World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Avrupa Birliği

Yazıcıya hazırla

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Almanya) Ulusal Kongre Kararı

Avrupa Birliği’nin Krizi ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri Perspektifi


17 Kasım 2012
İngilizce’den çeviri (14 Ağustos 2012)

Sosyalist Eşitlik Partisi (Almanya-PSG), Ulusal Kongresini, 22-24 Haziran 2012 tarihleri arasında Berlin’de topladı. Kongreye, Almanya’daki delegelerin yanı sıra, IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin diğer Avrupa ülkelerinden, ABD’den, Avustralya’dan ve Sri Lanka’dan temsilcileriyle destekleyicileri katıldı. Tartışma, Avrupa Birliği’nin krizi ve ondan kaynaklanan siyasi görevler üzerinde odaklandı. Bu, Kongre’de oy birliğiyle alınan ve aşağıda yayımladığımız ana kararın konusuydu. Kongre tarafından kabul edilen diğer üç kararı önümüzdeki günlerde yayımlayacağız.

1. Avrupa, 1930’lardan bu yana tanık olduğu en derin ekonomik krizini yaşıyor. Avrupa kapitalizmi, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden 67 yıl sonra, temel sorunlarından hiçbirini çözmüş değil. Kıtayı 20. yüzyılın ilk yarısında devrimci sınıf mücadelelerine, faşist diktatörlüklere ve iki dünya savaşına sürüklemiş olan bütün çelişkiler bir kez daha kendilerini gösteriyorlar. Yoksulluk ve işsizlik genelleşiyor, demokratik haklar aşındırılıyor, militarizm yükseliyor, birçok ülke iflas tehlikesi altında, ortak para birimi ve Avrupa Birliği çöküşle karşı karşıya.

2. Bu krizin nedeni küresel kapitalist sistemin başarısızlığıdır. Lehman Brothers’ın 2008’deki iflası dünya finans sistemini çöküşün eşiğine getirdiğinden bu yana, ekonomik kriz dünyanın dört bir yanında derinleşti. Onun üstesinden gelme ve acil toplumsal sorunları çözme yönündeki bütün çabalar, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin, ulus devlet sisteminin krizinin, kapitalist piyasanın anarşik yapısının, kâr üzerine kurulu sistemin ekonomik gereksinimlerinin ve özellikle egemen sınıfın doymak bilmez açgözlülüğünün bir sonucu olarak iflas etti.

3. Burjuvazinin, bu krize, işçi sınıfına yönelik daha kapsamlı saldırılardan başka bir yanıtı yok. AB ve Avrupalı hükümetler gözlerini kapatmış bir felakete doğru sürükleniyorlar. Onların dört yıl önceki mali krizden bu yana almış oldukları bütün önlemler (trilyonları bulan paraların bankalara bağışlanması, kemer sıkma önlemleri, Avro kurtarma fonu, Mali İstikrar Anlaşması) krizi aşmakta başarısız olmakla kalmamış, durumu daha da kötüleştirmiştir. İşçi sınıfı müdahale etmek zorundadır; yoksa bir felaket kaçınılmazdır. Sorunları yalnızca işçi sınıfı çözebilir. Burjuvazinin siyasi iktidarını yıkmadan ve ekonominin denetimini onun elinden kopartıp almadan, krizden kurtulmak mümkün değildir.

4. Geçen yıl, Yunanistan’da, İspanya’da, Portekiz’de ve diğer Avrupa ülkelerinde, milyonlarca insan AB tarafından dayatılmış kemer sıkma önlemlerine karşı sokaklara döküldü. Halkın geniş kesimleri mali seçkinlerin siyasi ve ekonomik diktatörlüğüne karşı bir alternatif arıyor ve kurulu partilerden uzaklaşıyor. Krizin derinleşmesiyle birlikte, sınıf mücadelesi keskinleşecektir. Ama bu, otomatik olarak siyasi perspektif sorununu çözmeyecek. Bu, işe yarar bir uluslararası sosyalist stratejiyi gerektirmektedir. Avrupa Birliği’nin rolünün açıkça kavranması, yaşamsal bir önkoşuldur. AB, Avrupa’nın mali piyasaların dayatmalarına boyun eğdirilmesinin başlıca aracıdır. O, burjuvazinin işçi sınıfı pahasına farklılıklarının üstesinden geldiği bir forumdur. Görev, AB’yi iyileştirmek ya da onun koşullarını yeniden görüşmek değil; bütün Avrupa işçi sınıfını kapitalist yönetimleri devirmek ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’ni kurmak için seferber etmektir.

