World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Avrupa Birliği

Yazıcıya hazırla

Avrupa kitlesel işçi sınıfı mücadelelerinin ön gününde

Ulrich Rippert
15 Mayıs 2013
İngilizce’den çeviri (7 Mayıs 2013 )

Avrupa’daki toplumsal karşı-devrim çarpıcı biçimler alıyor. Son raporlara göre, Avrupa Birliği içinde 26 milyon insan işsiz ve bunların altı milyonu İspanya’da, beş milyonu ise Fransa’da bulunuyor. İspanya ve Yunanistan’daki resmi işsizlik oranı yüzde 27 ve bu oran gençler arasında yüzde 60’ı buluyor.

Almanya’da, resmi işsizlik oranı yalnızca yüzde 7 ama bu, Hartz yasaları eliyle yaratılmış olan ve sürekli büyüyen düşük ücretliler sektörünü görmezden gelmektedir. Almanya’da istihdam edilen toplam 42 milyon insandan yalnızca 29 milyonu sosyal güvenlik kapsamında bulunuyor. 4 milyonu saatte 7 avrodan düşük ücret alan diğerleri güvencesiz işlerde çalıştırılıyor.

Günümüzde, Avrupa içindeki bölünme, Berlin Duvarı ve "Demir Perde" günlerinden çok daha derindir. Tüm kıtada, zenginler ile yoksullar arasında sürekli büyüyen bir uçurum açılmaktadır. Küçük ve ahlaksızca zengin bir azınlık topluma kendi iradesini dayatırken, kiralarını ödeyemeyen ya da eğitim masraflarını karşılayamayan insan sayısı her gün artıyor.

Suçlu bir mali seçkinler kesimi politikaları belirliyor. Vergi yükümlülerinin ödediği toplam 1,6 trilyon avro sorunlu bankalara aktarılmış durumda ve bunun sonucunda oluşan devlet borçları, sosyal yardımlarda, eğitimde ve emeklilik maaşlarındaki kapsamlı kesintiler biçiminde, halkın zararına finanse ediliyor.

Avrupa Birliği, 1930’lardan bu yana yaşanan en büyük ekonomik kriz karşısında, gerçek yüzünü gösteriyor. Bu, düzen partilerinin propagandacılarının iddia ettiği gibi, "Avrupa’nın birliği"nin cisimleşmesi değil; mali sermayenin Avrupa üzerindeki egemenliğidir. Avrupa Birliği, başlangıçta iddia edildiği gibi, Alman emperyalizminin bir Avrupa konfederasyonuna dahil edilmesine ve zaptedilmesine hizmet etmemekte; doğrudan ve açık bir şekilde, çoğu Almanya’da bulunan en büyük ve en güçlü bankalarla şirketlerin aracı işlevini görmektedir.

Alman hükümeti, avroyu ve Avrupa Merkez Bankası’nı (AMB), Avrupa’daki güçsüz ülkeleri yağmalayan ve onlara hükmeden sermayeyi Almanya’ya yönlendirmek için kullanmaktadır. O, seçilmiş hükümetleri istifaya zorluyor ve onların yerine kendi seçtiği teknokrat hükümetler geçiriyor. O, parlamentoların kararlarını bir yana bırakmakta ve hukuk normlarını ayaklar altına almaktadır.

Brüksel’den ve Berlin’den gelen dayatmalar sosyal refah sistemlerini ortadan kaldırmakta, milyonlarca emekliyi edinmiş oldukları tasarruflardan zorla mahrum etmekte ve çok sayıda aileyi yoksulluğa ve sefalete sürüklemektedir. 70 yıl önce, Avrupa’yı Naziler ve Alman Ordusu kasıp kavurmuştu. Bugün aynı şeyi yapanlar, Avrupa Birliği’nin "troyka"sı ve Deutsche Bank’dır.

Bu koşullar altında, toplumsal gerilimler yoğunlaşıyor, hayal kırıklığı ve öfke hızla artıyor. Halkın geniş kesimleri, sosyal haklara yönelik sonu gelmez saldırılar karşısında, kapitalizmin ekonomik olarak yaşayabilirliğine ve manevi geçerliliğineilişkin bütün güvenlerini yitiriyorlar. Burjuva medyası, şimdi, açıkça, Avrupa’nın "bütünüyle yanmasının" ne kadar süreceğini tartışıyor.

Yunanistan’daki, İspanya’daki ve Portekiz’deki halk direnişi, sendikaların ve sahte sol örgütlerin seferberliklerin etkisiz kalmasını ve mevcut hükümetlere ve Avrupa Birliği’ne meydan okumamasını garantiye aldığı bir günlük genel grevler ve protestolar yoluyla heba edildi.

İşçilerin, gençlerin, işsizlerin ve emeklilerin çıkarları, Avrupa’nın resmi politikasında hiçbir ifade bulamamaktadır. Bununla birlikte, alttan alta, devasa bir toplumsal ve siyasal fırtına geliyor.

Buna karşılık olarak, siyasi partiler saflarını kapatıyorlar. Kendilerini ister tutucu, liberal, sosyal demokrat, yeşil isterse sol olarak adlandırsınlar, düzen partilerinin hepsi AB’nin kemer sıkma yönelimini destekliyor ya da halk muhalefetini sağcı, şovenist kanallara saptırmaya çalışıyorlar.

