Hollanda seçimlerinde muhtemel sağa kayış AB’yi tehdit ediyor

Dietmar Henning
14 Mart 2017

15 Mart’ta yapılacak olan Hollanda parlamento seçimlerinin önemi, bu 17 milyon nüfuslu ülkenin sınırlarının çok ötesine uzanıyor. Avrupa genelinde egemen sınıflar, aynı ABD’de olduğu gibi, kapitalist krize ve artan toplumsal gerilimlere, demokratik yönetim biçimlerini terk ederek ve milliyetçiliğe ve savaşa dönerek tepki veriyor.

Hollanda’daki seçimler, Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri için giriş müziği işlevi görecek. Anketlerde Başbakan Marc Rutte’nin sağcı liberal Özgürlük ve Demokrasi Partisi (VVD) ile kafa kafaya giden sağcı aday Geert Wilders ve onun Özgürlük Partisi (PVV), tırmanan toplumsal öfkeyi milliyetçi ve İslamofobik bir yöne yönlendiriyor.

Wilders’ın zaferi, Fransa’nın Nisan ve Mayıs aylarında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ulusal Cephe (FN) lideri Marine Le Pen için bir itici güç sağlayacak. Le Pen’in kazanması halinde, bu, Avrupa Birliği’nin (AB) ve Avrupa politikasının İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri içinde hareket ettiği çerçevenin sonu olacak. Hem Le Pen hem de Wilders, AB’den ve Avrupa para birimi birliğinden çıkma yönünde bastırmaya kararlı.

Wilders, 21 Ocak’ta, Almanya’nın Koblenz kentinde, Trump’ın Beyaz Saray’a girişini kutlamak için, Le Pen ve Avrupa Parlamentosu’ndaki “Ulusların ve Özgürlüğün Avrupası” grubunu oluşturan diğer aşırı sağcı partilerle bir araya geldi. Wilders, Trump’ın seçilmesinin ardından, Twitter’da, “Hollanda’yı yeniden büyük yap” diye yazıyordu. Koblenz’deki diğer katılımcılar arasında, Almanya İçin Alternatif’in (AfD) eş başkanı Frauke Petry de vardı. Petry Trump, Wilders ve Le Pen sayesinde, Eylül ayındaki Almanya federal seçimleri öncesinde bir itici güç elde etmeyi umuyor.

İşçi sınıfı ve gençlik içinde Trump’a yönelik muhalefet küresel ölçekte artarken, Avrupa, onun ABD başkanı olarak seçilmesinin Amerika’ya özgü veya tekil bir olay olmadığını gösteriyor. Wilders, aynı Trump gibi, gökten zembille inmedi.

Wilders, siyasi kariyerine, 1980’lerde VVD’de bir ekonomik liberal olarak başladı. Britanya’nın eski başbakanı Margaret Thatcher’ın hayranı olan Wilders, 1998’de parlamentoya girdi. O, 2005’te, Türkiye’nin AB üyeliği sorunu üzerine VVD’den ayrıldı ve bir şirket gibi yönettiği PVV’yi kurdu. Wilders, partinin tek üyesidir; seçim adaylarını ve milletvekillerini ilanlar aracılığıyla bulur ve kişisel olarak seçer, onları parti üyesi yapmaz.

Onun etkisi, 2008 mali krizinin ardından arttı. Her Avrupa ülkesinde olduğu gibi, Hollanda devleti de mali piyasayı destekledi. Dönemin Hıristiyan Demokrat (CDA) Başbakanı Jan Peter Balkenende ve onun sosyal demokrat Maliye Bakanı Wouter Bos, Hollanda bankalarına 85 milyar avroyu aşkın para sağladı. Söz konusu para, daha sonra, sosyal harcamalardaki kesintiler yoluyla halktan çıkarıldı. Wilders, o zamandan beri, kendisini, “sıradan insanlar”ın temsilcisi gibi gösteriyor ve toplumsal öfkeyi milliyetçi ve İslamofobik bir yöne yönlendiriyor.

Sosyal refah sistemlerinin tasfiyesi ve özelleştirilmesi şölenine, sosyal demokratların, Hıristiyan Demokratların ya da sağcı liberallerin önderlik ettiği tüm hükümetlerin göçmenlere karşı ajistasyonu eşlik etti. Göçmenler, toplumsal ve ekonomik gerilemenin günah keçileri ilan edildiler. Önceden hoşgörülü olan ülkede, sığınma hakkı ve göçmen hakları, önemli ölçüde kısıtlandı. Sosyal demokratlar ve VVD de, mevcut kampanya sırasında yabancı düşmanlığı yarışına girmiş durumdalar.

Hollanda, 2008’den beri AB içinde ortaya çıkan ve giderek artan ulusal uzlaşmazlıklarda, yakın bir şekilde Almanya’nın yanında yer alıyor. Geleneksel olarak ticarete dayanan Hollanda, yüzde 70’i AB’ye yapılan ihracata aşırı derecede bağımlı durumda. Yapılan tüm ithalatın yüzde 60’tan fazlası da AB üyesi ülkelerden geliyor. Almanya, yıllardır, açık ara farkla Hollanda’nın en önemli ticaret ortağı. 2015’te, iki ülke arasındaki ticaret hacmi 167 milyar avroyla, dünyada ilk sıralardaydı. Rotterdam’daki büyük liman, Avrupa’daki en büyük açık deniz limanlarından biri. Ren’e ve Almanya Duisburg’daki Avrupa’nın en büyük iç limanına doğrudan erişim, Hollanda’yı uluslararası mal ticaretinin Avrupa merkezi yapıyor.

