarmadı.
Amerikan emperyalizmince güç kullanılması konusundaki saldırgan iddiaları, Avrupalı hükümetleri bir ikilemin içine itti. Irak savaşının başlangıcında yazmış olduğumuz gibi, Avrupalı hükümetler, ABDnin peşi sıra gitmiş olsalardı sonuçta yalnızca Amerikanın uşakları haline geleceklerdi. Eğer ABDye karşı çıkmış olsalardı, Avrupayı bölme ve uzun vadede felaketli sonuçlara yol açacak olası bir askeri çatışma riskini üstlenmiş olacaklardı.
Bu ikilem, Almanyada çok keskin bir biçim aldı. Irak savaşı konusunda yaşanan anlaşmazlık sırasında, Gerhard Schröderin hükümeti büyük ölçüde Fransa ile Rusyaya bel bağlayarak, Alman dış politikasının, her ikisi de kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmekte olan, Parise ya da Moskovaya bağımlı hale gelebileceği yönündeki korkuları körükledi.
Daha sonra, bu yılın başında Rusya Ukraynaya olan doğal gaz sevkiyatını kesince, Alman dış politikasında yeni bir yöneliş benimsemesi gerektiği talebi daha yüksek sesle ifade edilir oldu. Almanya, Rusyaya olan bağımlılığının bir sonucu olarak şantajla karşılaşabilirdi -bu korku egemen çevrelerce sıkça dile getirildi.
O zamandan bu yana, yeni Alman Şansölyesi, Hıristiyan Demokrat Angela Merkel, Alman dış politikasının eksenini giderek daha fazla Washingtona doğru kaydırmaya çalışıyor. Bir gazeteye göre, yeni dış politika hattı, "Amerikaya daha yakın, Rusya ile daha gerçekçi, Çinle daha rekabetçi" olmayı içeriyor.
Ancak şu ana kadar, bu yeni yönelim, diplomatik jestlerle sınırlı kaldı. Washington ile Berlin arasındaki gerginliklerin, üstesinden yalnızca diplomasiyle gelinemeyecek olan, daha derin nedenleri var.
Enerji çatışmaları
Dünyanın yeninden paylaşılması mücadelesinde hem Amerika ile Almanya hem de diğer Avrupalı güçler rakip olarak birbirlerinin önlerini kesiyorlar. Günümüzün karmaşık uluslararası ticari ilişkiler ağını tam olarak tahlil etmek kapsamlı bir incelemeyi gerektirecektir. Ben sözlerimi, uluslararası ilişkilerde gittikçe daha fazla tartışma odağı haline gelen bir sorunla sınırlandırmak istiyorum: uzun vadeli enerji tedarikini güvence altına almak.
Dünya çapındaki enerji tüketiminin büyük bölümü fosil yakıtlardan -petrol, doğal gaz ve kömürden- sağlanıyor. Bu kaynaklar sınırlı. Bu kaynakların büyüklüğüne ilişkin farklı bilimsel öngörüler söz konusu. Buna karşılık, bu kaynakların on yıllarla ölçülebilen bir süre içinde tükenecekleri yaygın olarak kabul ediliyor. Dünya talebinin 20 ile 60 yıl arasında değişen bir süre içinde varolan enerji kaynaklarını aşacağı kesin.
Çinin artan enerji gereksinimi ve Irak savaşının sonuçları daha şimdiden fiyatlarda artışa yol açmış durumda; gelecekte yaşanacak çatışmalar kaçınılmaz olarak arz eksikliğine yol açacak ve bütün ulusal ekonomileri tehdit edecektir. Bu nedenle enerji kaynaklarına erişim dünyanın her köşesinde egemen seçkinler için bir ölüm kalım meselesi -ve askeri önlemlere başvurmaya hazır oldukları bir sorun- haline gelmiş durumda. Bu sorun Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesindeki dönemde kömür ve çelik rezervlerine erişimin oynamış olduğu rol kadar önemli bir rol oynamaktadır.
