Hollanda seçimleri ve faşizm tehlikesi

16 Mart 2017

Bugün yapılan Hollanda seçimlerine, Adolf Hitler’in Berlin’deki Sportpalast’ta “Musevi komplosu”na karşı sövüp saydığı ve Benito Mussolini’nin Roma’daki Piazza Venezia’nın balkonundan yığınları kışkırttığı günlerden bu yana görülmedik ölçekte bir yabancı düşmanlığı, milliyetçilik ve ırkçılık dışavurumu egemen olmuş durumda.

Geert Wilders ve onun faşizan Özgürlük Partisi, Müslüman ülkelerden göçün yasaklanması, camilerin kapatılması ve Kuran’ın yasaklanması çağrısında bulundu. Ancak, hiçbir şekilde bir istisna olmayan Wilders, Başbakan Mark Rutte’nin muhafazakar hükümetinden eski Maocu Sosyalist Parti’ye kadar tüm Hollanda politikasının gidişatını belirlemektedir.

Rutte, bu ayın başlarında, göçmenlere, “Eğer hoşunuza gitmiyorsa, gidebilirsiniz” dedi. Wall Street Journal (WSJ), “çok dilli klasik müzik seven, küreselleşme ve sosyal-liberal politikalar yanlısı olduğu uzun süredir bilinen” birinden gelen bu söylem, Wilders’de cisimleşen sağcı popülizmi her zamankinden açık bir şekilde benimseyen “bir Avrupa düzenini özetlemektedir” yorumunda bulundu.

WSJ, “Fransa’da, muhafazakar parti Les Républicains’ın [Cumhuriyetçiler] cumhurbaşkanı adayı François Fillon, büyük ölçüde Fransız kültürel kimliğini savunma üzerine odaklanmış durumda,” bu arada “Dördüncü bir dönem peşinde olan Almanya Başbakanı Angela Merkel, göçmenlere açık kapı politikasından geri adım attı” diye belirtti. Gazete, yorumunu, “Britanya’daki Muhafazakar Partili Başbakan Theresa May, ülkenin AB ile gelecekteki ilişkileri için, daha sıkı göçmen kontrollerini bir öncelik olarak belirledi.” sözleriyle sürdürdü.

Wilders’in sağcı popülizminin Atlantik Okyanusu’nun her iki yakasındaki burjuva politikacılara görünüşte çekici bir çağrı olduğu, ABD Kongresi’nin Iowa’yı temsil eden ve bu hafta, “Wilders kültürün ve nüfus yapısının bizim yazgımız olduğunu anlıyor. Uygarlığımızı başka birilerinin bebekleriyle iyileştiremeyiz” diyen üyesi Steve King’in öfkeli çıkışında dile getirildi.

Burjuva tarihçiler, on yıllardır, faşizmin 1930’lardaki yükselişinin, Lev Troçki gibi Marksistlerin çözümlemelerinin aksine, çok kötü bir kaza, kapitalist politikacıların demokrasiyi korumak için ellerinden geleni yapmalarına karşın iktidarı almış olan Hitler ve Mussolini gibi “deliler”in eylemlerinin sonucu olduğunu ileri sürüyorlar.

Buna karşın, Troçki, faşizmin, göreli refah dönemlerinde demokrasinin görünürdeki tuzaklarını göze alabilen ama kriz dönemlerinde, kapitalist politikacıların yabancı düşmanı ve milliyetçi demagoji yoluyla “popülist” bir maske sağlamaya çalıştığı temel içsel eğilimi olan militarizme ve diktatörlüğe dönen kapitalizmin temel eğiliminin ifadesi olduğunu açıklamıştı.

Faşizmin 20. yüzyılda ortaya çıkması ve 1933’teki Büyük Bunalım’ın ortasında Nazilerin iktidara gelmesi, asla yinelenmeyecek istisnai bir tarihsel felaket değil; kapitalizmin ve onun aşırı çürümüşlüğünün ürünüydü. Faşist güçler, 21. yüzyılda, 1930’lardan bu yana yaşanmış en derin kapitalist krizin ortasında, Avrupa burjuva politikasına giderek daha fazla egemen oluyorlar.

Rutte, seçimlerden yalnızca üç gün önce, sağcı kimliğini, Türkiye ile önemli bir diplomatik olay yaratarak kanıtlamaya çalıştı. Onun hükümeti Türkiye Dışişleri Bakanı’nın Hollanda’ya girmesini yasakladı, Rotterdam’daki Türk Konsolosluğu’na girişleri engelledi ve Türkiye’nin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nı polis eşliğinde sınırdışı etti.