5. Avrupa Birliği’nin kıtayı birleştireceği ve beraberinde barışı ve toplumsal ilerlemeyi getireceği vaadi sahteydi. Avrupa’nın birleşmeye, barışa ve refaha gidecek yolu kapitalizm altında bulabileceği düşüncesi, iki dünya savaşını dünya kapitalizminin uzlaşmaz çelişkilerinin ürünü olarak değil de karşıt siyasi çıkarların çatışması olarak değerlendiren Jean Monnet gibi orta sınıf aydınları ve politikacıları tarafından hazırlanmış bir yanılsamaydı. Gerçekte, her iki savaş da, dünya ekonomisi ile kapitalizmin üzerinde yükseldiği ulus devlet arasındaki çatışmanın sonucuydu. O savaşlar, dünyanın yeniden paylaşımı uğruna emperyalist devletler arasında yaşanan çatışmalardı. Almanya, uluslararası kapitalizmin çelişkileri en keskin ifadelerini burada buldukları için, Birinci ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı’nda saldırgan taraf olarak davrandı. Alman kapitalizmi, Troçki’nin 1932’de yazmış olduğu gibi, "Avrupa’nın içinde bulunduğu güç durumda, en ileri kapitalist sistem"di. Avrupa’nın devlet sistemi, onun devingen üretici güçlerini boğmuş; bu yüzden, ekonomik şartlardaki her dönüş, onu "Avrupa’yı örgütleme" göreviyle karşı karşıya bırakmıştı. Alman burjuvazisi, nihayet, bu amaca ulaşmak için en aşırı araçları benimsedi. O Hitler’i "Führer" (diktatör) olmaya davet etti, işçi hareketini ezdi ve iki cephede bir fetih savaşına girişti.

6. Avrupa Birliği’nin önceli olan Kömür ve Çelik Birliği (1951) ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (1957), bu çelişkileri yalnızca görünüşte giderdi. Bu anlaşmalar, ABD’nin desteğiyle gerçekleşmişti. ABD, işçi sınıfı içindeki yaygın sosyalist duyarlılıklardan ve Stalinist yozlaşmasına rağmen Ekim Devrimi’nin geleneğini cisimleştiren Sovyetler Birliği’nin varlığından dolayı, Avrupa’yı 1919 Versay Anlaşması sonrasında yıkıma uğratmış olan kendini yaralamayı artık göze alamazdı. Avrupa kapitalizmi faşizm ve işbirlikçilik eliyle gözden düşürülmüştü. ABD, Marshal Planı ile birlikte onun ayakları üzerinde doğrulmasına yardımcı oldu ve Batı Avrupa’yı NATO’nun Soğuk Savaş’taki ileri karakolu haline getirdi. Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) Avrupa’daki milliyetçilik zehirine karşı insani bir çözüm olduğu iddiası, her zaman bir efsaneydi. Savaş sonrası ekonomik büyüme, Soğuk Savaş ve ABD’nin egemenliği, Avrupalı devletler arasındaki çelişkileri bir süreliğine gidermiş ama ortadan kaldırmamıştır.

7. Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de ortadan kalkması, tarihsel bir dönüm noktasıydı. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) o zamanlar belirtmiş olduğu gibi, bu kapitalizmin "sosyalizm" üzerindeki zaferine işaret etmiyordu. Emperyalizmin işçi devleti içindeki ajanı olan Moskova’daki Stalinist rejim, uluslararası kapitalizmin başına bela olan çelişkilere direnemedi. Emperyalist zincir en zayıf halkasından koptu. Küreselleşme ve üretimin daha önce görülmedik bütünleşmesi, Stalinist bürokrasinin kendi egemenliğini üzerine kurmuş olduğu "tek ülkede sosyalizm" programının altını bütünüyle oymuştu.

8. Ama aynı şey, kapitalizmin sıkışıp kaldığı burjuva ulus devlet için de söz konusuydu. Dünyadaki milyarlarca insanın karmaşık bir ekonomik süreç içinde ilişki ve karşılıklı bağımlılık içine sokulduğu modern kitle tolumunun gereksinimleri, bütün ekonominin denetimini dar bir mali aristokrasinin denetimine ve onun kârlarını en üst düzeye çıkartma girişimlerine terk eden ulusal sınırlarla ve kapitalist özel mülkiyet ile bağdaşmamaktadır. Küreselleşme, rakip emperyalist devletlerin stratejik etki, hammaddeler ve pazarlar uğruna amansız şekilde yeniden çatışmasını ateşlemiştir. Rakiplerinin petrol ihtiyaçlarını karşılama yollarını denetlemeye ve Çin’i kuşatmaya çalışan ABD, 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana, ekonomik gerilemesini telafi etmek için askeri üstünlüğünü kullanmaktadır. Avrupa’da, Almanya’nın yeniden birleşmesi ve Demir Perde’nin çökmesi, bir kez daha Alman hegemonyası sorununu gündeme getirmiş durumda.