Almanya, özellikle darbelere açık bir durumda. Almanya nispeten randımansız linyit kömürü, aşırı derecede pahalıya mal olan taşkömürü ve sınırlı gaz yatakları dışında kendine ait hiçbir enerji rezervine sahip değil. Almanya enerji gereksiniminin dörtte üçünü yabancı kaynaklardan karşılıyor ve kullandığı petrolün yüzde 97sini, doğalgazın yüzde 83ünü ve taşkömürü gereksiniminin yüzde 60ını ithal ediyor.
Bu üç enerji kaynağı, Alman linyit kömürü ile birlikte, Almanyanın temel enerji tüketiminin yüzde 84ünü oluşturuyor. Enerji ihtiyacının yalnızca yüzde 13ü nükleer enerjiden (aynı zamanda bu reaktörlerde kullanılan yakıt da ithal ediliyor) ve yüzde 3ü de yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanıyor.
Almanyanın enerji ithalatının önemli bir bölümü Rusyadan geliyor. Geçen yıl, Almanya, doğalgazının yüzde 43ünü, petrolünün yüzde 34ünü, taşkömürünün yüzde 16sını Rusyanın kaynaklarından sağladı.
Bu sorun her ne kadar, Alman egemen çevrelerinde giderek daha fazla kaygı konusu olsa da, bu bağımlılık, 2010 yılında tamamlanması öngörülen ve Rusyayı doğrudan Almanyaya bağlayacak olan Baltık Denizi boru hattı yapımının ardından artmaya devam edecek. Bu yeni boru hattının inşasına yol açan başlıca dürtü, Körfez bölgesini istikrarsızlaştırmış ve bölgeyi Amerikan egemenliğine sokmuş olan Irak savaşıydı. Körfez, yalnızca dünyanın en büyük petrol yataklarını içermiyor. İran, Rusyanın ardından, dünyanın ikinci en büyük doğal gaz rezervlerine sahip olan ülke.
Rusya ile Ukrayna arasındaki doğal gaz anlaşmazlığı, Almanyada, ülkenin enerji kaynaklarının daha fazla çeşitlendirilmesi gerektiği yönündeki taleplerin yüksek sesle dile getirilmesine yol açtı. Ama bunu söylemek, yapmaktan daha kolay. Nereye bakarsanız bakın -Orta Asyaya, Ortadoğuya, kuzey ve orta Afrikaya ya da Latin Amerikaya- enerji kaynakları, büyük devletlerin daha şimdiden kendi etkilerini arttırmaya çalıştıkları kriz bölgelerinde bulunuyor. Enerji kaynaklarına erişimi güvence altına almak, giderek daha fazla bir siyasi ve askeri güç konusu haline geliyor.
Almanyadaki egemen sınıf, bu gelişmelerin bütünüyle bilincinde. Alman Ordusu için 1990lı yıllarda hazırlanmış yolgösterici politik ilkeler, ordunun savunmacı bir konumdan çıkarılıp uluslararası bir vurucu güce dönüştürülmesini amaçlıyordu. Ordunun gelecekteki görevi, hem "dünya çapındaki siyasi, ekonomik ve askeri istikrarı desteklemek ve güvence altına almak" hem de "serbest dünya ticaretini ve stratejik hammaddelere erişimi korumak" olarak tanımlandı.
Böylelikle, Rusya-Ukrayna gaz anlaşmazlığında, hiç kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde, bütün büyük güçleri içerecek uluslararası çatışmaların gelmekte olduğuna tanık oluyoruz.
Notlar: 1. "GDR: the Working Class at the Crossroads", BSA merkez komitesi tarafından yayınlanan bildiri, 2 Haziran 1990,The End of the GDRın [DACnin Sonu] içinde, ss. 369-370. 2. Lev Trotskiy, "Barış Programı".
Devamı var