Sosyal demokrat İşçi Partisi (PvdA) ve sahte solcu Sosyalist Parti dahil diğer partiler ise bu eylemi alkışladı. Tüm Avrupa’daki partiler aynı yolu izledi. Almanya’da, Sol Parti, Rutte’nin sağcı provokasyonunu coşkuyla kutladı ve Alman hükümetinin, Hollanda’nın “tutarlı yaklaşımı”nı izlemesini istedi.

Sağa doğru bu aşırı kayma, burjuva partilerin Hollanda’daki ve tüm Avrupa’daki kapitalist toplumun temel bir krizine verdiği yanıttır. On yıllardır süren sosyal kesintiler, küçük bir azınlığın çoğunluk zararına zenginleştirilmesi ve savaşın yayılması, demokratik yöntemlerle çözülemeyecek ekonomik ve toplumsal gerilimler yaratmış durumda.

Lev Troçki, Hitler’in Almanya Başbakanı olarak atanmasından üç yıldan uzun bir süre önce, 1929’da, “Son derece yüklü sınıfsal ve uluslararası gerilimlerin etkisi altında, demokrasi sigortası ya yanar ya da patlar.” diye yazmıştı. “Diktatörlük kısa devresinin temsil ettiği şey budur.”

O zamanlar, burjuvazi, şimdi olduğu gibi, kapitalist sistemin krizine militarizm, savaş ve diktatörlük ile yanıt vermişti. Burjuva egemenliğin savaş sonrası dönemde üzerinde yükseldiği toplumsal uzlaşma yöntemleri, uzun süredir işlemiyor. Sosyal demokrat partiler ve sendikalar saygınlıklarını yitirmiş ve işçi sınıfı içindeki desteklerini kaybetmiş durumdalar.

Hollanda’da, Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin en etkililerinden biri olan PvdA, çöküşün eşiğinde. O, kamuoyu yoklamalarına göre 7. sırada. PvdA, 1980’lerin başlarında, Hollanda sosyal güvenlik sistemine yönelik bir saldırı başlatmıştı ve o günden beri, onun ortadan kaldırılmasında önemli bir rol oynuyor. Rutte’nin sağcı hükümetinde, 2012’den bu yana altı PvdA’lı bakan var. Onun en tanınmış temsilcisi, Avro Grubu’nun başkanı Jeroen Dijsselbloem, Yunanistan’a karşı kemer sıkma politikalarından yana ajitasyonuyla ön plana çıkmıştı.

Şimdi, Hollanda egemen sınıfı, toplumsal bir patlama tehlikesini, faşizmin yöntemlerinden yararlanarak, toplumun döküntülerini işçi sınıfına karşı harekete geçirerek önlemeye çalışıyor.

Rutte’nin Halkın Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nden (VVD) eski bir milletvekili olan Wilders, bu toplumsal sefaletten dolayı göçmenleri suçlayarak, çalışan yoksullar kitlesine sürüklenme tehdidiyle karşı karşıya olan orta sınıfa ve yoksullaştırılmış işçilerin hayal kırıklığına hitap ediyor. 20. yüzyılın ilk yarısında, faşizm Musevileri günah keçisi ilan etmişti; günümüzde, iflas etmiş bir siyasi sistem göçmenleri ve Müslümanları günah keçisi ilan ediyor.

Wilders’in sağcı politikalarının düzen partileri tarafından benimsenmesi, bir uyarı olarak görülmelidir. Egemen seçkinler, sosyal kesintilere ve militarizme yönelik her türlü muhalefeti ezmek için, demokratik yöntemlerle ilişkilerini kesmeye hazırlanıyorlar.

Bu yalnızca Hollanda için geçerli değil. Britanya’daki Brexit referandumunun ve Trump’ın ABD başkanı seçilmesinin ardından, Hollanda seçimleri, Nisan ayında yapılacak olan ve aşırı sağcı aday Marine Le Pen’in kamuoyu yoklamalarında önde gittiği Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ve sağcı Almanya İçin Alternatif’in (AfD) anketlerde Wilders’in PVV’sine benzer oranlara sahip olduğu Almanya’da Eylül ayında yapılacak seçimlerin ortamını belirliyor.

Dünya kapitalizminin 1930’lardan bu yana yaşadığı en derin krizden aşırı sağcı güçlerin yararlandığı gerçeği, kapitalist siyaset kurumuna yönelik çürütülemez bir ithamdır.

Faşizmin, savaşın ve militarizmin geri dönüşüne, yalnızca, kapitalizmi yıkmak ve sosyalist bir toplumu kurmak için mücadele eden bağımsız bir uluslararası işçi hareketi karşı koyabilir. Bu, Avrupa’nın dört bir yanında ve uluslararası ölçekte, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerinin inşa edilmesi demektir.

Peter Schwarz