9. 1990’larda Avrupa Birliği’nin kurulması, bu sorunlara verilmiş bir yanıttı. Dünyanın en büyük piyasasının yaratılması, AB’nin, eş zamanlı olarak Almanya’yı entegre eder ve onun kıtaya egemen olmasını önlerken, en güçlü rakibi ABD ile rekabet etmesini sağlamayı amaçlıyordu. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden yalnızca altı hafta sonra imzalanmış olan Maastricht Anlaşması, yalnızca ortak bir para biriminin oluşmasını ve AB’nin Doğu Avrupa’ya genişlemesini değil; aynı zamanda, siyasi bir birliği ve ortak bir dış politika ile güvenlik politikasını da sağladı.

10. Sosyalist Eşitlik Partisi (PSG), 1989 gibi erken bir dönemde şu uyarıda bulunmuştu: "Tek bir Avrupa pazarı Avrupa’nın birliği anlamına gelmez. Tersine, o, yalnızca, daha önce bu yüzyıl içinde iki dünya savaşı vermiş olan güçlü Avrupalı şirketlerin içinde Avrupa’ya egemen olmak için mücadele edebileceği bir arena oluşturmaktadır. O, güçlü bir sermaye yoğunlaşması dalgasıyla ve tekelci uygulamalarla bağlantılıdır ve bütün siyasi ve toplumsal farklılıkları en uç noktaya yükseltmektedir." Bu uyarı doğrulanmıştır.

11. İşçi sınıfına ödünler verme yönündeki basınç Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından ortadan kalkarken, iç sınırların kaldırılması, sermayeyi özgürleştirdi. İşçi sınıfının yaşam standartlarının sürekli geriletilmesi, işçilerin sömürüsünün yoğunlaşması ve sosyal harcamalardaki köklü kesintiler, Avrupalı şirketlerin dünya pazarındaki konumlarını korumalarının ön koşullarıydı. Avronun devreye sokulması Avrupa içindeki toplumsal farklılıkları derinleştirdi. Tek para birimi, güçsüz ülkelerde keskin fiyat artışlarına yol açar, yerel sanayinin altını oyar ve ulusal borçlarda aşırı artışa neden olurken, Almanya’ya ve ekonomik olarak güçlü ülkelerin enflasyonu düşük tutmasına ve güçsüz ülkelerin piyasalarına egemen olmasına yardımcı oldu.

12. Doğu Avrupa’da, AB’ye katılım, kapitalizmin 1990’ların başlarında restore edilmesinin ardından ikinci bir toplumsal karşı devrim dalgasına yol açtı. Bu ülkeler, AB’ye kabul edilmek için sanayilerini ve hizmet sektörünü özelleştirmek ya da kapatmak, kamu sektöründeki çalışanların sayısını azaltmak ve sosyal programlara yapılan harcamalarda kesinti yapmak zorundaydı. AB’ye üyelik, vaat edilmiş refahı yalnızca küçük bir seçkinler grubuna getirdi. Onun nüfusun geri kalan kesimi için sonuçları, toplumsal gerileme, düşük ücretler, işsizlik, yoksulluk, eğitim ve sağlık sistemlerinin çökmesi ve -Romanlar örneğinde görüüldüğü gibi- etnik ayrımcılık oldu. Doğu Avrupa’daki düşük ücretler (kimi durumlarda batıdakinin 12’de biri), batıdaki işçilerin ücretlerini azaltmak için bir manivela olarak kullanıldı. Vaadlerin tersine, Doğu’daki ücretler Batı’daki düzeye yükselmedi ama Batı için yeni ölçüt haline geldi.

13. Avrupa, daha 2008’deki uluslararası mali krizin patlamasından önce, toplumsal olarak daha önce görülmedik düzeyde bölünmüştü. Gelir ve servet farklılığının böylesine keskin biçimde yaşandığı bir başka bütünleşmiş piyasa yoktur. Almanya’nın Frankfurt Borsası’nda işlem gören en güvenilir 30 şirketinin yöneticileri ayda bir milyon Avro’ya varan ücretleri ceplerine indirirken, Romanya’daki aylık ortalama gelir 300 Avro’dan azdır. Üretimdeki işgücü maliyetleri, Norveç’teki 50 Avro ile Bulgaristan’daki -Çin’den daha düşük olan- 2,60 Avro arasında değişiyor. Avrupa’daki her dört kişiden biri işsiz ya da yaşlı olduğu ve düşük ücret aldığı için toplumsal olarak dışlanmışken, üç milyon milyoner 7,5 trilyon Avroluk bir servete sahip.