Sendikalar her zamankinden daha açık şekilde devlet aygıtlarına uyarlanıyor. Onlar, kendi egemen sınıflarının "ulusal çıkarlar"ını savunuyor ve şirketlerin toplu işten çıkarmaları ve ücretlerde ve sosyal yardımlarda kesintileri dayatacak yüklenicileri işlevini görüyorlar.

IG Metall [sendikası], GM-Opel’de, Bochum’daki fabrikanın kapatılmasını örgütleme ve her türlü direnişi ezme görevini üstlendi. Alman otomotiv sektöründe II. Dünya Savaşı’ndan bu yana gerçekleşen ilk fabrika kapanmasının ana planı IG Metall’in merkezinde hazırlandı. Sendika, bunun ardından, Bochum hariç, Almanya’daki her bir Opel fabrikasında onaylattığı bu planı kabul ettirmeye çalıştı.

Bochum işçileri, IG Metall tarafından sistematik olarak yalıtıldılar. Fabrikadaki yerel sendika görevlileri, işgücünün herhangi bir bağımsız hareketini bastırmak için fabrika polisi işlevi görmektedir.

Almanya’daki kamu sektörü sendikası Verdi, benzeri bir yolu Lufthansa’da izliyor. Tüm Avrupa’da, işçiler, sendikaların bürokratik deli gömleğinden kurtulmaya çalışıyor.

Egemen sınıf, 80 yıl önce yapmış olduğu gibi, demokratik haklara yönelik saldırılarla ve içeride devlet aygıtını, dışarıda ise militarizmi güçlendirip, toplumsal gerilimi arttırarak tepki gösteriyor. Demokratik seçimler, anlamsız bir maskaralığa dönüşmüş durumda.

Hükümet politikaları, seçmenlerin iradesine aldırmaksızın, mali piyasalar tarafından belirleniyor. Şubat ayında, İtalya’daki seçmenler, Monti hükümetinin kemer sıkma politikalarını topyekûn reddettiler. O, kapalı kapılar ardında iki ay süren siyasi pazarlığın ardından, tam da aynı yolu izleme sözü veren büyük bir koalisyon hükümetiyle bu işi yeniden üstlendi.

Almanya’da, Eylül ayında yapılacak seçimleri kim kazanırsa kazansın, gelecek hükümetin politikalarını şirket çıkarları belirleyecek.

Tüm Avrupa’da, devlet aygıtları güçlendiriliyor ve devlet gözetimi yoğunlaşıyor. Almanya’da, Federal Anayasa Mahkemesi, polisin ve istihbarat örgütlerinin ayrılığını büyük ölçüde ortadan kaldırdı ve ordunun ülke sınırları içinde savaş görevini yasallaştırdı. Onun rol modeli, 11 Eylül saldırılarından bu yana, İç Güvenlik Bakanlığı biçiminde güçlü bir casusluk ve polis aygıtı inşa etmiş olan ABD’dir.

Yunanistan’daki SYRİZA, Fransa’daki Sol Parti, İtalya’daki Komünist Yeniden İnşa ve Almanya’daki Sol Parti gibi sözde "sol" partiler ve onların sahte solcu destekleyicileri, burjuva düzenin sürdürülmesinde ve işçilerin siyasi olarak baskı altında tutulmasında özellikle zararlı bir rol oynuyorlar.

Onların hepsi, Avrupa’daki toplumsal karşı-devrimin en önemli aleti olan Avrupa Birliği’ni savunuyor. Bu partiler, iktidarı aldıklarında, sosyal harcamaları kesecek ve devlet aygıtlarını güçlendirecekler.

Almanya’daki Sol Parti, Berlin Senatosu’nda Sosyal Demokrat Parti’nin yanında iktidarda olduğu 10 yıl boyunca, yalnızca yoğun sosyal saldırılardan değil, aynı zamanda, eyaletin Polis Yasası’nın güçlendirilmesinden de sorumluydu. Sol Parti, üç yıl boyunca maliye bakanlığı görevini üstlendiği Brandenburg’da, kemer sıkma politikalarını dayatmada ve kamu sektöründe 8.000 iş kesintisi yapmada başrolü oynadı.

Bu partilerin gerici politikalarının derin nesnel kökleri vardır. Onlar, işçi sınıfına yönelik saldırılardan ve onun üzerindeki sömürünün yoğunlaşmasından maddi yarar sağlayan varlıklı bir toplumsal tabakayı temsil etmektedirler. Onlar, ne tür "solcu" etiketler taşırlarsa taşısınlar, işçi sınıfına düşman sağcı partilerdir.

Almanya İçin Alternatif partisinin gerici milliyetçi avro karşıtı yöneliminin Sol Parti’nin önderleri Oscar Lafontaine ve Sarah Wagenknecht tarafından benimsenmesi, bu iki örgütün benzerliğini gözler önüne sermektedir.

Verili aşırı toplumsal ve siyasi kriz ortamında, işçi sınıfının yeni bir devrimci önderliğinin inşası büyük bir önem kazanmaktadır. Bu görev, yalnızca, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin, merkezine Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri uğruna mücadeleyi koyan programatik temelleri üzerinde yerine getirilebilir.

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2012
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır