Sosyalist Eşitlik Partisi’ni (Fransa) inşa edin!

9 Mayıs 2017

Sosyalist Eşitlik Partisi (Parti de l'égalité socialiste – PES) Kasım 2016’da Paris’te düzenlenen kongrede, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Fransa şubesi olarak kabul edildi.

PES, bu kongrede, iki belgeyi oybirliği ile kabul etti. Bunlardan birincisi DEUK’un “Sosyalizm ve Savaşa Karşı Mücadele” başlıklı açıklaması; diğeri ise aşağıda yayınladığımız kuruluş belgesi, “Sosyalist Eşitlik Partisi’ni (Fransa) inşa edin!” idi.

Kapitalizmin krizi, Fransa’da da, ifadesini militarizmde, devletin güçlendirilmesinde, sosyal hakların geriletilmesinde ve aşırı sağ partilerin yükselişinde bulmaktadır. Buna, “Troçkist” hareketten dönmüş olanların takipçilerini de içeren eski “sol” kurumların, yani sosyalist ve komünist partilerin çözülmesi eşlik ediyor.

PES, Fransa’daki WSWS okurlarını ve DEUK destekçilerini PES kuruluş belgelerini dikkatle okumaya ve üzerinde çalışmaya ve onları ülke genelinde yaygın şekilde dağıtmaya çağırmaktadır. Bu belgelerde özetlenen program ve perspektiflerle hemfikir olan bütün işçileri ve gençleri PES üyesi olmaya ve onu işçi sınıfının Fransa’daki devrimci öncüsü olarak inşa etmeye davet ediyoruz.

PES ile bağlantıya geçmek için tıklayınız.

* * *

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Fransa şubesi olarak Sosyalist Eşitlik Partisi’ni (Parti de l'égalité socialiste – PES) kuruyor. PES, Fransa’daki işçileri, DEUK tarafından Troçkizmin ve klasik Marksizmin savunusunun kesintisiz sürekliliği temelinde geliştirilmiş dünya sosyalist devrimi programına kazanmak için mücadele etmektedir. PES, dünya kapitalizminin tırmanan krizinin ve onun Fransız siyaset kurumu üzerindeki etkisinin ortasında, bu programın giderek artan bir destek kazanacağından emindir.

Çeyrek yüzyıl önce, Stalinist bürokrasi Sovyetler Birliği’ni tasfiye ettiğinde, kapitalizmin savunucuları, komünist tehlikenin sözde sona ermesinin barışı, refahı ve demokrasiyi güvence altına aldığını iddia etmişlerdi. Ancak kapitalizmin geçtiğimiz 25 yıl içinde başardığı şey, uluslararası ölçekte, işçilere Rusya’daki sınıf kardeşlerinin neden 100 yıl önce, Ekim 1917 Devrimi’nde Bolşeviklerin önderliğinde düzeni devirmek zorunda olduklarını hatırlatmaktır.

2008 Wall Street çöküşünün tetiklediği küresel ekonomik kriz ve dünya proletaryasının onu izleyen devrimci yanıtı (2011’de Mısır’da ve Tunus’ta gerçekleşen kitlesel ayaklanmalar), emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşma yönelimini büyük ölçüde hızlandırdı. Avrupa’yı, Ortadoğu’dan ve Afrika’dan Doğu Avrupa’ya ve Asya’ya kadar saran emperyalist savaş eğilimi, yeni bir dünya savaşının patlaması tehlikesi oluşturmaktadır.

Avrupa kapitalizmi, içeride, SSCB’nin varlığının oluşturduğu siyasi ve ideolojik meydan okumaya karşı koymak için Soğuk Savaş sırasında benimsemiş olduğu barışçı ve reformist maskeyi çıkarmış durumda. Avrupa Birliği (AB), tüm kıtaya, acımasızca kendi kemer sıkma diktasını dayatıyor; bankalara trilyonlarca avroluk kurtarma paketleri bağışlar ve bir polis devletinin yasal ve gözetim altyapısını kurarken, toplumsal hakları paramparça ediyor. Bu polis gözetimi altyapısının başlıca amacı, işçilerin kemer sıkma politikalarına yönelik protestolarını şiddetle bastırmaktır.

Fransa’daki siyasi durum büyük bir çelişki eliyle karakterize edilmektedir. Fransız proletaryasının devrimci gelenekleri, yaklaşık 200 yıl önce Marksist sosyalizmin doğmasına ve gelişmesine son derece önemli bir katkıda bulunmuştu. Ekim Devrimi, Fransız işçi sınıfı içinde güçlü bir destek bulmuştu ve proletaryanın 20. yüzyıl Fransa’sındaki başlıca devrimci mücadeleleri, uluslararası işçi sınıfının en önemli stratejik deneyimleriydi. Ancak günümüzde, dünya kapitalizmi tırmanan savaş yöneliminin ve Büyük Bunalım’dan bu yana yaşanan en büyük ekonomik krizin ağırlığı altında sendelerken, Fransa’da, DEUK dışındaki hiçbir siyasi eğilim, kapitalizmin işçi sınıfı tarafından devrimci yoldan yıkılmasını ve sosyalizmin inşasını amaçlamıyor.

Buna karşılık, “sol” siyasete 1968’den bu yana egemen olan güçler, sosyalizme ve işçi sınıfına kesinlikle düşman durumdalar. Sosyalist Parti (PS) ve onun siyasi uyduları tarafından tüm tarihsel dönem boyunca izlenen savaş, kemer sıkma ve demokratik haklara saldırı gerici gündemine karşı kitlesel öfke büyüyor. PS’nin 1969’da kurulmasının, Stalinist Fransa Komünist Partisi’nin (PCF) on yıllar süren çöküşünün ve “aşırı sol” politikaya 1968 öğrenci hareketinden kişilerin egemen olmasının işçileri haklarından bütünüyle mahrum bıraktığı her zamankinden daha açık.

Bizzat Hollande’ın, 2012 seçim kampanyası sırasında, Londralı bankerlerin bir toplantısında söylemiş olduğu gibi, “Bugün Fransa’da artık komünistler yok. Sol, ekonomiyi liberalleştirdi ve piyasaları mali sektöre ve özelleştirmeye açtı. Korkacak bir şey yok.”

PS ve müttefikleri, on yıllardır, “sol” politikayı orta sınıfın hali vakti yerinde kesimlerinin yaşam tarzı kaygıları ile uyumlu olacak şekilde yeniden tanımlamaya çalışıyor. Onlar, emperyalizme muhalefeti değil, onun “insani” savaşlarını; sınıf mücadelesini değil, sendika bürokrasisi ile büyük şirketler arasında “toplumsal diyaloğu”; işçilerin uluslararası dayanışmasını değil, İslam fobisini ve milliyetçiliği desteklediler. Bu güçler, sosyalizmin temsilcileri gibi görünmelerine izin verildiğinde, yalnızca, öfkeli ve çaresiz seçmenleri neo-faşist Ulusal Cephe’nin (FN) arkasına yönlendirmektedirler.

Ancak sınıf mücadelesinin kesintiye tahammülü yoktur. Var olan partiler egemen sınıfın siyasi araçlarıdır; dolayısıyla, işçi sınıfı için devrimci bir alternatifin yaratılması yaşamsal önemde bir görevdir. Kendisini DEUK’un sosyal demokrasiye, Stalinizme ve küçük-burjuva Marksizm karşıtlığına karşı Troçkizm uğruna mücadelesinin sürekliliğine dayandıran PES, işçi sınıfının kitlesel öncü partisi olarak gelişmek için mücadele etmektedir.

Egemen sınıf, Fransa’da, Troçki’ye ve Troçkizme ilişkin tüm belleği ortadan kaldıramamıştır. Bunlar, kopmaz bir biçimde, Stalinizmin 20. yüzyıl Fransa’sındaki devrimci fırsatlara; 1936 genel grevine, 1944’teki Nazi işgalinden kurtuluşa ve 1968 genel grevine olan ihanetlerine karşı muhalefet ile ilişkilidir.

Bununla birlikte, PES, kendisini basitçe Troçkist ilan etmenin işçi ve gençlik kitlelerini ikna etmeyeceğinin ya da PES’in programının içeriğini netleştirmeyeceğinin farkındadır. Troçkizm, Fransa’da, 45 yıldır, yanlış bir şekilde, PS’nin çevresinde ya da içinde faaliyet gösteren, Troçkizmden dönmüş küçük-burjuva akımlarla ilişkilendirilmiştir. DEUK, Pierre Lambert’in Enternasyonalist Komünist Örgüt’ünün (OCI—bugünkü Bağımsız Demokratik İşçi Partisi—POID) o zamanlar DEUK’un öncü şubesi olan Britanya’daki Sosyalist İşçi Birliği (SLL) ile yollarını ayırdığı 1971’den beri bir Fransa şubesine sahip değildi. OCI, DEUK’un 1953’te kurulmasına karşı olan –Fransa’da, Devrimci Komünist Birlik’i (LCR—bugünkü Yeni Anti-Kapitalist Parti—NPA) ve İşçi Mücadelesi’ni (Lutte Ouvrière – LO) kapsayan– uluslararası bir küçük-burjuva gruplar çevresine katıldı. Bu tür partilerin PS’ye hiçbir alternatif sunmadığı, yakın dönemde, onların Yunanistan’daki müttefiki Syriza’nın rolüyle vurgulandı. Syriza, geçtiğimiz yıl Yunanistan’da hükümet kurmasının ardından, AB’nin kemer sıkma talimatlarını kölece uygulamaya koydu.

PES, ileri işçileri, DEUK’un proletarya enternasyonalizmi uğruna Troçkist mücadelesi ile bu sahte sol partiler arasındaki uzlaşmaz karşıtlık konusunda netleştirmek için mücadele etmektedir. PES’in onlara yaklaşımı, amansız bir şekilde düşmancadır. O, bu örgütlerden hiçbirini, Troçkist ya da Troçkist politikaları benimsemesi için baskı yapılabilecek bir örgüt olarak görmemektedir. Onların, PES’i -onun siyasi ilkeler uğruna mücadele etmesini kastederek- “sekter” olmakla suçlamasını küçümseyerek reddeder. PES, onlara yönelik karşıtlığını, DEUK’un ve öncüllerinin on yıllar boyunca sürdürmüş olduğu devrimci mücadelenin tarihsel ve siyasal derslerine dayandırır.

PCF ve Stalinizmin iflası

II. Dünya Savaşı’nın sonundan 1968 genel grevine kadar, Fransa işçi sınıfı içindeki ana parti Fransa Komünist Partisi (PCF) idi. PCF, Kremlin ile sıkı ilişkilerini ve II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı silahlı direniş hareketinin önderliği olarak ortaya çıkmasını, kendisini Ekim Devrimi’nin Fransa’daki mirasçısı gibi göstermek için kullandı. O, bu saygınlıktan, ulusalcı bir bakış açısı geliştirmek ve 20. yüzyıl Fransa’sındaki büyük devrimci fırsatlara ihanet etmek için yararlandı. PCF, yarım yüzyılı aşkın süredir, 1968 genel grevine ihaneti, PS hükümetlerine destek vermesi ve katılması ve Kremlin’in SSCB’de kapitalizmi yeniden kurmasına arka çıkması nedeniyle gözden düşmüş durumdadır. Onun sicili, Troçki’nin, Stalinizmin dünya sosyalist devrimi perspektifine yönelik karşı-devrimci ve anti-Marksist bir tepki olduğu biçimindeki eleştirisini doğrulamıştır.

SSCB dışında sosyalist devrim stratejisinden bilinçli olarak vazgeçen Stalinistleştirilmiş Üçüncü Enternasyonal, 1935’te, Halk Cephesi ittifakları içinde burjuva partilerini destekleme stratejisini benimsemişti. Sovyet bürokrasisinin uluslararası devrimi reddetmesinden ve SSCB’de “tek ülkede sosyalizm” teorisini benimsemesinden kaynaklanan bu strateji, Marksizmin başlıca ilkesi olan işçi sınıfının burjuvaziden siyasi bağımsızlığını sağlamak gerekliliğini doğrudan ihlal ediyordu. Bu strateji, uluslararası ölçekte korkunç yenilgilere yol açtı. İspanya’da, Halk Cephesi hükümeti, işçi ayaklanmalarını bastırdı ve İspanya Cumhuriyeti’ni, General Francisco Franco’nun faşist ayaklanmasına karşı mücadelede yenilgiye götürdü. Fransa’daki Halk Cephesi hükümeti ise, Stalinistlerin Fransız işveren federasyonları ile üzerinde anlaştıkları ödünler uğruna sattığı 1936 genel grevini atlattı ve 1938’e kadar devam eden grev dalgasını ezdi.

Stalin, 1936 Fransa genel grevinden kısa süre sonra, Ekim Devrimi’nin geride kalmış Yaşlı Bolşevik önderlerine teröristler ve faşistler diye çamur atan Moskova Duruşmaları’nı başlattı. Bu duruşmalar, Büyük Temizlik’in ve Komünist Enternasyonal içindeki Marksistlerin -Troçki suikastı ile doruk noktasına ulaşan- siyasi soykırımının önünü açtı. Fransa’daki Komünist Parti 1936 genel grevini izleyen grevleri yalıtır ve devletin onları ezmesine izin verirken, Troçki’yi vahşice suçluyor ve onu destekleyenlere saldırıyordu. Parti önderliği, PCF’nin gazetesi L’Humanité’de, Troçki’ye ve Yaşlı Bolşeviklere yönelik iftiralar yayınladı ve GPU’nun uluslararası alanda Troçkistlere yönelik suikastler örgütlemesine yardım etti.

Stalinizm, Avrupa proletaryasının II. Dünya Savaşı yıkımını ve kitlesel kıyımını toplumsal devrim yoluyla engelleme yönündeki son şansını engellemişti. Bu, burjuvazi 1940’taki Nazi istilasının ardından bozgunculuk safına geçerken, Fransa’da faşist Vichy rejiminin iktidarı almasının zeminini hazırladı. Ulusal Meclis, Naziler ile işbirliğini yönetmiş olan Mareşal Philippe Pétain’e tam yetki yönünde oy kullandı. PCF, 1939’daki Stalin-Hitler saldırmazlık antlaşmasını onaylamasının ardından yeraltına geçmek zorunda kaldı.

PCF, Kremlin’in ABD ve Britanya emperyalizmi ile birlikte, dünyayı II. Dünya Savaşı sırasında etki alanlarına bölme biçimindeki karşı-devrimci politikası doğrultusunda, Fransa’nın Nazi işgalinden kurtuluşunun sağlamış olduğu devrimci fırsata ihanet etti. O, Fransız Direnişi içindeki baskın rolünü, kapitalist bir Dördüncü Cumhuriyet kurmak ve Avrupa faşizminin suçlarını örtbas etmek üzere, ABD ve Britanya makamlarıyla birlikte General Charles de Gaulle’e yardım etmek için kullandı. De Gaulle’ün yanıltıcı Fransa “direndi” iddiasını benimseyen ve işbirlikçilere yönelik yasal takibatı engelleyen PCF, patronlar tarafından kontrol edilen ortak yönetim organları yararına fabrika komitelerini dağıttı; Direniş milislerini de Gaulle’ün ordusu içinde eritti ve de Gaulle hükümetine bakanlar verdi. PCF, başta Çinhindi ve ardından Cezayir olmak üzere sömürgeci savaşların sürmesine izin verdi; 1947’nin isyancı kitle grevlerini ve 1953 genel grevini satarak, Dördüncü Cumhuriyet’in her krizinde bir istikrar sütunu olduğunu kanıtladı. PCF, bu temelde, teorilerine “sol”, hatta Marksist bir renk verme peşinde koşan ama sosyalist bir devrime karşı olan aydınlar arasında yaygın bir destek gördü.

PCF’nin yanlış bir şekilde Ekim Devrimi ile özdeşleştirilmesinin, nihayetinde, Nazi işgalinden kurtuluştan ortaya çıktığı haliyle Fransa işçi hareketi için ölümcül sonuçları oldu. Milyonlarca işçi, faşizmin suçları nedeniyle kapitalizmin son derece gözden düşmüş olduğu koşullarda, sendikalara ve PCF’ye akın etmişti. Ne var ki onlar, devrimi temsil etme sahte iddiaları tarihsel yalanlar (faşizmin Fransa’daki suçlarının örtbas edilmesi, PCF’nin Moskova Duruşmaları’nı inatçı bir şekilde savunması ve Ekim Devrimi’nin sürdürücüsü olarak Troçkizmin rolünün inkarı) üzerine kurulu olan ulusalcı bir bakış açısıyla zehirlemiş örgütlere katılıyorlardı.

1954-1962 Cezayir savaşı, PCF’nin ayrılmaz bir parçası olduğu Dördüncü Cumhuriyet siyaset kurumunun gerici rolünü kısa süre içinde açığa vurdu. Sosyal demokrat İşçi Enternasyonali’nin Fransa Şubesi’nden (SFIO) Başbakan Guy Mollet, savaş kredileri ve özel yetkiler istediğinde, PCF bunlar lehine oy verdi. PCF, ardından, 1958’de, de Gaulle’ü yeniden iktidara getiren ve Beşinci Cumhuriyet’in kurulmasına yol açan, Mollet’ye yönelik başarısız bir darbeye karşı çıkmadı. Fransa’nın yüz binlerce Cezayirliye yönelik kitlesel işkenceye ve cinayete başvurması, II. Dünya Savaşı sonrası rejimin kirli yüzünü açığa vuruyordu. Fransız paraşütçü askerlerinin ve Cezayir’deki güvenlik güçlerinin yöntemleri, sadece on yıl kadar önce Fransa’daki faşist yetkililer tarafından kullanılmış olanları hatırlatıyordu. Dahası, savaş karşıtı protestolar ölümcül bir baskıyla karşılaşırken, Paris valisi ve Vichy yönetiminin eski yetkilisi Maurice Papon, Cezayirlilerin Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) çağrısıyla düzenlediği 17 Ekim 1961 protestosuna yönelik kanlı bir katliamı yönetti.

Mayıs-Haziran 1968 genel grevinin patlaması, savaş sonrası kapitalist dengeyi paramparça eden ve Fransa’da PCF’nin ve de Gaulle yönetiminin altını oyan uluslararası bir işçi sınıfı mücadeleleri dalgasının en yüksek noktasıydı. Sorbonne Üniversitesi’ndeki protestocu öğrencilere yönelik kanlı bir polis saldırısı, proletarya içinde kitlesel bir tepkiyi tetiklemişti. Ülke genelinde fabrikalara kızıl bayraklar çekilirken, on milyonu aşkın işçi greve gitmiş ve Fransa ekonomisi durma noktasına gelmişti. De Gaulle, Baden-Baden’deki generallerine acil bir ziyaret yaptığında, onların komutası altındaki askerlere, protestoları ezmek üzere Paris’e yürüme konusunda güvenilemeyeceğini görmüştü.

Uluslararası işçi sınıfı, muazzam devrimci potansiyelini göstermişti. 1968’den 1975’e kadar, kitlesel işçi mücadeleleri, sömürgecilik karşıtı ayaklanmalar ve gençlik protestoları dünya geneline yayıldı. İspanya’daki, Portekiz’deki ve Yunanistan’daki diktatörlüklerin çöküşü; ABD’deki kitle grevlerinin ve protestoların ortasında ABD Başkanı Richard Nixon’ın istifası ve Washington’ın Vietnam Savaşı’ndaki yenilgisi, küresel kapitalizmi temellerinden sarstı.

Sosyalist devrimin önündeki başlıca engel, işçi sınıfı içindeki devrimci önderlik kriziydi. 1968’de Fransa’da, de Gaulle hükümetini destekleyen, Grenelle Sözleşmeleri’nde ücret tavizlerini görüşen ve haftalarca bir işe dönüşü organize eden PCF ile CGT, işçi sınıfının iktidar mücadelesini bir kez daha engelledi. PCF devrimi durdurmayı başarırken, bu, onun devrimci bir parti olduğuna ilişkin yanılsamaların altını oydu.