14. Önde gelen Avrupalı devletler arasındaki gerilimler AB bağlamında derinleşmektedir. Bu gerilimler, gelecekteki silahlı çatışmaların tohumlarını barındırıyor. Maastricht’te üzerinde anlaşılmış olan ortak dış politika ve güvenlik politikası darmadağın. Rakip boru hattı projeleri üzerinde tartışan ve Ortadoğu’da, Afrika’da ve dünyanın başka bölgelerinde kendi emperyalist hedefleri peşinde koşan Avrupalı hükümetler ABD yararına birbirleriyle rekabet ediyorlar. Irak savaşında, Fransa ile Almanya Britanya’ya karşı çıktı; Libya’daki savaşta Fransa ile Britanya Almanya’nın karşısına dikildi. Paris ile Londra aralarında bir askeri ittifak konusunda anlaştılar. Özellikle Çin ve Rusya ile ilişkiler, sonu gelmeyen bir tartışma konusu.

15. Alman emperyalizmi hala AB’nin denetimi altına alınmış değil. Tersine, Almanya, Avro'dan ve AB’nin genişlemesinden bütün diğer ülkelerden daha fazla yararlanmaktadır. İstikrarlı para birimi, Doğu Avrupa’daki düşük ücretlerden yararlanma ve Sosyal Demokratlar önderliğindeki Schröder hükümetinin Gündem 2000’inin bir sonucu olarak Almanya’daki ücretlerin büyük çapta düşürülmesi, Alman sanayisinin diğer AB ülkerine ve AB dışına olan ihracatını büyük ölçüde arttırmasını mümkün kıldı. Yunanistan’ı, Portekiz’i, İspanya’yı ve birçok başka Avrupa ülkesini harap eden yıkıcı kemer sıkma programlarının hepsi "Made in Berlin" damgasını taşımaktadır. Bu durum, Almanya’yı Fransa, İtalya ve AB ile Britanya tarafından desteklenen ve bankaların daha fazla paraya ulaşabilmesini mümkün kılacak genişlemeci bir para politikasından yana olan diğer ülkeler ile keskin bir çatışmaya sokuyor. Hem kemer sıkma politikası hem de genişlemeci bir para politikası, krizin yükünü bankalardan alıp işçi sınıfının sırtına yüklemenin farklı biçimleridir.

16. AB, yalnızca iki alanda "başarılı" oldu: kendi dış sınırlarını sağlamlaştırma ve devleti güçlendirme. Her yıl, binlerce sığınmacı, AB’nin askeri olarak tahkim edilmiş sınırlarını aşmaya çalışırken ölüyor. Milyonlarca insan, açlık sınırındaki ücretlerle sömürülür ya da hiçbir hakkın olmadığı aşağılayıcı koşullar altında sığınmacı kamplarında uzun süre yaşamaya zorlanırken, bir o kadarı da ülkeden ülkeye sürülüyor. AB şemsiyesi altında, polis ve istihbarat örgütleri eliyle kolluk kuvvetleri tarafından kullanılmak üzere toplanmış devasa ölçekte veriyi merkezileştiren güçlü bir güvenlik aygıtı oluşturulmuş durumda. Bu aygıt, kapitalist sisteme yönelik tabandan gelecek tehdide yöneliktir. Avrupa’nın egemen sınıfı işçi sınıfına karşı birleşmiştir.

17. Avrupa’daki bütün çatışmalar ve bölünmeler uluslararası mali ve ekonomik krizin basıncı altında, 2008’den bu yana yoğunlaşmaktadır. Dünya kapitalizminin asalakça çürümesi, en yalın ifadesini mali sermayenin kanser gibi üremesinde bulmaktadır. Uluslararası piyasalarda gerçekleşen günlük mali işlemlerin gerçek üretimle hiçbir ilişkisi yoktur. ABD’de, mali sektörün toplam ticaret içindeki payı 1980’de yüzde 10 iken bugün yüzde 40’a yükselmiştir. Bu artışa, sanayinin gerilemesi ve işçi sınıfına yönelik sonu gelmez saldırılar eşlik etmektedir. Wall Street’in 1990’lardan 2008’deki yüksek faizli mortgage krizine kadar birbiri ardına aktif balonlarının yaratılmasına ve bunların patlamasına yol açmış olan acımasız ve canice yöntemleri, Avrupalı bankaların da dahil olduğu bütün küresel mali sistemi harabeye çevirdi.

18. Avrupa borç krizinin doğrudan nedeni buydu. Hükümetler, bankalara devlet hazinesinden yüz milyarlarca Avro sağlayarak ve paranın değeriyle oynayan kısa vadeli programlar üzerinden milyarlar harcayarak onları kurtardılar. Bu paralar şimdi sert kemer sıkma önlemleriyle işçi sınıfı zararına tazmin ediliyor. Avrupa Birliği, mali sermayenin tahsilat bürosu gibi çalışmaktadır. O, elinden geleni ardına koymayacaktır. Avrupa mali sözleşmesi her hükümete kemer sıkma politikalarını sertleştirmesini ve Almanya Başbakanı Angela Merkel’in belirttiği gibi, "bağlayıcı ve kalıcı ve parlamento çoğunlukları tarafından altüst edilmeyecek" bir borç limiti uygulamasını önermektedir.

