Aşırı sağın son zaferinde, neo-faşistler Avusturya seçimlerinde başarı elde etti

Peter Schwarz
23 Ekim 2017

Geçtiğimiz hafta sonundaki Avusturya seçimlerinin sonucu, uluslararası bir modeli izliyor. Kapitalizmin 1930’ların Büyük Bunalım’ından bu yana yaşadığı en derin krize ve artan yeni bir dünya savaşı tehlikesine rağmen, resmi “sol” partiler yenilgiden yenilgiye koşarken, aşırı sağ partiler etki kazanıyor.

Polonya’da Jarosław Kaczyński’nin ve Macaristan’da Viktor Orbán’ın yükselişi; Britanya’da göçmen karşıtı UKIP’in Brexit referandumundaki öncü rolü; ABD’de Donald Trump’ın zaferi; Ulusal Cephe’nin Fransa başkanlık seçimlerini ikinci sırada tamamlaması ve Almanya İçin Alternatif’in (AfD) Almanya federal meclisine girmesi; bunların hepsi, bu sürecin parçalarıdır.

2016 sonunda, Avrupa’daki geleneksel iktidar partileri ve medya uzmanları, Alexander Van der Bellen’in aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) adayı Nobert Hofer karşısındaki kıl payı zaferini, aşırı sağın yükselişinin gerilediğinin kanıtı olarak övmüşlerdi.

Buna karşılık, FPÖ, Pazar günkü seçimlerde muhafazakar Halk Partisi’nin (ÖVP) arkasından ikinci gelerek, önemli bir başarı elde etti. Neo-faşistler artık muhafazakarlar ile koalisyon hükümetine girmek üzereler. Bu arada, sağ ve sözde sol tüm düzen partileri, FPÖ’nün göçmen karşıtı, şovenist programını benimsemiş durumda.

Berlin Tagesspiegel’in belirttiği gibi, “Hıristiyan Demokratların geleneksel yolundan sağcı uca bu dönüş”e, ÖVP’den Sebastian Kurz yol açtı. Gazete, “Kurz’un görüşleri ile sağcı popülist FPÖ, çoğu durumda yalnızca ayrıntılarda anlaşamıyor.” diye ekliyordu.

Seçimi üçüncü bitiren Avusturyalı Sosyal Demokratlar, neo-faşistlerin dostluğunu kazanmak için muhafazakarlar ile rekabet ediyorlar. Sosyal Demokrat Partili (SPÖ) Federal Başbakan Christian Kern, Pazar günkü seçimin ardından, partisinin FPÖ ile bir koalisyon hükümeti kurma teklifini yeniledi.

Aşırı sağcı partilerin tüm Avrupa genelindeki yükselişinin nedeni ne? Yanıt, onların politikalarından çok, sözde “sol”un politikalarında bulunabilir.

SPÖ, bir toplumsal reform partisi olmaya uzun süre önce son vermiştir. O, rolü Avusturya sermayesinin çıkarlarını uluslararası rakiplerine ve kendi işçi sınıfına karşı savunmak olan burjuva, emperyalizm yanlısı bir partidir. Kern, SPÖ’nün önderi olmadan ve geçtiğimiz yaz başbakanlık görevini üstlenmeden önce, Avusturya demiryollarının 700.000 avro maaşlı CEO’suydu.

Sosyal Demokratlar, işçi sınıfının işlere ve ücretlere yönelik saldırılara karşı tüm direnişini bastırmak ve Avrupa çapında ve uluslararası ölçekte işçi sınıfı dayanışmasını engellemek üzere ekonomik ulusalcılığı yükseltmekle görevli, şirket seçkinlerinin bir uzantısı işlevi gören sendika bürokrasisi ile sıkı işbirliği içinde çalışıyorlar. Parti içinde neo-faşistler ile işbirliği yöneliminin başını SPÖ’nün sendika kanadı çekiyor.

Sosyal Demokratların (ve ABD’deki Demokratik Parti’nin) yörüngesinde, Yeşiller gibi, kökenleri 1960’ların öğrenci protestoları hareketinde bulunan ve varlıklı orta sınıf kesimlerinin çıkarlarını temsil eden bir sahte sol uydular topluluğu dönüyor.

İşçi kitleleri ırkçı ve faşizan politikalara destek vermiyor. Tersine, sola doğru siyasi radikalleşmenin, kapitalizm karşıtı duyarlılık artışının ve sınıf mücadelesinin canlanmasının birçok işareti var. ABD’de, çoğunluğu işçi ve genç 13 milyon insan, geçtiğimiz yıl Demokratik Parti ön seçimlerinde bir sosyalist olduğuna inandıkları için Bernie Sanders’a oy vermişti. Ancak onlar, Demokratların bu kıdemli memurunun Wall Street ile CIA’in adayı Hillary Clinton’a destek verdiğine tanık oldular.