Almanya ve Hollanda, bankaları kurtarmak için, Yunan halkının kanını emmek amacıyla Yunanistan’dan daha fazla harcama kesintisi talep eden başlıca iki ülkedir.

Almanya ve Hollanda, ayrıca, askeri alanda da yakın işbirliği içinde. Hollanda, bir NATO üyesi olarak, 1998’den beri Yugoslavya’daki, Afrika’daki (Etiyopya/Eritre), Afganistan’daki ve Irak’taki askeri müdahalelere katıldı. Hollanda birlikleri, şu anda, NATO’nun Doğu Avrupa’daki askeri yığınağında yer alıyorlar. Birkaç yüz asker, Alman ordusunun önderlik ettiği NATO’nun ilk savaş grubunun parçası olacakları Rusya sınırındaki Litvanya’ya konuşlandırılıyor. Aynı anda, Hollanda denizaltıları, Akdeniz’de devriye geziyor.

Tüm ülkelerde olduğu gibi, Hollanda egemen sınıfı da, tırmanan siyasal, ulusal ve toplumsal gerilimlere, militarizm, yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik ile karşılık veriyor. Bu yüzden, seçimler, Avrupa Birliği’nin sonunun başlangıcı olma potansiyeli taşıyor.

Merkezkaç güçler şimdiye kadar –her zaman özel bir role sahip olmuş– Britanya’da ve güneyde ya da doğuda Macaristan veya Polonya gibi ülkelerde yoğunlaşmış olsa da, AB’nin öncülü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (EEC) iki kurucu üyesi de artık topa giriyor.

Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkışı (Brexit), Avrupa Birliği’nin parçalanmasını zaten başlatmış durumda. İlk başta sağcı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) tarafından talep edilmiş olan AB’den çıkış, şimdi Theresa May’in Muhafazakar hükümetinin ve İşçi Partisi içindeki muhalif bir azınlığın resmi politikasıdır.

İtalya Başbakanı Matteo Renzi’nin Aralık ayındaki anayasa referandumundaki yenilgisi, AB’ye vurulan bir sonraki darbeydi. Bankalar ve AB temsilcileri, o referandumu, bankacılık krizini AB ve avro çerçevesi içinde çözmek için son şans olarak görüyordu.

1 Mart’ta, Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, “Avrupa’nın geleceği üzerine resmi rapor”u yayınladı. Raporda özetlenen senaryoların tamamı, gerilimlerin şiddetleneceğini ve siyasi uzlaşmazlıkların derinleşeceğini varsayıyor. Belge, bu sorunların üstesinden gelmek için büyük bir yeniden silahlanma programı öneriyor.

Geçtiğimiz hafta sonu, Almanya’dan (Angela Merkel), Fransa’dan (François Hollande), İtalya’dan (Paolo Gentiloni) ve İspanya’dan (Mariano Rajoy) hükümet başkanları, Versay’da, “farklı hızlarda bir Avrupa”, yani büyük ülkelerin tek başlarına ilerlemesi çağrısı yaptılar. Başlıca konu, askeri işbirliği idi. Bu, Pazartesi günü Brüksel’de yapılan AB dışişleri ve savunma bakanları toplantısıyla başlatıldı. Onlar, başlangıçta dışarıdaki AB askeri görevlerine önderlik edecek olan ortak karargahlar konusunda anlaşmaya vardılar.

Brexit’ten bu yana, Almanya’da, Avrupa Birliği’nin krizinden ve Donald Trump’ın seçilmesinden, Rusya’ya ve ABD’ye meydan okuyabilecek ekonomik ağırlığına dayanarak egemen bir siyasi ve askeri güç konumuna yükselmek için yararlanma ihtiyacı konusundaki tartışmalar sürüp gidiyor.

AB savunucularının politikaları, kemer sıkma ve militarizmdir. Ancak bunları halkın isteklerine karşı uygulamak için, otoriter yönetim biçimleri gerekmektedir. AB’nin sağcı karşıtlarının, işçi sınıfını bölmek ve sosyal kesinti ve savaş politikalarını uygulamak için siyaset ve medya kurumunun bir kesiminden destek görüyor olmasının nedeni budur.

Hollanda işçi sınıfı, 15 Mart’taki seçimlerde hiçbir gerçek seçeneğe sahip değildir. Burjuvazinin iki yolunun; yani Avrupa’nın Balkanlaştırılmasının ya da askerileşmiş bir Avrupa büyük gücünün tek alternatifi, Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’dir. Kıtanın milliyetçiliğe ve savaşa saplanmasını, yalnızca, her bir Avrupa ülkesinde işçi hükümetlerinin kurulması ve Avrupa’nın sosyalist bir temelde birleşmesi önleyebilir. Bu, aynı zamanda, kıtanın muazzam zenginliklerinin ve üretici güçlerinin bir bütün olarak toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanılmasının ve daha da geliştirilmesinin önkoşullarını yaratacaktır.