19. Yunanistan, toplumsal karşı devrimin, bütün Avrupa için ölçüt oluşturan bir laboratuvarı işlevini görmektedir. Yüzsüz Brüksel yetkilileri, on binlerce işin ortadan kaldırılmasını, emekli maaşlarının ve ücretlerin azaltılmasını ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini emrediyorlar. Demokratik olarak seçilmiş hükümetler istifa etmeye ve yerlerini seçilmemiş teknokratlara terk etmeye zorlanıyorlar. Kesintilere karşı çıkan seçmenler sindiriliyor ve şantaja maruz kalıyor. Alman politikacıların Yunan seçmenlere dil uzatması, Avrupa tarihinin, Alman subaylarının işgal altındaki Yunanistan’da bağırarak emirler yağdırdığı en korkunç dönemlerini anımsatıyor. Bu görüntünün ardında, iflas durumunda bir askeri ya da polis diktatörlüğünün hazırlıkları yapılıyor. Kriz derinleştiği zaman, demokrasi, burjuvazinin artık tahammül edemeyeceği bir lükstür.

20. Toplumsal karşı devrimi ya da diktatörlüğü, yalnızca, işçi sınıfının Avrupa Sosyalist Devletler Federasyonu üzerine kurulu bağımsız seferberliği önleyebilir. PSG, Avrupa Birliği’nin bütün kurumlarıyla birlikte yıkılması çağrısında bulunur ve bu talebi ayrılmaz biçimde uluslararası sosyalist program ile bağlantılandırır. Biz Avrupa ve dünya işçi sınıfının birliği için mücadele ediyoruz. Almanya’daki, Fransa’daki, İtalya’daki, İspanya’daki ve Büyük Britanya’daki işçiler, büyük serveti, bankaları ve büyük şirketleri kamulaştıran, ekonomiyi sosyalist temellerde yeniden örgütleyen ve onu mali aristokrasinin kâr amacına göre değil bir bütün olarak toplumun hizmetine yönlendiren işçi hükümetlerini kurmak için Merkel’i, Hollande’ı, Monti’yi, Rajoy’u ve Cameron’ı devirmek için mücadeleye girişmelidir.

21. Alman işçi sınıfı bu açıdan özel bir sorumluluğa sahiptir. O, Alman hükümetine karşı çıkmak ve Yunanistan’ın, İrlanda’nın, Portekiz’in, İspanya’nın ve diğer yüksek borçlu ülkelerin işçilerini onun dayatmalarına karşı savunmalıdır. Bu yalnızca temel bir dayanışma ilkesi değil, aynı zamanda, Alman işçilerinin kendi haklarını ve kazanımlarını savunmalarının da önkoşuludur. İşçi sınıfına yönelik saldırılar Alman sınırlarında durmaz. İşçi sınıfının toplumsal ve demokratik haklarını savunması, yoksulluğun ve işsizliğin üstesinden gelmesi, adil ve eşitlikçi bir toplum inşa etmesi ve barbarlığa dönüşü engellemesi, yalnızca uluslararası sosyalist program temelinde mümkündür.

22. İşçiler, AB’yi ve onun gerici kurumlarını kurtarmak için her türlü özveriyi reddetmek zorundadır. AB üyeliğini koruyarak onun kemer sıkma önlemlerine karşı koymak mümkün değildir. AB, protestolar ve görüşmeler yoluyla yönelimini değiştirmeye zorlanamaz. Dünya kapitalizminin ilerlemiş krizi, toplumsal reformlara ve ödünlere yer bırakmamaktadır. Uluslararası mali aristokrasi, servetinin ve ayrıcalıklarının bir bölümünü bile elden çıkaramaz; o, bunu yapmaya, 1789 Fransız Devrimi öncesindeki Fransız aristokrasisinden daha hazır değildir. AB’nin düzeltilebileceği düşüncesi, yalnızca işçi sınıfının kafasını karıştırmaya ve onu felç etmeye hizmet eder.

23. PSG, ulusalcılığın ve şovenizmin bütün biçimlerini reddeder. Bizim Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri perspektifimiz, Avrupa’nın içinde bulunduğu açmaza yanıt olarak ulus devlete ve ulusal paralara geri dönüş çağrısı yapan aşırı sağ ve Stalinist örgütlerin programına taban tabana karşıttır. Bu tür bir yönelimin sonuçları kıtanın Balkanlaşması, daha büyük ekonomik ve toplumsal gerileme, ticari ve bölgesel anlaşmazlıklar ve silahlı çatışmalar olur.

24. İşçi sınıfının devrimci bir saldırısının nesnel koşulları hızla olgunlaşıyor. Onun ekonomik krizle ve toplumsal ve demokratik haklara yönelik aralıksız saldırılarla karşı karşıya olan geniş kesimleri, kapitalizmin ekonomik olarak yaşamını sürdürebileceğine ve manevi meşruiyetine olan güvenlerini yitiriyorlar. Bununla birlikte, krizin nesnel olarak kötüleşmesi, otomatik olarak, önderlik ve perspektif krizinin çözümü için gerekli öznel koşulları yaratmaz. Krizin kapsamı ile mücadeleye sürüklenen kitlelerin siyasi bilinçleri arasında son derece büyük bir uçurum var. Bankaların diktatörlüğüne ve AB’nin kemer sıkma önlemlerine karşı toplumsal protestolar, bugüne kadar, büyük ölçüde, sosyalist bir perspektifi reddeden sendikacıların, sahte solun ve yarı anarşist eğilimlerin egemenliğinde oldu.

25. Bu yüzden, işçi sınıfının yeni bir siyasi önderliğinin inşası, PSG’nin bütün siyasi, pratik ve teorik faaliyetlerinin merkezindedir. Sol Muhalefet’in, Dördüncü Enternasyonal’in ve Uluslararası Komite’nin Stalinizme, reformizme, revizyonizme ve küçük burjuva oportünizmine karşı 90 yıllık mücadelesi, SEP’i bu göreve hazırlamıştır. Uluslararası Komite ve Dünya Sosyalist Web sayfası, şimdi, devrimci Marksist bir program uğruna kelimenin tam anlamıyla mücadele eden tek örgüttür.

26. Savaş sonrası dönemde işçi hareketine egemen olan Stalinist ve sosyal democrat partiler, bugün, açıkça büyük şirketlerin hizmetinde ve artık işçi sınıfı üzerinde hiçbir etkiye sahip değil. Sosyal demokrat partilerin politikaları geleneksel sağcı partilerin politikalarından ayırt edilemez durumda. Sosyal demokrat hükümetler, Almanya’da, İngiltere’de, Yunanistan’da, Portekiz’de ve İspanya’da, AB tarafından dayatılan kemer sıkma önlemlerini yaşama geçirdiler. SEP, bu türdeki partilere herhangi bir biçimde destek verilmesini şiddetle reddeder. İşçi sınıfını, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden (SPD) bütünüyle kopmaya çağırıyoruz. Sol Parti ve çok sayıda küçük burjuva siyasi akım tarafından propagandası yapılan, SPD’nin geleneksel tutucu partiler (Hristiyan Demokrat Birlik, Hristiyan Sosyal Birlik ve Hür Demokrat parti) ile karşılaştırıldığında"kötünün iyisi" olduğu düşüncesi, bağımsız bir işçi sınıfı hareketinin gelişmesinin önünde engeldir.

27. Sendikalar da mali oligarşinin her istediğini yerine getirmaye hazırlar. Onlar, işverenlerin işçilere karşı başlıca silahı haline gelmiştir. Fabrika düzeyinde, sendika görevlileri ve işyeri konseyi üyeleri işçileri yıldırmakta, onları birbirine karşı kullanmakta, işçi sayısının azaltılmasını planlamakta ve üretimi arttırmayı amaçlayan planların hazırlanmasına yardımcı olmaktadırlar. Onlar, işçilerin her mücadelesini sabote eden yönetici yardımcıları işlevini görüyorlar. Onlara, bu hizmetleri karşlığında cömertçe ödemeler yapılıyor. Siyasi düzeyde, sendikalar, bütün toplumsal protestoları bastırmakta ve onların altını oymakta; iş dünyasıyla, hükümetle ve AB ile sıkı işbirliği içinde, işçi sınıfına yönelik bir sonraki saldırının planlanmasına yardımcı olmaktadır. Onlar, Almanya’da, çok sayıda işçinin saat başı 5 Avro’dan daha az ücret aldığı bir düşük ücretli sektörün oluşmasına yol açan Gündem 2010’un uygulanmasında son derece önemli rol oynadılar.

28. PSG, işçilerin kendilerini sendikaların engellemesinden kurtarmasını teşvik eder ve onların bu yöndeki bütün çabalarını destekler. Biz, işçilerin güvenini arttıran -grevler, fabrika işgalleri, kitlesel gösteriler gibi- bütün girişimleri destekleriz. Bununla birlikte, bu tür mücadeleler, yalnızca sendikalardan bağımsız olarak gerçekleştirildiklerinde başarılı olabilirler. Onların önderlikleri bürokratik aygıtların eline terk edilemez. Tersine, saflara karşı doğrudan sorumlu, bağımsız ve demokratik biçimde seçilmiş grev komitelerini ve işçi konseylerini oluşturmak gerekiyor.