Sosyalist Parti’nin yükselişi

Bununla birlikte, 1968 olayları nedeniyle PCF’nin gözden düşmesinden ortaya çıkan şey, işçi sınıfı içinde kitlesel bir devrimci parti değil, PS oldu. 1969’da ve 1971’de Alfortville ile Epinay’da düzenlenen kongrelerle kurulan PS, en başından itibaren sosyalist bir parti değil, mali sermayenin partisiydi. Dahası o, SFIO’nun yeni bir versiyonu da değildi. SFIO burjuvazinin sadık bir hizmetkarı olduğu için, bu tür bir partiyi piyasaya sürmek, başlı başına gerici bir girişim olurdu. SFIO, I. Dünya Savaşı’nı desteklemiş ve Ekim Devrimi’ne karşı çıkmıştı; onun milletvekillerinin çoğunluğu 1940’ta Pétain lehine oy vermişti ve Cezayir’de savaş yürütmüştü. Oysa PS, çok daha geniş bir koalisyondu.

PS, eski bir Vichy yetkilisi ve Mollet hükümetinde adalet bakanı olan François Mitterrand için bir seçim aracı olarak tasarlanmıştı. Mitterrand, Musevi Soykırımı’nda işbirliği yapmış olan René Bousquet gibi Vichy polis şefleri ile yakın bağlarını sürdürüyordu. Parti, SFIO’dan geride kalanların bir kısmını, Vichy’ye bağlı eski Radikal Partili güçleri birleştirmiş olan Mitterand’ın Cumhuriyetçi Kurumlar Kongresi’ni, Esptit dergisinin destekleyicileri gibi sosyal-Katolik güçleri, “sol” aydınları, eski Stalinistleri ve Birleşik Sosyalist Parti’den (PSU) eski Troçkist güçleri birleştirdi. PS, üyeleri ağırlıklı olarak devlet aygıtından, medyadan ve akademik çevreden gelen bir burjuva partisiydi. Ancak o, PCF’nin ve Troçkist hareketin etkisi altında olan işçiler ve gençler arasında yükselen bir protesto dalgası koşullarında, kendisini “sosyalist” olarak sunmak zorunda kalmıştı.

PS’nin hedefi, Mitterand’ın daha sonra kendisini onaylayan ABD’li yetkililere açıkladığı gibi, PCF’nin seçmen tabanını yok etmek, başlıca “sol” parti haline gelmek ve iktidarı almaktı. O, PCF’yi ve Stalinizmin 1960’larda ve 1970’lerde gözler önüne serilen tarihsel suçlarını eleştirerek, kendisine sosyalist süsü verdi. Bu eleştiriler, Troçki’nin Stalinist bürokrasiye karşı Sovyet demokrasisini savunması ya da PCF’nin karşı-devrimci rolünün Troçkist bir eleştirisi temelinde, işçi sınıfının bakış açısından yapılmıyordu. Aksine, PS, komünizm karşıtlığını ve burjuva demokrasisine ilişkin yanılsamaları teşvik ediyordu.

PS, 1968 genel grevi nedeniyle sendelemiş olan PCF’nin sağa kayışını kendi çıkarına kullandı. PCF, 1968-1975 dönemindeki devrimci mücadelelere, 1972’de PS ve burjuva Radikal Sol Hareket ile bir Ortak Program imzalayarak ve 1976’da “Avro-komünist” sapmanın ortasında, proletarya diktatörlüğünden vazgeçerek tepki verdi. Ortak Program, Halk Cephesi’nin 1936’da geçici olarak verdiği toplumsal ödünler ambalajına bürünmüş olmakla birlikte, toplumsal kazanımlara değil; işçi sınıfına yönelik katışıksız bir toplumsal savaş dönemine zemin hazırladı.

PS, özellikle, Fransız aydınlarının geniş kesimlerinin Marksizme karşı yürüttüğü savaşa bel bağlıyordu. Cezayir savaşının ve Sovyet lideri Nikita Kruşçev’in Stalin’in suçlarını itiraf eden Gizli Konuşması’nın ardından büyük ölçüde PCF’den Maoculuğa geçmiş olan “sol” aydınlar, 1968 genel grevi sonrasında daha da sağa kaydılar. Toplumsal devrim ile burun buruna gelmekten dehşete kapılan bu aydınlar, PCF’nin kanatları altında Marksizm ile flörtlerini terk ettiler ve bunun yerine PS’yi destekleyen bir medya ve siyaset kampayasına giriştiler.

Bernard Henri-Lévy’nin önderlik ettiği “yeni filozoflar”dan, post-yapısalcı Michel Foucault’ya ve 1789 Devrimi tarihçisi François Furet’ye kadar çeşitli güçler, “totaliterlik”e saldırıyor ve onu, toplumsal devrimin kaçınılmaz sonucu olarak sunuyorlardı. “Totaliterlik” kavramı komünizmin, Stalinizmin ve faşizmin gerici bir karışımını oluştururken, bu kampanyanın hedefi ne faşizm ne de Stalin’in suçlarıydı. Bu kampanya, Bousquet ve Mitterrand gibi Fransa’daki eski Vichy yetkililerine ya da Kremlin’in Marksizme karşı siyasi soykırımına saldırmıyordu. Aksine, bu güçler, Kremlin’in anti-demokratik politikalarının sağcı bir eleştirisi temelinde, komünizme ve Marksizme saldırdılar. Onlar, Aleksandr Soljenitsin gibi, Kremlin’in baskısının hedefi olmuş serbest piyasa yanlısı muhalifleri yücelttiler. Emperyalizmin suçları karşısında sessiz; Sovyet işçi sınıfının Stalinist bürokrasiyi devirmesi yönünde bir mücadeleye düşman olan bu güçler, komünizm karşıtlığına, SSCB’de kapitalist restorasyona ve daha sonra, emperyalizmin -liderleri “totaliter” olarak sunulan- eski sömürge ülkelere karşı yürüttüğü “insani” savaşlara “sol” desteğin teorik çervesini oluşturdular.

Onlar, işçi iktidarı uğruna mücadeleye de, onun yerine “öz-yönetim”i ileri sürerek saldırdılar. Başlangıçta, işçilerin iflas etmiş Lip saat fabrikasını devralıp işletme yönündeki başarısız bir girişimiyle bağlantılı olan “öz-yönetim” çağrıları, geniş, Marksizm karşıtı bir içerik edindi. PSU’nun önderi Michel Rocard, bu kavramın “muğlak” olduğunu ama “beraberinde SSCB’nin uyguladığı rejim türünün reddini getiriyor” olma avantajına sahip olduğunu belirtmişti. Esprit, daha açık bir şekilde, “sosyalizmin ilkelerine …” dayanan toplumsal mücadele “totaliter bir devlet doğurur” uyarısında bulundu ve öz-yönetimi, “iktidar arzusunun kısırlaştırılması” olarak övdü.

Bu, Mitterrand’ın 1981’de PCF’nin desteğiyle iktidara gelmesine zemin hazırladı. 1970 ekonomik krizinin etkilerine ve muhafazakar Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing’in kemer sıkma politikalarına yönelik kitlesel hoşnutsuzluğu kendi çıkarına kullanan Mitterrand, en önemli firmaları ulusallaştırmayı ve alım gücünü arttırmayı vaat etti. Ancak o, iktidara gelir gelmez, programını inkar etti. Fransa’dan öngörülebilir bir sermaye çıkışı ile karşılaşan Mitterand, sermaye denetimleri uygulamayı reddetti; bunun yerine, “kemer sıkmaya dönüş”ü, sosyal harcamalarda ve işlerde kesinti yapmayı ilan etti.

Mitterrand’ın PS’nin seçim vaatlerine ihaneti, işçiler arasında şok, öfke ve hayal kırıklığı yarattı. Ancak, nihayetinde, Fransa’da PS’ye karşı siyasi olarak bağımsız, devrimci bir politika uğruna mücadele eden hiçbir parti olmadığı için, bu muhalefet hiçbir örgütlü ifade bulamadı. Bu olağanüstü durumda, işçiler ile öğrenci hareketi ve devlet bürokrasisi içindeki ayrıcalıklı güçler arasındaki sınıfsal uçurum her zamankinden daha büyük bir hale gelirken, işçi hareketi parçalanmaya başladı. Grevlerin ve sendika üyeliğinin hızla azalması ve sendikaların büyük çoğunlukla sermaye tarafından finanse edilen bir şirket polis gücü olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, sendikalar çöktü. Radikalleşmiş küçük-burjuvalar, PS’nin ve onun SOS-Irkçılık ve öğrenci sendikaları gibi müttefiklerinin kontrol ettiği çeşitli örgütler kurdular. Bu örgütler, halkı izleme ve gerektiğinde huzursuzluk için bir emniyet supabı olarak sınırlı protestolar düzenleme işlevi gördüler.

Troçkist hareketin Fransa’daki krizi ve OCI’nin DEUK’tan kopuşu

Eğer Fransa’da, 1968’den sonra, PCF’ye sağdan saldıran bir parti olan PS baskın olduysa, bu nedeni, her şeyden önce, Troçkist hareketin krizi ve solda bir alternatifin ortaya çıkmasını engellemiş olan OCI’nin ihanetiydi. OCI, DEUK ile ilişkilerini kesti, PS ve PCF ile siyasal ve seçimsel bir ittifak peşinde koşan Solun Birliği perspektifini benimsedi. O, bu perspektifin işçi örgütlerinin bir birleşik cephesini yaratacağını ileri sürse de, gerçekte, bir burjuva partisi olan PS’nin egemen olduğu, işçi sınıfı karşıtı bir yeniden gruplaşma oluşturdu.

Bu, Troçki’nin ve DEUK’un faaliyetinin merkezinde yer alan, işçi sınıfının siyasi bağımsızlığı uğruna ve burjuvazinin bizzat Troçkist hareket içindeki etkilerine karşı mücadelenin apaçık bir inkarıydı. Solun Birliği perspektifini benimseyerek PS yönelimli geniş bir küçük-burjuva çevreye katılan OCI, Fransa’da son yarım yüzyılı aşkın sürelik “sol” burjuva hükümetlerin siyasi çerçevesini oluşturmaya yardımcı oldu.

Bu birlik, 1956’da sendikalist örgüt Voix Ouvrière olarak kurulmuş ve 1968’de İşçi Mücadelesi (LO) adını almış olan LO’yu da kapsıyordu. LO, 1930’larda ve 1940’larda David Barta’nın önderlik ettiği aktif bir grubun üyelerini içeriyordu. Barta grubu, Troçkizme bağlılık iddiasında bulunmuş; ancak işçi sınıfının yalnızca ulusal bir temelde mücadele edeceği ve bu yüzden, Dördüncü Enternasyonal’in (DE) küçük-burjuva bir örgüt olduğu biçimindeki Marksizm karşıtı gerekçelerle DE’ye katılmayı reddetmişti. Barta grubu 1947’de kitlesel grevleri tetikleyen Renault grevi için mücadele eden DE ile ortak eylemler düzenlemekle birlikte, anarko-sendikalist çevreler ile yakın bağlarını sürdürdü. LO, adayı Arlette Laguiller’in cumhurbaşkanlığı kampanyalarında, medya ve siyaset seçkinleri tarafından Troçkist olarak sunulmuştur ama o, PS’nin güvenilir bir uydusudur. Peçeye ve burkaya yönelik yasağı destekleyerek Müslüman karşıtı nefreti kışkırtan ve Fransız emperyalizminin dış politikasını örtülü şekilde destekleyen LO’nun ulusalcı ve anarko-sendikalist yönelimi, onun sendikaların işçi mücadelelerine ihanetlerini örtbas etme rolünü vurgulamaktadır.

DEUK, Dördüncü Enternasyonal (DE) içinde ortaya çıkmış olan ve LCR/NPA’nın takipçisi olduğu Pablocu revizyonist eğilime karşı doğrudan mücadele içinde, 1953’te kuruldu. Bu revizyonist eğilim, ilk olarak siyasi çizgilerine muhalefetleri nedeniyle Fransa şubesinin çoğunluğunu ihraç etmiş olan Michel Pablo ve Ernest Mandel önderliğinde, DE’nin Paris’teki Uluslararası Sekreterliği içinde ortaya çıkmıştı. DEUK, DE’nin kendisini II. Dünya Savaşı sonrası kitlesel işçi hareketlerinin ve sömürgecilik karşıtı ayaklanmaların önderliğinde ortaya çıkmış olan Stalinist ve burjuva ulusalcı hareketler içinde tasfiye etmesi konusunda ısrar eden Pablo’ya ve Mandel’e karşı, Troçkizmi savunmak üzere müdahale etti. Pablocular, “savaş-devrim”in, Stalinist ve emperyalist rejimler arasındaki savaşın, Ekim 1917’de Rusya’da olduğu gibi işçi sınıfının bağımsız seferberliğine dayanan devrimin yerini alacağı; muzaffer “savaş-devrimler”in, sosyalizmin uzak gelecekte içlerinden çıkacağı, yüzyıllar süren diktatörlüklere, Çin’deki ve Doğu Avrupa’daki gibi Stalinist rejimlere yol açacağı kehanetinde bulunuyorlardı.

Tarih, kısa süre içinde, Pablo ile Mandel’in kehanetlerini çürüttü. Kırk yıldan kısa bir süre sonra, SSCB’deki, Çin’deki ve Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimler kapitalizmi yeniden kurdu ve eski sömürge ülkelerdeki ulusalcı rejimler kendilerini emperyalist mali sermayeye açtı.

Gelişmeler, Pabloculuğun karşı-devrimci rolünü bundan çok uzun süre önce gözler önüne sermişti. DEUK’un Pablocularla yollarını ayırması, Pablocuların kendilerini uyarlamış oldukları PCF’nin 1953 genel grevini satmasından sadece birkaç ay sonra gerçekleşti. 1962’deki savaştan doğmuş olan Cezayir burjuva yönetiminin iflası da, sömürge ülkelerdeki burjuvaziye yönelme doğrultusundaki Pablocu perspektifi ifşa etti. Messali Hac’ın Cezayir Ulusal Hareketi içindeki unsurlarla tartışmalar yoluyla Cezayir’de bir Troçkist hareket geliştirmeye çalışmış ve başarısız olmuş olan OCI’nin aksine, Pablocular Cezayir’de bir hareket geliştirmeye bile kalkışmadılar. Onlar, bunun yerine, sahte para bastılar ve Pablo’nun, Boumédiène darbesinin ardından ülkeyi terk etmeden önce kısa bir süre danışman olarak hizmet ettiği Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) silahlanmasına yardım ettiler.

Pabloculuğun Marksizme yönelik küçük-burjuva bir saldırı oluşturduğunu açıklayan DEUK, hakim Stalinist ve burjuva ulusalcı güçlere uyarlanmış olan bu akıma karşı çıktı. Pabloculuk, politikayı emperyalist ve Stalinist hükümetler arasındaki çatışmaya indirgeyerek, klasik Marksizmdeki merkezi güç olan uluslararası işçi sınıfını devre dışı bırakıyordu. Dahası bu akım, Fransız burjuvazisi içinde yaygın geçerliliği olan birçok görüşü benimsemişti. Pabloculuğun Troçkist hareketin devam eden bağımsız varlığına şiddetli muhalefeti, Marksizmin en önemli siyasi aracına, devrimci proleter partiye yönelik yaygın küçük-burjuva önyargılarla uyumluydu.

Fransa şubesinin çoğunluğu, Pabloculuğa karşı çıkmakla birlikte, giderek, DEUK’un ve Troçkist hareketin tarihine yönelik kuşkucu bir yaklaşım benimsedi. OCI, DEUK’un 1966’daki Üçüncü Kongresi’ne, Voix Ouvrière’den bir heyeti beraberinde getirdi ve Dördüncü Enternasyonal’in “yeniden inşası”nı savunmaya başladı. “Yeniden inşa” formülasyonu, DEUK’un Pabloculuğa karşı mücadelesini karakterize eden uzlaşmazlıktan uzaklaşan merkezci bir yeniden yönelim ve sosyal demokrasi ile PCF’nin çok sayıda küçük-burjuva uydusuna doğru bir hamle anlamına geliyordu.

OCI, 1968’de, öğrencileri işçilere yönlendirmeye çalıştı ve Nantes’deki Sud Havacılık tesisinde önemli bir grev çağrısı yaptı. Ancak yalnızca tüm sendikaları ve işçi partilerini yeniden gruplandıran merkezi bir grev komitesi oluşturma çağrısı yaparak, sendikalist bir çizgi benimsedi. Britanya SLL, doğru bir şekilde, OCI’yi, devlet iktidarı meselesini işçilerin gündemine getirmek, PCF’nin karşı-devrimci rolünü teşhir etmek ve kendisini işçi sınıfının siyasi önderliği uğruna mücadele konumuna yerleştirmek amacıyla, PCF’ye ve Stalinist Genel İşçi Konfederasyonu’na (CGT) iktidarı alma çağrısı yapmamakla eleştirdi. OCI’nin giderek artan oranda merkezci ve kuşkucu yönelimi, 1968’in ardından radikalizmin ani yükselişi partiye –esasen öğrenci gençlikten– hızlı bir yeni üye akışına yol açtığında, ölümcül sonuçlar doğurdu.

1971’de, SLL ve DEUK şubelerinin çoğunluğu, OCI ile yolların ayrıldığını duyurdu. SLL’nin OCI’nin oportünizmine yönelik eleştirileri, fazlasıyla haklı çıkmıştı. Bu, aynı anda gizlice OCI ve PS üyesi olmayı sürdürmüş; Mitterrand’ın üst düzey bir yardımcısı ve ardından Fransa’nın başbakanı olmuş olan Lionel Jospin’in kariyeri ile ispatlandı. Ancak SSL, bölünmeyi, siyasi sorunları gerektiği gibi açıklığa kavuşturarak gerçekleştirememiş; dahası, OCI içindeki güçleri kazanmaya ya da Fransa’da bir parti inşa etmeye bile çalışmamıştı. Temel siyasi sorunlara ilişkin bir tartışmayı boşa çıkaran erken bölünme, Fransa’da örgütlü bir siyasi eğilim olarak Troçkizmi tüm bir tarihsel dönem boyunca etkin şekilde tasfiye etti ve bunun, bizzat Britanya’daki SLL için ciddi siyasi sonuçları oldu.

OCI, 1971 bölünmesi sırasında, 1968’deki sendikalist çizgisini ve PS’ye yönelimini savundu. O, SLL’nin bir PCF-CGT hükümeti çağrısının işçi sınıfını bölmek, OCI’nin destek gördüğü sosyal demokrat sendikaları yalıtmak ve işçi örgütlerinin bir Birleşik Cephe’sine karşı çıkmak anlamına geleceğini iddia etti. Onun görüşleri, 1968’de militan işçilerin ezici çoğunluğunun devrimci bir politika için sosyal demokrat sendikalara değil PCF’ye bel bağladığı gerçeğini gözardı etmekle kalmıyor; aynı zamanda bir burjuva partisi olan PS’nin sınıf karakterini de çarpıtıyordu.

OCI’nin PS ile kalıcı bir siyasi ittifaka girmesi, DEUK’un perspektifinin köklü bir inkarıydı. Troçkizm ve işçi sınıfının siyasi bağımsızlığı uğruna mücadeleyi terk eden OCI, kendisini bir burjuva partisine dönüştürdü. O, Mitterand’ın 1981’deki cumhurbaşkanlığıyla başlayarak, içinde PS’nin baskın rol oynadığı bir siyasi çerçeve olduğu kanıtlanan Solun Birliği perspektifini benimsedi. OCI, üyelerini, PS’nin ve sendika bürokrasilerinin bir hizbi işlevi görecekleri PS’ye gönderdi. O, bu rolü yalnızca Fransa’da oynamadı. OCI, nüfuzunu, uluslararası ölçekte işçi sınıfı karşıtı partilerin kurulması için kullandı -ki bu, en berbat şekilde, onun Brezilya’daki İşçi Partisi’nin (PT) kurulmasına yardım ettiği Latin Amerika’da gerçekleşti. Lambertistler, kendilerini bu tür burjuva partiler içinde eriterek, Troçkizme güç kazanmaya çalışmıyor; Fransız, Brezilya ve dünya burjuvazisinin politikalarına siyasi kılıf sağlamaya hazırlanıyorlardı.

DEUK’un WRP ile yollarını ayırması

SLL, OCI ile 1971’deki netlik kazanmamış ayrılığının ardından, benzeri poltikaları Britanya’da benimsemeye başladı. Kendisini İşçilerin Devrimci Partisi (WRP) olarak yeniden adlandıran SLL, Edward Heath’in Muhafazakar hükümetine yönelik halk muhalefeti üzerinden büyümüş ama DEUK’un Pabloculuğa karşı mücadelesini önemsiz gibi göstermeye başlamıştı. İşçi Partisi 1974’te yeniden iktidara geldiğinde, WRP, işçiler arasındaki büyümesini sürdürmeye çabalarken, DEUK’un geri kalanının arkasından, Üçüncü Dünya ulusalcıları, sendikal bürokrasinin hizipleri ve siyaset kurumu ile bağlantılı olarak, başka yerlerde destek bulmaya çalışıyordu.

WRP’nin yozlaşmasına yönelik DEUK içindeki muhalefet, 1982’de, WRP’nin siyasi çizgisine yönelik siyasi ve teorik eleştirilerin DEUK ile dayanışma içindeki Amerikan grubu İşçiler Birliği’nin ulusal sekreteri David North tarafından formüle edilmesiyle doruk noktasına ulaştı. DEUK, 1985’te, WRP içinde hizipsel bir krizin patlak vermesinin ardından, WRP’nin Britanya şubesi olarak üyeliğini askıya aldı ve Britanya şubesinin DEUK’un uluslararası otoritesini ve perspektifini kabul eden üyelerini tekrar üyeliğe kabul etti. DEUK, ardından, WRP’nin kapsamlı bir teşhirini (WRP Troçkizme Nasıl İhanet Etti?) ve David North’un WRP Genel Sekreteri Michael Banda’nın zehir zemberek saldırısına karşı DEUK’un Troçkizm uğruna mücadelesini savunan Savunduğumuz Miras’ını yayınladı. Bu belgeler, DEUK’un WRP’nin İşçi Partisi’ne ve sendikalara uyarlanmasına ve burjuva ulusalcılığını sahiplenmesine karşı Troçkizmi nasıl savunduğunu gözler önüne serdi.

İşçi sınıfı ile işçi hareketinin eski, ulusal yönelimli bürokrasileri ve onların çevresindeki küçük-burjuva partiler arasındaki nesnel çatışma görülmemiş seviyelere yükselirken, DEUK küçük-burjuva revizyonizmine karşı güçlü bir siyasi saldırı başlattı. Sendikalar bütün ülkelerde büyük grevleri (ABD’deki 1981 PATCO grevi ve Avrupa’daki 1984-85 Britanya madenciler grevi dahil) satıyor ve en önemlisi, Sovyetler Birliği’ndeki Mikhail Gorbaçov yönetimi perestroyka [yeniden yapılanma] adlı serbest piyasa reformlarını ilan ediyordu.

SSCB’de kapitalizmin yeniden kurulmasına giden süreç, DEUK’u LCR ve OCI gibi sağa kayan küçük-burjuva gruplardan ayıran sınıfsal uçurumu belirginleştirdi. Onlar, büyük emperyalist hükümetlerle uyumlu olarak, perestroykayı bürokrasinin demokratik bir reformu olarak alkışladılar. Yalnızca DEUK, Troçki’nin Stalinist bürokrasinin en sonunda SSCB’de kapitalizmi restore etmeye yöneleceğine ilişkin uyarısını temel alıyor ve Gorbaçov’un reformlarının, Sovyet işçilerinin bürokrasiyi devirmemesi durumunda kapitalizmin yeniden kurulmasına yol açacağı uyarısında bulunuyordu.

Çin’de ve Doğu Avrupa’da kapitalizmin restorasyonu ve sonunda SSCB’nin 1991’de dağılması, tarihsel ve siyasal bir dönüm noktasına işaret etti. Troçki’nin yarım yüzyılı aşkın bir süre önce Stalinizmin karşı-devrimci rolüne ilişkin yapmış olduğu uyarılar, tamamen doğrulanmıştı. 1968’in ardından sürekli destek kaybetmiş olan Avrupalı Stalinist partiler çöktü. Sovyet sonrası kapitalist cumhuriyetlerde yaşanan endüstriyel ve ekonomik parçalanmayı ve gangster bir oligarşinin yükselişini görmezden gelen gericiler, bu çöküşün tarihin sonuna ve kapitalizmin nihai zaferine işaret ettiğini ilan ettiler.

Bu güçlere karşı çıkan DEUK, kapitalizmin restorasyonunun, uluslararası işçi sınıfına yönelik bir darbe olmakla birlikte, yaklaşık yüzyıl önce açılmış olan emperyalist savaş ve dünya sosyalist devrimi çağının sona ermesi anlamına gelmediğinde ısrar etti. SSCB’nin dağılması, kapitalizmin Marksizm tarafından tanımlanmış temel çelişkilerini çözmemişti. Gerçekte, SSCB’nin altını oymuş ve Stalinist rejimleri kapitalizmi yeniden kurmaya itmiş olan aynı ekonomik süreçler ve jeo-stratejik çatışmalar, dünya emperyalist sisteminin de altını oyuyordu.

DEUK, ekonomik küreselleşmeye ve maksimum kar uğruna amansız bir mücadele içinde uluslararası tedarik zincirlerini örgütleyen ulusötesi şirketlerin gelişmesine dikkat çekti. Bu süreçler, ulusal bir düzeyde ekonomi politikası izlemeyi veya ücretler ve çalışma koşulları üzerinde pazarlık etmeyi olanaksız kılmıştı. Eski sömürge burjuvazilerinin “ulusal kalkınma” stratejileri, sendika bürokratlarının ulusal temelli pazarlıkları ve Stalinizmin otokratik yönelimi; bunların hepsi işe yaramaz hale gelmişti. Onların tamamı, her zamandakinden daha açık bir şekilde, uluslararası mali sermayeye en büyük karı sunmak için işçi ücretlerini ve çalışma koşullarını kötüleştirme uğruna yarışan emek taşeronları işlevi görüyorlardı.

Toplumsal krizin yoğunlaşmasına, küresel emperyalist düzenin derinleşen krizi eşlik etti. Küreseleşme süreçleri ve bunun sonucunda ekonomik gücün yeniden paylaşımı, yalnızca işçilerin yaşam standartlarını değil ama aynı zamanda ABD’nin dünya egemenliğinin nesnel temelini de baltalıyordu. ABD emperyalizminin, süper güç rakibinin ortadan kalkmasının ona göreli ekonomik gerilemesini askeri güce başvurarak dengeleme imkanı vereceği yönündeki delice hayallerine karşın, onun Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı fethetme ya da buralara askeri olarak egemen olma girişimleri yalnızca felakete yol açtı. Ekonomik yaşamın eski, ulusal biçimlerine dönmek imkansızdı. Sonunda, kapitalizmin küreselleşmesi, önceki on yıllarda dünya savaşları ve devrimler biçiminde patlamış olan tüm çelişkileri doruk noktasına ulaştırdı. Bu, dünya sosyalist devriminin nesnel temeliydi ve hala da öyledir.

Bununla birlikte, uluslararası işçi sınıfının karşı karşıya olduğu temel sorun, devrimci önderlik ve siyasi/tarihsel perspektif krizi idi. DEUK, sosyalist bilincin gelişmesinin yeni dönemdeki temelini açıkça ifade etmek ve işçi sınıfına sosyalist bilinç taşımak için mücadele etti. O, Troçki’yi mahkum eden ve Stalinizmin ve SSCB’nin dağılmasının hiçbir sosyalist alternatifi olmadığında ısrar eden Sovyet sonrası tarihsel çarpıtma okulunun akademik temsilcilerini çürütmek için yorulmak bilmeksizin çalıştı.

1995’te, DEUK’un önceden birlikler biçiminde örgütlü olan ulusal şubeleri, kendilerini Sosyalist Eşitlik Partileri olarak yeniden örgütlediler. Bu girişimin altında, DEUK’un işçi sınıfı ile ilişkisine yönelik kavrayışındaki değişim yatıyordu. DEUK, eski, ulusal temelli örgütlerin açıkça işçi sınıfı karşıtı politikalara yönelmesinin ve işçi sınıfı içindeki tabanlarının erimesinin, işçi sınıfını bu örgütlere taleplerde bulunarak ve onların içindeki işçileri kazanarak yeniden yönlendirme mücadelesini olanaksız kıldığında ısrar etti. SEP (ABD), şunları ifade etmişti: “İşçi sınıfı, dünyanın her yerinde, daha önceki bir dönemde yaratmış olduğu sendikaların, partilerin ve hatta devletlerin, emperyalizmin doğrudan araçlarına dönüştürüldüğü gerçeğiyle karşı karşıya. İşçi bürokrasilerinin sınıf mücadelesine arabuculuk ettiği ve sınıflar arasında tampon rolü oynadığı günler sona erdi… İşçi sınıfının önderlik krizini, başkalarından bu önderliği sağlamalarını ‘talep ederek’ çözemeyiz. Yeni bir parti var olacaksa, onu biz inşa etmeliyiz.”

DEUK, 1998’de, günlük sosyalist bir gazete olarak Dünya Sosyalist Web Sitesi’ni (WSWS) faaliyete geçirdi. DEUK’un şubeleri, WSWS aracılığıyla, kolektif bir şekilde ortak bir siyasi çizgiyi dile getiriyor ve işçi sınıfı mücadelelerine çözümleme, perspektif ve önderlik sunuyor. WSWS, 18 yılı aşan kesintisiz günlük yayını sürecinde, dünyanın en yaygın okunan sosyalist web sitesi haline gelmiştir.

DEUK’un Fransa’daki sahte sola karşı mücadelesi

DEUK’un yoğun siyasi ve teorik çalışması, onun Fransa’daki müdahalesinin temelini oluşturdu. 1990’lar ve 2000’ler, Fransa’da önemli sınıf mücadelelerine ve toplumsal protestolara; 1995 yılındaki büyük demiryolu grevini kapsayan emeklilik maaşı kesintilerine karşı grevlere ve İlk İş Sözleşmesi (CPE) reformuna yönelik gençlik protestolarına tanık oldu. Bu dönem boyunca, işçi kesimleri, PCF’nin çöküşüne karşılık olarak Troçkist bir alternatife yönelmeye çalıştılar. Ancak, LCR’nin, LO’nun ve OCI’nin gerici rolü onları engelledi. SSCB’deki kapitalist restorasyonu destekleyen bu partiler, Avrupa’daki kurumuş Stalinist ve sosyal demokrat partilerle yakın bağlar geliştirdiler ve medya, akademi ve sendika bürokrasileri ile daha derin bir şekilde bütünleştiler. Onlar, “sol” gibi görünürken, emperyalist savaşı, toplumsal kemer sıkmayı ve demokratik haklara yönelik saldırıları desteklediler.

2002 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana olan dönem, onların iflasını kanıtlamaktadır. O yıl, PS’nin adayı Lionel Jospin seçimlerin ilk turunda elenmiş ve muhafazakar Jacques Chirac ile FN’nin adayı Jean-Marie Le Pen arasındaki bir ikinci tura karşı protestolar patlak vermişti. LCR, LO ve İşçi Partisi (PT, eski OCI), toplam üç milyon oy almıştı. Yine aynı yıl, ABD’nin, sonunda 2003’te başlatılan gayrimeşru Irak istilasına yönelik uluslararası savaş karşıtı protestolar patlamıştı. Ne var ki LCR, LO ve PT, yalnızca bu fırsatı boşa harcama becerisini sahip olduklarını kanıtladılar.

DEUK, bu üç partiye yönelik, ikinci turun aktif boykotu yönünde bir kampanya teklif eden bir açık mektup yayınladı. Onlar ile kendisi arasındaki siyasi farklılıkları gizlemeyen DEUK, işçileri mücadele içinde harekete geçirecek şekilde bir aktif boykotun, işçi sınıfını Chirac’ın izleyeceği politikalara karşı koymaya en iyi şekilde hazırlayacağını belirtiyordu. Ancak, PS’nin sözde neo-faşizmin iktidara gelmesini önlemek için Chirac’a oy verme kampanyası ile işbirliği içine giren bu partiler, [DEUK’un çağrısına] yanıt verme zahmetine bile girmediler.

Onlar, sonraki 14 yıl boyunca, egemen seçkinler neo-faşizme yönelir ve bir dizi yeni-sömürgeci savaş yürütürken, Chirac’ın ve PS’nin peşinden gittiler. Bu sözde “aşırı sol” örgütler, tam da Fransız devleti Irak savaşına yönelik başlangıçtaki muhalefetini geri çektiği sırada, peçeye ve burkaya yönelik Müslüman karşıtı yasaları desteklediler. Onlar, 2008 mali çöküşünün ve uluslararası proletaryanın ilk yanıtının (Mısır ile Tunus’taki 2011 devrimci ayaklanmaları) ardından, daha da sağa döndüler. Bu “aşırı sol”, Syriza’daki Yunan fikirdaşları geçtiğimiz yıl iktidara geldiğinde, Yunanistan Başbakanı Alexis Tsipras halka karşı AB kemer sıkma önlemlerini uygulamaya devam ederken ona destek verdiler. Onlar Libya’daki ve Suriye’deki NATO savaşlarını “demokratik devrimler” olarak desteklemekle kalmadılar; Ukrayna’da Rusya ile topyekün bir savaşı kışkırtma tehdidi oluşturan aşırı sağcı, NATO yanlısı bir rejim kuran, faşistlerin başını çektiği Kiev’deki darbeyi de aynı gerekçeyle desteklediler. Bu politikalar, dünyayı nükleer savaşın ve ekonomik çöküşün eşiğine getirdi.

DEUK, bu güçleri, orta sınıfın üst tabakalarına dayanan ve kökleri 1968 sonrası öğrenci hareketinin yozlaşmasında yatan “sahte sol” bir eğilim olarak sınıflandırdı. Onlar, Marksizme karşı, işçi sınıfına ve sınıf mücadelesine düşmanlar ve emperyalist savaşı, kemer sıkmayı ve polis devleti önlemlerini destekliyorlar. Bu güçler, işçi sınıfı için yalnızca felaket üretecekler. Aynı zamanda, işçi sınıfı içinde gelişen, PS’ye ve onun sahte sol müttefiklerine yönelik patlamaya hazır hoşnutsuzluk, kitlesel Troçkist parti olarak PES’in gelişmesinin nesnel siyasi temelini oluşturuyor.

Dördüncü Enternasyonal, 78 yıl önce, kuruluş belgesi olan Geçiş Programı’nı yayınlamış ve II. Dünya Savaşı’ndan iki yıl önce, kapitalizmin can çekişmesi hakkında uyarıda bulunmuştu. Ekonomik krizle ve ABD egemenliğinin son aşamadaki krizinin sonuçlarıyla sendeleyen tüm emperyalist devletler savaşa ve diktatörlüğe yönelirken, kapitalizm, bir kez daha, çözümsüz bir tarihsel krizle karşıya bulunuyor. Dünya genelinde, savaş tehlikesi, toplumsal eşitsizliğin akıldışı seviyeleri ve demokratik haklara yönelik saldırılar hüküm sürüyor. AB’nin kemer sıkma politikaları onun gerici karakterini açığa vurur ve neo-faşizm Avrupa çapında yükselirken, Ortadoğu’daki savaşlar, NATO’nun Doğu Avrupa’da Rusya ile anlaşmazlıkları ve ABD’nin Çin’i yalıtmayı amaçlayan “Asya’ya dönüş”ü, dünya savaşının patlak vermesi tehlikesi oluşturuyor. Mesele, aynı 1938’de olduğu gibi, uluslararası işçi sınıfı ve sosyalizm uğruna mücadeleye yönelimdir.

DEUK, 2014’teki “Sosyalizm ve Emperyalist Savaşa Karşı Mücadele” başlıklı kararında, şöyle yazmıştı: “Yeni bir emperyalist kan banyosu, yalnızca mümkün değil; uluslararası işçi sınıfının Marksist bir program temelinde müdahale etmemesi durumunda, kaçınılmazdır… Bununla birlikte, emperyalizmi çılgınlık noktasına getiren aynı çelişkiler, toplumsal devrim için nesnel dürtü sağlamaktadır… Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komite’nin önderliği altında inşası, merkezi stratejik öneme sahip bir konudur. DEUK, işçi sınıfının uluslararası ölçekte birleşebileceği, düşünülebilir tek araçtır… DEUK’un görevi, şimdi, dünyanın diğer ülkelerinde ve bölgelerinde şubelerin oluşması için çalışmaktır.”

PES (Fransa), bu perspektif ve tarih temelinde, siyasi çalışmasına yol gösterecek aşağıdaki ilkeleri ortaya koyar.

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Fransa) İlkeleri

Enternasyonalizm ve Dünya Sosyalist Devrimi uğruna mücadele

DEUK’un siyasi otoritesini kabul eden PES, Fransa’daki işçileri DEUK’un önderlik ettiği dünya sosyalist devrimi programına kazanmayı amaçlar. Bu devrim, halk kitlelerinin bilinçli siyasi mücadeleye girmesi anlamına gelir ve insanlığın sınıflar biçimindeki toplumsal örgütlenmesinin ve dolayısıyla, insanın insan tarafından sömürüsünün sona ermesine işaret eder. PES’in Fransa’daki hedefi, işçi sınıfını, siyasi iktidarı almak ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’nin parçası olarak sosyalist politikalar izleyen bir işçi devleti kurmak üzere harekete geçirmektir.

İşçi iktidarı, sosyalistlerin burjuva devlet kurumlarına seçilmesi yoluyla kurulamaz. Kitlesel devrimci mücadeleler sırasında, işçi devletinin temelleri olarak, halkın işçi sınıfı çoğunluğunu gerçekten temsil etmek üzere oluşturulmuş yeni katılımcı demokrasi organlarının geliştirilmesi gerekir. Bu tür bir devlet, ekonomik yaşamın sosyalist dönüşümü için gerekli önlemeleri uygulamaya koyarken, aktif bir şekilde, karar alma süreçleri üzerindeki demokratik işçi sınıfı denetiminin muazzam bir genişlemesini teşvik edecektir. Bu, gerçekten demokratik, eşitlikçi ve sosyalist bir toplumun gelişmesinin nesnel önkoşullarını oluşturur.

Bu nihai hedef, yalnızca, bütün ülkelerin işçilerini uluslararası bir mücadelede birleştirme ve küresel ölçekte bütünleşmiş kapitalizm altında yaratılmış üretici güçlerin insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanımını ve genişlemesini demokratik olarak yöneten bir dünya işçi devletleri federasyonunu yaratma yoluyla gerçekleştirilebilir. Troçki’nin sürekli devrim teorisini açıklarken yazdığı gibi, “Sosyalist devrim ulusal alanda başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya sahnesinde tamamlanır. Böylece, sosyalist devrim, kelimenin yeni ve daha geniş bir anlamında, bir sürekli devrim haline gelir. O, yalnızca, yeni toplumun gezegenimizin tamamında nihai zafere ulaşmasıyla tamamlanacaktır.”

PES, işçilerin siyasi ufkunu Fransa sınırlarının ötesine yükseltmek ve Fransa’daki işçi mücadelelerinin gelişen dünya sosyalist devrimi sürecine ayrılmaz şekilde bağlı olduğunu ve enternasyonalist bir strateji ve perspektif gerektirdiğini açıklamak için mücadele eder. PES, işçi sınıfını ırk, etnik kimlik, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılık yoluyla bölmeye yönelik tüm girişimlere karşı çıkar. PES, bütün sığınmacıların ve göçmenlerin, diledikleri ülkede, tam yurttaşlık hakkına sahip bir şekilde yaşama, çalışma ve eğitim görme hakkını savunur. O, politikalarını, devrimci mücadele içindeki uluslararası işçi sınıfının birliğine dayandırır.

Sınıflı toplumun ortadan kaldırılması, bütün bir çağın görevidir. PES’in ilkeleri, bu yüzden, bu çağın tarihine; Troçki’nin, Sovyet bürokrasisinin enternasyonalizmin yerine ulusalcılığı geçirmesinden kaynaklanan Stalinizmin Ekim Devrimi’ne ihanetine karşı mücadelesine ve DEUK’un Troçkizm uğruna mücadelesinin uluslararası sürekliliğine dayanmaktadır.

Kapitalizmin krizi

Kapitalizm ve onun ekonomik temelleri üzerinde gelişmiş olan emperyalist dünya sistemi, yoksulluğun, sömürünün, şiddetin ve insani acıların ana nedenidir. 20. yüzyılın, iki dünya savaşını, sayısız yerel savaşı ve Avrupa çapında faşist diktatörlükleri içeren kanlı tarihi, kapitalizme yönelik çürütülemez bir suçlama oluşturmaktadır.

Modern toplumun muazzam üretici güçleri ve teknolojik ilerlemeleri, tüm dünya nüfususu için yüksek bir yaşam standardı sağlamaya yeterlidir. Oysa kapitalist toplum, ekonomik, toplumsal, çevresel ve kültürel sorunlarının hiçbirini çözememektedir. Buna karşılık, geniş halk kitlelerinin yaşam koşulları, Büyük Bunalım’dan bu yana en derin ekonomik krizin ortasında, kötüleşiyor. Toplumsal eşitsizlik akıl almaz boyutlara ulaşıyor. Bir avuç multi-milyarder, dünya nüfusunun alttaki yüzde 50’sinden daha fazla servete sahip ve en zengin yüzde 1, dünya nüfusunun geri kalan kısmınınki kadar bir serveti elinde tutuyor.

Perspektiften ve gelecek umudundan yoksun olan insanlık kültürü, bir kez daha faşizm ve savaş barbarlığıyla tehdit ediliyor. Bu krizin çözümü, kapitalizmin reformunda değil (çünkü o iyileştirilme aşamasının ötesindedir), onun yıkılmasında yatmaktadır. Nasıl ki feodalizm yerini kapitalizme bıraktıysa, aynı şekilde, kapitalizm de yerini sosyalizme bırakmalıdır.

Emperyalist savaşa karşı mücadele

Kapitalizmin krizi, en şiddetli ifadesini, insanlığı yeniden dünya savaşıyla tehdit eden emperyalist yağma savaşlarının ve emperyalistler arası rekabetin yayılmasında buluyor. Bu çatışmalar, kapitalizmin, Lenin ve Troçki tarafından yüzyıl önce çözümlenmiş olan temel çelişkilerinden kaynaklanmaktadır: küresel ekonomi ile ulus-devlet sistemi ve üretim süreçlerinin toplumsal karakteri ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişkiler. Ulusötesi şirketlerce kontrol edilen üretim araçları küresel ölçekte faaliyet gösterirken, kapitalizm, her ülkenin kapitalist sınıfının kendi küresel çıkarlarını kovalamasında bir operasyon üssü işlevi gören bir ulus-devletler sitemine dayanmaya devam ediyor. Emperyalist güçlerin, pazarları, yaşamsal kaynakları, ucuz emeğe erişimi, etki alanlarını ve stratejik üstünlüğü ele geçirme yönündeki dizginlenemez yönelimi, kaçınılmaz olarak savaşa yol açmaktadır.

Fransa, kendi yağmacı ekonomik ve askeri çıkarlarını uluslararası ölçekte savaş ve müdahaleler yoluyla sürdüren emperyalist bir güçtür. O, 19. yüzyılda, Afrika, Ortadoğu ve Asya çapında on milyonlarca sömürge kölesine sahip bir imparatorluk kurmuştu. Bugün, Fransa, etki alanlarını yeniden fethetme peşinde koşarken, emperyalist güçler tarafından Ortadoğu’dan ve Afrika’dan Rusya’ya ve Çin’e kadar yürütülen ve yeni bir dünya savaşını başlatma tehlikesi oluşturan bir savaşlar dalgasına katılıyor.

PES, Fransa’nın ve diğer tüm emperyalist güçlerin sürdürdüğü savaşları mahkum eder; emperyalistler ve onların sahte sol savunucuları tarafından ileri sürülen, bu müdahalelerin insan hakları için veya terözme karşı olduğu yönündeki düzmece bahaneleri reddeder. O, insanların kendilerini ve ülkelerini yeni-sömürgeci istilacılara karşı savunma temel hakkını tanır. Bu ilkesel tutum, PES’in, işgal edilen ülkelerde ya da dünyanın dört bir yanında masum sivillere yönelik şiddet eylemlerine karşı çıkışını azaltmaz. Meşru bir şekilde terörist olarak tanımlanabilecek olan bu tür gerici eylemler, halkı çileden çıkarmakta ve kafasını karıştırmakta; etnik ve mezhepsel gerilimleri derinleştirmekte ve proletaryanın devrimci mücadelede uluslararası birliği (söz konusu ülkelerin emperyalist egemenlikten kurtulabilmesinin tek dayanağı) uğruna mücadeleyi baltalamaktadır. Terörist saldırılar, onları savaşa girmeyi meşrulaştırmak için kullanan emperyalist egemen seçkinlerin ekmeğine yağ sürmektedir.

PES, emperyalist savaşa karşı en yaygın protestoları teşvik eder ve destekler. Bununla birlikte, PES, savaşın nedenleri kapitalist toplumun yapısında ve onun ulus-devletler biçimindeki siyasi bölünmesinde içkin olduğu için, emperyalist savaşa karşı mücadelenin yalnızca işçi sınıfının uluslararası devrimci bir strateji temelinde harekete geçmesi durumunda başarıya ulaşabileceğini vurgular. DEUK’un “Sosyalizm ve Savaşa Karşı Mücadele” başlıklı açıklamasında belirtildiği gibi:

Demokratik hakların savunusu

PES, Fransa’nın feodal ve ardından kapitalist aristokrasilerine karşı iki yüzyılı aşan devrimci mücadele sürecinde kazanılmış olan tüm demokratik hakları ileri sürer ve savunur. Ancak bu haklar, özellikle SSCB’nin dağılmasından, 2008 ekonomik krizinden ve Fransa’nın sözde “terörle mücadele”ye tamamen katılma kararından bu yana, sert bir biçimde aşındırılmıştır.

Avrupa’daki aşırı sağcı güçlerin eski itibarlarının iade edilmesi, Fransız ordusunun içerideki muhalefete karşı kullanılması hazırlığı ve Fransız ve uluslararası istihbarat kurumlarının halka yönelik elektronik casusluğu, burjuva demokrasisinin çüremesinin ileri evresine tanıklık etmektedir. Marksizmi ve devrimi demokrasiye yönelik tehditler olarak suçlayan PS’nin ve sahte solun, polis devleti önlemlerinin destekçileri olduğu kanıtlanmıştır. Demokrasiye yönelik tehlike, burjuvazinin politikalarından ve tarihsel olarak ölüme mahkum bir toplumsal sistem olan kapitalizmden gelmektedir.

Demokratik hakların savunusu, sosyalizm uğruna mücadeleye ayrılmaz şekilde bağlıdır: nasıl ki demokrasinin olmadığı bir sosyalizm olamazsa, sosyalizm olmaksızın da demokrasi olmayacaktır. Demokrasinin Fransa’daki ve burjuva demokratik geleneklere sahip tüm ülkelerdeki çürümesiyle, yalnızca, işçi sınıfının tüm siyaset kurumuna karşı, sosyalist bir program temelinde bağımsız siyasi seferberliği yoluyla mücadele edilebilir.

İşçi sınıfının siyasi bağımsızlığı uğruna mücadele

İktidar uğruna mücadele, işçi sınıfının kapitalist sınıfın partilerinden, siyasi temsilcilerinden, teorisyenlerinden ve ajanlarından koşulsuz siyasi bağımsızlığını gerektirir. Stalinizmin ve sahte solun Fransa’daki devrimci fırsatlara yönelik yinelenen ihanetleri, proletaryaya diğer sınıf güçlerini temsil eden partilerle güçsüzleştirici ittifaklar yoluyla deli gömleği giydirildiği bir durumun trajik sonuçlarının klasik örnekleridir. Bu, Fransa’da, öncelikle Sosyalist Parti’ye ve onun Stalinist ve sahte solcu uydularına yönelik ikirciksiz karşı çıkış ve bu güçlerin diğer burjuva partilerine göre kötünün iyisini temsil ettiği yalanının reddedilmesi anlamına gelmektedir.

Bununla birlikte, PES’in bu iflas etmiş siyaset kurumuna karşı çıkışı, ona muhalefet içinde ortaya çıkan her tür partiye ve örgüte herhangi bir şekilde destek verme yükümlülüğü anlamına gelmez. PES, bu tür eğilimleri, onların tekil konular üzerine süreklilik taşımayan tutumları değil; onların tarihleri, programları, perspektifleri, toplumsal temelleri ve sınıfsal yönelimleri temelinde değerlendirmektedir.

PES, işçi sınıfının temel çıkarlarını, kapitalizmin yasaların yönettiği doğasına ve sınıflı toplumun siyasi dinamiklerine ilişkin bilimsel, Marksist bir kavrayış temelinde savunur. Bu, PES’i, kısa vadeli taktiksel kazanımlar elde etmek için işçi sınıfının uzun vadeli çıkarlarını kurban eden oportünist politikaya uzlaşmaz karşıtlık içine yerleştirir. Bununla birlikte, oportünizm, basitçe, entelektüel ve teorik hataların ürünü değildir. O, kapitalist toplumdaki maddi güçlerden kaynaklanır ve işçi hareketi içinde, proletaryaya düşman sınıfsal güçlerin bir ifadesi olarak gelişir. Oportünizmin, 1920’lerde Bolşevik Parti içinde gelişen Stalin’inki, 1950’lerde Dördüncü Enternasyonal içinde gelişen Pablo ile Mandel’inki ve OCI’nin 1970’lerde PS’ye uyarlanmasındaki gibi dışavurumları, burjuva ve küçük-burjuva güçlerin işçi sınıfı üzerindeki etkisi izlenerek saptanabilir. Bu tür eğilimlere karşı mücadele, dikkatin parti inşasından başka tarafa çekilmesi değil; tersine, işçi sınıfı içinde Marksizm uğruna mücadelenin en üst noktasıdır.

PES, devrimci sosyalist bilincin işçi sınıfı içinde kendiliğinden gelişmeyeceğine ilişkin, Bolşevik Parti’nin inşası sırasında Lenin tarafından geliştirilmiş ve Troçki’nin Dördüncü Enternasyonal’i inşa mücadelesiyle ileri taşınmış olan klasik Marksist dünya görüşünü savunur. Bu bilinç, tarihsel gelişmeye ve kapitalizmin yasalarına ilişkin bilimsel bir kavrayış gerektirir. Bu kavrayış işçi sınıfına taşınmalıdır ve Marksist hareketin başlıca görevi budur. Devrimci bilinç uğruna mücadelenin küçümsenmesi, gerici akademisyenlerin ve siyasi oportünistlerin sermayesidir.

Sendikaların ihaneti

PES, işçileri, sendikalar ile bütün ilişkileri koparmaya çağırır. O, işçi mücadelelerinin, yalnızca, sendikalardan bağımsız biçimde örgütlenmeleri ve işçi sınıfının kapitalizme karşı siyasi mücadele içinde daha geniş bir seferberliği uğruna devrimci sosyalist bir perspektife dayanması durumunda zafer kazanabileceğinde ısrar eder. PES, her durumda, tabandaki işçilerin çıkarlarını gerçekten temsil eden ve onların demokratik denetimine tabi olan fabrika/işyeri komiteleri gibi yeni, bağımsız örgütlenmelerin oluşmasını teşvik eder.

PES, sendikaların rolüne ilişkin bilimsel bir kavrayış için mücadele eder. Marx, Britanya’daki sendikal hareketin daha ilk günlerinde, kapitalizmi uluslararası ölçekte ortadan kaldırmayı amaçlamak yerine, kapitalizm altında işçi sınıfının verili bir ülkedeki sömürü koşullarını pazarlık eden sendikaları eleştirmişti. Marx, “onlar, ‘adil bir işgünü karşılığında adil bir ücret’ tutucu sloganı yerine, bayraklarına şu devrimci parolayı yazmalılar: ‘Ücret sisteminin ortadan kaldırılması!” diye yazıyordu.

20. yüzyılın deneyimleri, Genel İşçi Konfederasyonu (CGT) sendikasının, PCF ile birlikte, 1936, 1945, 1953 ve 1968’deki devrimci fırsatların bastırılmasında asli bir rol oynadığı Fransa’dakiler dahil olmak üzere, sendika bürokrasisinin genel olarak karşı-devrimci rolünü doğrulamıştır. Herşeye karşın Troçkist hareket, geniş militan işçi kitleleri sendikalar aracılığıyla mücadele etmeye çalıştıkları ölçüde onlara müdahale etmeye çalıştı ki bu doğruydu. Bu, DEUK’u, sendikaların politikalarına yalnızca işçilere ulaşma mücadelesinden kaçınmanın bir bahanesi olarak karşı çıkan çok sayıda küçük-burjuva “sol” gruptan ayırt etti.

1968’den bu yana olan dönemde küreselleşmenin ortaya çıkması ve sendikaların işçi sınıfı üyelerinin erimesi, bu örgütleri dönüştürdü. Onlar, işçilerin kısa vadeli çıkarlarını ücretler ve çalışma/yaşam koşulları üzerine ulusal temelli pazarlıklar yoluyla savunan örgütler olmaktan çıkıp, ücret kesintilerini ve işten çıkarmaları planlayarak şirketlerin küresel rekabet gücünü savunan ayrıcalıklı bürokrasilere dönüştüler. Onlar, Fransa’da, egemen seçkinlerin siyasi ihtiyaçlarına uyarlanmış sembolik protesto grevleri düzenlerken, grevlerde şiddetli bir azalmayı yönettiler. Sendikaların gelirleri, aidat tabanlarının çökmesine, sosyal kesintilere, kitlesel işten çıkarmalara ve fabrikaların kapatılmasına rağmen, şirketlerden ve devletten gelen yasal ve yarı-yasal milyarlarca avroluk fon sayesinde artmaya devam etmektedir. Onlar, artık işçi örgütleri değil; işçilerin polise ve istihbarat kurumlarına bağlı küçük-burjuva görevliler eliyle kapana kıstırıldığı ve denetlendiği, egemen sınıf tarafından finanse edilen içi boş kabuklardır. Sendikalar, günümüzde, işçi sınıfına karşı bir sanayi polis gücü işlevi görmektedir.

İşçi sınıfı içinde Leninist bir öncü parti için

20. yüzyılın tüm tarihi, devrimin, işçi sınıfına devrimci bir parti tarafından önderlik edilmediği sürece zafer kazanamayacağını göstermektedir. Sahte solun gerici küçük-burjuva sosyal çevresinde, işçi sınıfı içinde Marksist bir öncü partinin inşasına yönelik şiddetli düşmanlığın altında bu yatmaktadır. PES, işçi sınıfının genel mücadelesini teşvik eder ve her gerçek zaferini memnuniyetle karşılar. Ancak o, militan mücadele örgütlerinin, Marksist bir partinin önderliğinde işçi sınıfı için geliştirilmiş devrimci bir stratejinin yerini alabileceği yönündeki sendikalist görüşlere kökten karşı çıkar.

PES, “işçilere gerçekleri söyleyin” biçimindeki temel devrimci sosyalist ilkeyi savunur. O, programını ve siyasi çalışmasını, siyasi gerçekliğin bilimsel ve nesnel bir değerlendirmesine dayandırır; kendi Marksist perspektifini işçilerin ve gençliğin en ileri kesimlerine taşıyarak, sosyalist bilincin kitleler içinde gelişmesi uğruna mücadele eder. PES, Marksistlerin kalkış noktaları olarak kitlelerin verili bilinç düzeyini (daha doğrusu küçük-burjuva cahillerin var olduğunu hayal ettikleri düzeyi) kabul etmeleri gerektiği yönündeki sinsi iddiayı reddeder. Troçki’nin belirtmiş olduğu gibi, partinin başlıca sorumluluğu, “işçilerin bugün ona hazır olup olmadığına bakmaksızın, nesnel durumun, bu durumdan çıkan tarihsel görevlerin açık, güvenilir bir resmini” çizmektir. “Bizim görevlerimiz, işçilerin düşünce yapısına bağlı değildir. Görev, işçilerin düşünce yapısını geliştirmektir. Programın formüle etmesi ve ileri işçilerin önüne koyması gereken şey budur.”

İşçi sınıfının devrimci mücadelesi, örgütü gerektirir ve örgüt, disiplin olmaksızın düşünülemez. Bununla birlikte, devrimci mücadelenin gerektirdiği disiplin yukarıdan dayatılamaz. Disiplin, ilkeler ve program temelinde özgür iradeyle varılmış bir anlaşma temelinde gelişmelidir. Bu kavrayış, ifadesini, PES’in demokratik merkeziyetçilik ilkesine dayanan örgütsel yapısında bulur. Politika ve taktikler formüle edilirken parti içinde tam demokrasi geçerli olmalıdır. PES’in politikalarına ve faaliyetlerine ilişkin iç tartışmada, partinin tüzüğünde belirtilenler dışında hiçbir kısıtlama bulunmamaktadır. Önderler, üyeler tarafından demokratik olarak seçilirler ve eleştiriye ve denetime tabidirler. Politikanın formüle edilmesi nasıl en geniş tartışmayı, açık ve dürüst eleştiriyi gerektiriyorsa, onun uygulanması da en katı disiplini gerektirir. Parti içinde demokratik olarak alınan kararlar, onun tüm üyeleri için bağlayıcıdır. Merkeziyetçiliğin bu temel unsuruna itiraz edenler veya disiplin talebinde kendi kişisel özgürlüklerinin ihlalini görenler, devrimci sosyalistler değil; sınıf mücadelesinin gereklerini ya da taleplerini anlamayan anarşizan bireylerdir.

Marksizmin savunusu

PES’in merkezi görevi, Marksizmin tarihsel ve teorik geleneğininin savunusudur. Troçki, yaklaşık 100 yıl önce, Paris Komünü’nün 50. yıldönümünde şöyle yazmıştı: “Fransız proletaryası, devrim için, diğer her proletaryadan daha fazla özveride bulunmuştur. Ama aynı zamanda, diğerlerinden daha fazla aldatılmıştır. Burjuvazi, onu kapitalizmin prangalarına bağlamak için, birçok kez, cumhuriyetçiliğin, radikalizmin, sosyalizmin tüm renkleriyle şaşırtmıştır. Burjuvazi, ajanları, avukatları, gazetecileri aracılığıyla, proletaryanın ileriye doğru hareket etmesini engelleyen ayak bağlarından başka bir şey olmayan bir sürü demokratik, parlamenter, özerklik yanlısı formül ileri sürmüştür.” Bu siyasi ve teorik aldatma çalışmasının, geçtiğimiz yüzyıl boyunca, çok daha büyük bir ölçekte devam ettiğini eklemek gerek.

PES, faaliyetini, tarihin ve toplumun nesnel yasalarına ilişkin bir çözümlemeye dayandırır. Maddeciliğe dayanan Marksizm, maddenin bilinç karşısındaki önceliğinde ısrar eder. Marx, “Ülkü, insan aklı tarafından yansıtılan ve düşünce biçimlerine dönüştürülen maddi dünyadan başka bir şey değildir.” diye yazmıştı. Marksizmin maddeciliği diyalektiktir. Çünkü maddi dünyayı ve onun düşüncedeki yansımalarını, durağan, içsel açıdan farklılaşmamış nesnelerin ve kavramların bir toplamı olarak değil ama karşıt ve farklı eğilimleriyle sürekli devinim ve etkileşim içinde olan süreçlerin bir karmaşası olarak görür. Bu anlayış, sınıf çatışmasının, kapitalist toplumdaki sömürünün ve işçi sınıfının devrimci rolünün nesnel bir kavrayışına dayanan bilimsel sosyalizmin Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından geliştirilmesine teorik temel sağladı.

20. yüzyıl boyunca Fransa’daki işçi kitlelerine canlılık kazandırmış olan sosyalizan duyarlılıklara karşın, bu düşünceler Marksizme sözde bağlı olduğunu iddia eden orta sınıf aydın kesimleri içinde yaygın değildi. Sahte sol partilerin mevcut kapitalist kriz, emperyalist savaş ve işçi sınıfının devrimci mücadeleleri çağındaki çöküşü, tüm bu Marksizm karşıtı teorilerin ve onlardan ilham alan partilerin iflasını kanıtlamıştır. PES, klasik Marksizmin, işçi sınıfı içinde Troçkist bir hareketin gelişmesine temel sağlayacak yeniden canlanması için mücadele etmektedir.

PES, burjuva ve küçük-burjuva karşıtlarından gelen saldırılara ve çarpıtmalara karşı Lev Troçki’nin ve Troçkist hareketin tarihsel mirasını savunur. İster Soğuk Savaş dönemi komünizm karşıtlarının veya Stalinist ideologlarının takipçilerinden, ister Troçkizm karşıtı politikalarını “çok sayıda Troçkizm” olduğu sahte iddialarıyla gizlemeye çalışan sahte sol güçlerden gelsin, bu saldırıların tamamı, işçi sınıfı içinde sosyalist bilincin gelişmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Onlar, Troçki’nin DEUK tarafından ileriye taşınmış olan mücadelesinin, kapitalizmin devrimci alternatifi olarak Marksist hareketin mücadelesinin devamı olduğunu inkar etmektedirler.

15 Kasım 2016