Mayıs ayında, Avrupa Yayıncılar Birliği’nin anket yaptığı 18-35 yaş arasındaki insanların çoğunluğu, mevcut duruma karşı “büyük bir ayaklanma”ya katılacağını söylüyordu. Ankete katılan 10 gençten 9’u, “bankaların ve paranın dünyayı yönettiği” konusunda hemfikirdi ve aynı oranda katılımcı, “zenginler ile yoksullar arasındaki uçurum”un genişlediğini söylüyordu.

Sağın seçim zaferleri, büyük ölçüde, işçilerin, onlarca yıldır kapitalizme yönelik her türlü muhalefetten uzak duran ve işçi sınıfına herhangi bir yönelimden ya da emekçilerin karşı karşıya olduğu sorunlarla ilgilenmekten vazgeçmiş olan “işçi” ve sosyal demokrat partileri kitlesel olarak terk etmesinin sonucudur. Bu partiler, tüm ırklardan işçi kitleleri yaşam standartlarına yönelik amansız saldırılarla karşılaşırken, etnik azınlıklar ve kadınlar arasındaki küçük, ayrıcalıklı bir azınlığı zenginleştirmek için kullanılan ırksal ve cinsel kimlik politikalarını desteklemişlerdir.

Dahası, işçiler, bu partilerin, bankaların ve şirketlerin talep ettiği kemer sıkma politikalarının uygulanmasında bütünüyle suç ortağı olduğunun farkındalar.

Aşırı sağ partilerin göçmen karşıtı ve ırkçı politikalara daha geniş bir dinleyici kitlesi kazanma becerisi, siyaset kurumu içinde toplumsal hoşnutsuzluğa herhangi bir ilerici çıkış yolunun olmamasından kaynaklanmaktadır. Aşırı sağ, sahte sol örgütleri de kapsayan tüm burjuva siyasi yelpaze hızla sağa kaydığı için, bir karşı çıkışın yokluğunda güç kazanıyor.

SPÖ’nün, sendikaların ve sahte solun işçi sınıfının toplumsal çıkarlarına ilgisizliği ve düşmanlığı, aşırı sağın demagojik sloganlarıyla doldurulan bir siyasi boşluk yaratmıştır. Avusturya seçim kampanyasının tamamına sığınmacı ve Müslüman karşıtı ajitasyon yön vermiştir. Onlar, hiçbir düzen partisinin ilerici bir çözüm sunamadığı her türlü toplumsal sorun (işsizlik, ücret kesintileri, sağlık hizmetlerinin tahrip edilmesi) için günah keçisi ilan ediliyorlar.

Avusturya, 1980’lere kadar örnek bir sosyal demokrat ülke olarak görülüyordu. Sosyal konutlar, yaşlılık bakımı vb. alanlarda toplumsal kazanımlar söz konusuydu. Ancak bu, Avusturya’nın bankaları ve şirketleri işçi sınıfı zararına küresel piyasalarda rekabetçi hale gelme mücadelesi verirken, giderek artan bir saldırıya uğradı. Doğu Avrupa’daki kapitalist restorasyon ve kapitalist oligarklara dönüşen eski Stalinist bürokratların yönettiği yerlerde düşük vergili geniş bir ucuz emek havuzunun yaratılması, bu saldırıyı teşvik etti.

Viyana, ortalama maaşın Avusturya’da geçerli olanın sadece üçte biri olduğu Macaristan ve Slovakya sınırlarından yalnızca 100 kilometre uzaktadır. FPÖ’nün kaleleri olan Burgenland ve Carinthia eyaletleri, Macaristan ve Slovakya sınırında bulunuyor.

Bu toplumsal eşitsizlikler, 2015 yazında on binlerce sığınmacı Balkanlar üzerinden Avusturya’ya geldiğinde yoğunlaşmış olan toplumsal gerilimlere ve kaygılara yol açtı. Sığınmacılar, ABD’nin ve Avrupalı müttefiklerinin Ortadoğu’nun büyük kısmını yıkıma uğratmış olan savaşlarından kaçıyorlardı. Onlar, önce yaygın bir duygudaşlık ile karşılandılar. Ancak muhafazakarlar ve Sosyal Demokratlar, toplumsal huzursuzluğu gerici bir yöne akıtma çabasıyla FPÖ’nün yabancı düşmanlığını benimsediler.

Milyonlarca işçi ve genç, direnmenin ve toplumsal çıkarlarını savunmanın bir yolunu arıyor. Gerekli olan şey, toplumsal saldırılara, savaşa ve diktatörlük yönelimine karşı direnişi sosyalist bir perspektif temelinde harekete geçiren bağımsız bir işçi sınıfı hareketinin inşasıdır. Yerli ve göçmen tüm işçileri demokratik haklarını koşulsuzca savunan ve işçi sınıfını tüm ulusal ve etnik bölünmelerin üstünde birleştiren bir parti inşa edilmelidir. Bu parti, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve onun ulusal şubeleri olan Sosyalist Eşitlik Partileri’dir.