29. Sosyal demokrasinin ve sendikaların çöküşünün bıraktığı boşluk, Alman Sol Partisi, Fransız Sol Cephe ve Yeni Kapitalizm Karşıtı Parti, Britanya’daki Sosyalist İşçi Partisi ve Yunan SYRIZA gibi küçük burjuva örgütler tarafından kısmen doldurulmuş durumda. Bu örgütler kendilerini "sol" ya da "kapitalizm karşıtı" olarak betimliyorlar ama gerçekte ne sosyalist ne de devrimciler. Onların safları, küçük burjuvazinin, ekonomik çıkarları ve kültürel ihtiyaçları yönetici sınıfa yönelen hali vekti yerinde kesimlerinden toplanmıştır. Stalinist aygıtların enkazından, 1968’in orta sınıf protesto hareketinden, Pablocu revizyonizmden çıkmış olan bu güçler -Komünist Yeniden İnşa’nın 2006’da Prodi hükümetine katıldığında İtalya’da ve Sol Parti’nin bir dizi Alman eyaletinde ve yerel yönetimde yaptığı gibi- burjuva düzeni savunmak için sorumluluk almaya bütünüyle hazırlar. Bu sahte sol örgütler, etkilerini, toplumsal protestoları sosyal demokratlara ve sendikalara yönlendirmede kullanıyorlar. Onlar AB tarafından talep edilen tek tek kemer sıkma önlemlerini eleştiriyorlar ama AB’yi kararlılıkla savunuyor, mali sermayenin talimatlarını yaşama geçiriyor ve hükümetlere katılarak sorumluluk üstleniyorlar.

30. Bu bakımdan, SYRIZA tarafından Yunanistan’da oynanan rol bütün Avrupa işçi sınıfı için stratejik bir deneyimi ifade etmektedir. Bu ülke uluslararası mali sermaye ve onun hizmetçileri tarafından işçi sınıfına örnek işlevi görmek üzere seçildi. "Troyka"nın (Avrupa Birliği, Uluslararası Para Fonu ve Avrupa Merkez Bankası) zorla kabul ettirdiği tasarruflara muhalefet yükseldiğinde ve sosyal demokrat PASOK’a olan seçmen desteği çöktüğünde, SYRIZA ikinci güçlü parti ve genel seçimlerdeki olası galip olarak ortaya çıktı. SYRIZA, aynı zamanda AB’ye ve uluslararası alacaklılara -Aleksis Tsipras’ın Financial Times’a söylediği gibi, "Yunanistan’da ekonomik, toplumsal ve siyasi istikrarı sağlayabilecek ve ortak para birimini kurtarabilecek tek siyasi hareket" olduğu güvencesini verirken, seçmenlerine zorla kabul ettirilen tasarruf anlaşmalarına son vereceğini vaat etti. SYRIZA’nın sinik ikiyüzlülüğü işçi sınıfını silahsızlandırdı ve sağcı Yeni Demokrasi’nin SYRIZA’nın sadık muhalefet rolü oynama sözü verdiği yeni bir kemer sıkma hükümeti kurmasını mümkün kıldı. SYRIZA ne Yeni Demokrasi’nin başbakanı Samaras’a meydan okuyacak ne de işçileri onun hükümetini devirmek için seferber etmeye çalışacak.

31. Yunanistan’daki bütün küçük burjuva örgütler, SYRIZA’nın ister içinde isterse dışında olsunlar, İşçilerin Enternasyonali İçin Komite, Uluslararası Sosyalist Eğilim ve Birleşik Sekreterliğin Pablocuları gibi uluslararası müttefikleriyle birlikte, SYRIZA’ya desteklerini ifade ettiler. Onlar, her ne kadar SYRIZA’nın AB’yi desteklediğini ve kapitalizm yanlısı bir programı savunduğunu kabul etmekle birlikte, onu desteklemekte ve onu eleştiren herkesi "sekter" olarak mahkum etmekte ısrar ediyorlar. Onlar, böyle yaparak, Avrupa kapitalizmine bağlılıklarını vurgulamaktadırlar. Her Avrupa ülkesindeki burjuvazi, bu çevrelerden herhangi bir meydan okumayla karşılaşmayacağına güvenebilir. Bu örgütlerin haince ikiyüzlülüğü, yaygın öfkeyi şovenist ve yabancı düşmanı yöne saptırmaya çalışan aşırı sağcı grupların ekmeğine yağ sürmektedir. Macaristan’da, Fransa’da, Yunanistan’da ve diğer ülkelerde bu tür aşırı sağcı partiler, sosyal demokratların işçi sınıfı karşıtı politikaları ve sahte solun ikiyüzlülüğü karşısındaki kitlesel düş kırıklıklarını ve kırgınlıkları kullanarak, önemli seçim başarıları elde edebilmişlerdir.

32. İşçi sınıfının yeni devrimci önderliklerinin inşası, bu küçük burjuva örgütlere karşı, Frankfurt Okulu’nun düşüncelerine, post modernizme ve öznel idealizmin bu tür gruplara ideolojik arka plan sağlayan diğer biçimlerine teorik bir saldırı da dahil, sistematik bir siyasi ve teorik mücadeleyi gerektirmektedir.

33. PSG, militarizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelenin ön cephesindedir. Askeri çatışmalar, Sovyetler Birliği’nin çökmesinden bu yana katlanarak artmıştır. ABD, kendi küresel egemenliğini ve önemli dünya petrol rezervleri üzerindeki denetimini güvence altına almak için Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da ve diğer ülkelerde sömürgeci savaşlara girişti ve şimdi Suriye ile İran’a karşı savaşa hazırlanıyor. Avrupalı devletler, yağmadan bir pay almak için bu savaşlarda yer almaktadırlar. Buna, II. Dünya savaşı sırasında işlenmiş suçların bir sonucu olarak zorla dayatılmış 50 yıllık bir aradan sonra, Kosova’da, Afganistan’da ve Afrika boynuzunda savaşan Alman birlikleri de dahildir.

34. Militarizm yükselirken, 1980’lerde yüzbinlerce insanı harekete geçirmiş olan barış hareketi bütünüyle çöktü. 1999’da, Yugoslavya’daki savaş, Yeşiller Partisi için pasifizmden militarizme geçmek için bahane sağladı. 2011 Libya savaşı sırasında, aralarında Pablocu Birleşik Sekreterlik'in de yer aldığı küçük burjuva sahte sol onun örneğini izledi. Pasifist, reformist ve sahte sol küçük burjuvazi, II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde olduğu gibi, büyük devletler arasındaki gerilimler artarken, emperyalizmin safına geri taşınıyor. İran’la savaş üzerine bir manzumede uyarıda bulunan Nobel Ödülü sahibi Günter Grass’a yönelik histerik saldırılar, bunun ne kadar ilerlemiş olduğunu ortaya koymaktadır. PSG militarizmin ve emperyalist savaşların bütün biçimlerinin uzlaşmaz karşıtıdır. Onlar, yönetici sınıfın pasifist çağrılarıyla durdurulamazlar. Militarizme ve savaşa karşı mücadele, işçi sınıfının kapitalizmi yıkmak için mücadele eden uluslararası sosyalist hareketinin inşasından ayrılamaz.

35.PSG, çalışanların, mali sermayenin emriyle ortadan kaldırılan demokratik haklarını yorulmaksızın savunur. Biz düşünceyi ifade özgürlüğünü, gösteri hakkını, oy verme ve devletin denetiminin dışında kalma hakkını savunuyoruz. Biz, göçmenleri ve sığınmacıları toplumsal krizin ve kitlesel işsizliğin günah keçisi yapmaya; İslam karşıtı duyarlılıkları ve ırkçı önyargıları kışkırtarak dikkatleri toplumsal krizden uzaklaştırmaya yönelik bütün girişimlere karşı çıkıyoruz. Biz, başörtüsü yasağı, çarşafın yasaklanması ve cami inşasına ilişkin sınırlamalar gibi, inanç özgürlüğüne yönelik sınırlamalara karşı çıkıyoruz. AB’nin, Avrupa’yı bir kaleye dönüştüren ve her yıl binlerce insanın ölümüne yol açan gerici sınır düzenlemesine karşı çıkıyoruz.

36. Önümüzdeki dönem, kapitalist krizin yoğunlaşmasıyla ve işçi sınıfının hızla deneyim kazanacağı şiddetli sınıf mücadeleleriyle damgalanacak. İşçilerin karşı karşıya olduğu şey Yunan, İspanyol ya da İtalyan krizi ya da az sayıda şirketin çöküşü değil; mevcut toplumsal düzenin ve eski egemenlik biçimlerinin çökmesidir. İşçiler, kendi devrimci partilerini inşa etme ve toplumu, küçük bir azınlık olan mali aristokrasinin çıkarları değil ama nüfusun büyük çoğunluğunun ihtiyaçları temelinde yeniden örgütleme göreviyle karşı karşıyadır. PSG’nin ve DEUK’un programı, bu görev için gerekli rehberliği ve yönelimi sağlamaktadır.

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2012
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır