Tillerson ABD-Türkiye ilişkilerinin “krizde” olduğunu ilan etti

Jordan Shilton ve Halil Celik
22 Şubat 2018

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Cuma günü Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Ankara’da yaptığı ve keskin farklılıkları ortadan kaldırmayı amaçlayan bir toplantının ardından geçici bir anlaşmayı açıkladı. Toplantı, Tillerson’ın, ABD’nin bölgedeki askeri çatışmada büyük bir tırmanma hazırlığının ileri aşamalarında olduğunu ortaya koyan Ortadoğu turunun bir parçasıydı.

Tillerson ya da Çavuşoğlu onun tam olarak nasıl işleyeceği konusunda bilgi vermediği için, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları çözme yönünde önerilen ortak mekanizmanın ayrıntıları bilinmiyor. Tillerson’ın ABD-Türkiye ortaklığını “ortak çıkarlar ve karşılıklı saygı üzerine inşa edilmiş, zaman içinde kendini kanıtlamış bir ittifak” olarak tarif etmesine karşın, Ankara ile Washington’ın arası son aylarda giderek açılmış durumda ve bu en son açıklamanın gidişatı değiştireceği son derece kuşkulu.

Tillerson’ın basın toplantısında itiraf ettiği gibi, Washington’ın Ankara ile ilişkisi “biraz kriz noktasına” ulaşmış durumda. Çavuşoğlu bu konuda daha da açık sözlüydü. O, ABD’yi sözlerini tutmamakla suçladı ve toplanmış olan gazetecilere, iki ülkenin ilişkileri düzeltmeye ya da kendi yollarında yürümeye karar vermesi gerektiğini söyledi.

Türkiye, Washington’ın, ülkedeki yasadışı Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) bağlı bir terör örgütü olarak gördüğü Suriye’deki Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) güvenmesine öfkeli. Türk ordusu 1980’lerden beri PKK’ye karşı kanlı bir baskı uyguluyor.

ABD, Suriye’de, YPG’nin baskın olduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) destekleyen en az 2.000 özel kuvvet askerine sahip ve ABD savaş uçakları Kürt milislere hava desteği sağlıyor. Her ne kadar, Washington’ın YPG’ye desteğinin resmi gerekçesi onun IŞİD’e karşı mücadelede bir müttefik olduğu ise de, ABD gerçekte bölgedeki rakiplerini, özellikle de İran’ı ve Rusya’yı devre dışı bırakmak amacıyla Şam’da rejim değişikliği için bastırıyor.

Geçtiğimiz ay, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk birliklerine ve müttefiki Suriyeli milislere (ÖSO), YPG savaşçılarını Afrin’den çıkarmak ve Türkiye’nin güney sınırında bir Kürt bölgesi oluşturulmasını engellemek için sınırı geçme emri vermişti.

Washington’ı Kürt savaşçıları Menbiç’ten çıkarma ve Fırat Nehri’nin batısını Türkiye’nin denetimine bırakma sözünden dönmekle suçlayan Çavuşoğlu, Tillerson ile ortak basın toplantısında bu saldırıya değindi. Erdoğan, defalarca, Türk askerlerinin müdahaleyi doğudaki Menbiç’e genişleteceği tehdidinde bulundu ki bu, YPG’yi desteklemek için orada bulunan ABD özel kuvvetleri ile doğrudan bir çatışmaya yol açabilir.

Menbiç’te bulunan üst düzey bir ABD subayı, 7 Şubat’ta, ABD’nin kentte kalacağını ve Türk ordusunun YPG güçlerine yönelik saldırısına direneceğini açıklamış, Erdoğan ise, buna yanıt olarak, “Hele hele bizi vururlarsa sert karşılık veririz diyenlerin ömürlerinde hiç Osmanlı tokadı yememiş oldukları da çok açık. ” diye konuşmuştu.

Ankara, Tillerson’ın, İran ile gerilimleri daha fazla tırmandırmak için kullandığı bir bölgesel turun son durağıydı. Onun Tahran’a karşı en saldırgan tepkisi, Lübnan’daki ziyareti sırasında geldi. O, kaygı verici bir şekilde, Washington’ın, hem Ortadoğu’daki baş müttefiki İsrail’in saldırgan tutumunu desteklemek hem de İran etkisini geri püskürtmek için Beyrut’taki karmaşık güç paylaşımı anlaşmasını kasten bozma olasılığını gündeme getirdi. Tillerson’ın ziyareti, Tel Aviv’in Suriye’deki bir dizi İran üssünü hedef alan son 30 yıldaki en büyük hava saldırılarını düzenlemesinden sadece beş gün sonra gerçekleşti.

Tillerson, koalisyon hükümeti Şii tabanlı grupların desteklediği partileri içeren Lübnan Başbakanı Saad Hariri ile ortak basın toplantısında, “Lübnan’da Hizbullah’a değinmeden istikrar, egemenlik ve güvenlik hakkında konuşmak mümkün değildir.” dedi ve ekledi: “ABD, Hizbullah’ı yirmi yılı aşkın süredir bir terör örgütü olarak kabul ediyor… Hizbullah gibi bir milis gücünün Lübnan hükümetinin otoritesinin dışında faaliyet göstermesi kabul edilemez. Lübnan devletinin tek meşru savunucusu, Lübnan silahlı kuvvetleridir.”

İran’dan ve Hizbullah’tan gelen ve Şam yönetiminin yanında savaşan güçler, ABD emperyalizminin, Washington’ın son yedi yıldır Beşar Esad’ı devirmeye çalıştığı Suriye’deki rejim değişikliği operasyonuna karşı duruyorlar. ABD ordusu, Washington’ın İslamcı vekillerinin yenilgisine ve Esad’ın ülkenin büyük kısmında denetimini sağlamlaştırmasına, müdahalesini çarpıcı biçimde şiddetlendirerek karşılık verdi. Washington’ın amacı, Suriye üzerinden geçerek Tahran’dan Lübnan’a uzanan İran denetiminde bir kara koridoru kurulmasını engellemek ve Esad’ın ülkenin doğusundaki önemli petrol ve enerji kaynaklarına erişim sağlamasını önlemektir.

ABD, geçtiğimiz iki hafta boyunca müdahalesini tırmandırmış durumda. 7 Şubat’ta, Amerikan uçakları, Deyrizor’da İslamcı asilerin elindeki mevzilere doğru ilerleyen Esad yanlısı güçlere saldırdı ve 100 kadar savaşçıyı öldürdü. Haberler, güçlü bir şekilde, ölenler arasında Rusların olduğunu öne sürüyor.

Tillerson’ın Perşembe günkü kışkırtıcı açıklamaları, Washington’ın bölgedeki İran etkisini engellemek için yalnızca Suriye katliamını sürekli kılmaya değil ama aynı zamanda kendi yağmacı çıkarlarının peşinde Ortadoğu genelindeki diğer ülkeleri de karışıklığa sürüklemeye hazırlandığını gösteriyor. 1980’lerdeki ve 1990’lardaki on yıldan uzun süren bir iç savaş eliyle paramparça edilmiş olan Lübnan, etnik ve dinsel eksenlerde derin bir şekilde bölünmüş durumda ve Hariri’nin kırılgan güç paylaşımı hükümetinin çökmesi durumunda hızla kaosa sürüklenebilir.

Dahası, Tillerson’ın Hizbullah’ı “egemenliğe” ve güvenliğe” yönelik bir tehdit olarak açıkça suçlaması, İsrail’de, yalnızca, Tel Aviv’in Lübnan’da Hizbullah’a karşı bir kuzey savaşı hazırlıklarına yakılmış bir yeşil ışık olarak yorumlanabilir.

Al-Monitor, Tillerson’ın Hizbullah’a ve İran’a yönelik tehdidinin sözlü bir uyarıdan daha fazlası olduğunu gösterecek şekilde, Pentagon’un Suriye’deki ve Irak’taki çatışmalarda kullanmak üzere hassas güdümlü bombalar ve başka yüksek güçlü silahlar satın almak için ek 1,8 milyar dolar talep edeceğini bildirdi. Bu, 2019’da toplam savaş ödeneğini yüzde 15 arttırarak 15 milyar doların üzerine çıkaracak. 1,8 milyar dolarlık artış, 2017’de Pentagon’un Ortadoğu’daki tüm silah bütçesinden yüzde 20 fazlasına denk düşüyor.

Bu harcama artışıyla satın alınan silahların Esad güçlerine ve onun İranlı ve Hizbullah müttefiklerine karşı yöneltileceği gerçeği, 31 milyon dolara tanksavar füzeleri alınmasıyla vurgulandı. Suriye’de IŞİD’in ve El Kaide uzantılarından geriye kalanların tankı bulunmuyor.

Tillerson’ın Beyrut’taki açıklamaları ve Pentagon’un silah harcamasındaki artış, Trump yönetiminin bölge genelinde İran’ın üzerine gitmeyi ve ABD’nin başlıca rakipleri olan Rusya’ya ve Çin’e karşı enerji zengini ve stratejik açıdan önemli Ortadoğu üzerindeki tartışmasız egemenliğini pekiştirmeyi amaçlayan daha kapsamlı saldırısının bir parçasıdır.

Rusya, Türkiye ve İran, halihazırda, ABD’yi Suriye’nin geleceği üzerine diplomatik görüşmelerin büyük kısmından dışlayan üstü kapalı bir ittifak içinde. Ancak onlar bölgede farklı ve aslında uyumlu olmayan çıkarlara sahipler. Örneğin, Rusya, geçtiğimiz hafta Suriye’deki İran altyapısını hedef alan İsrail hava saldırıları hakkında hiçbir açıklama yapmadı. Tillerson ve Trump yönetiminin diğer üst düzey yetkilileri kuşkusuz bunu not edecekler.

Moskova, operasyonun belirli sınırlar içinde kalması ve Esad güçlerinin üstüne gitmemesi şartıyla, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yaptığı harekata da onay verdi. Putin, kuşkusuz, Suriye’de ABD’ye karşı elini güçlendirmek için NATO müttefikleri arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanmayı umuyor.

Yine de, bir ABD-Türkiye uzlaşması olasılığı, özellikle Trump yönetimi İran ile cepheleşmeyi sadece Suriye’de değil ama Ortadoğu genelinde hızla derinleştirme yönünde ilerlediği için, dışlanmamalı.

13 Şubat’ta Amman’da gazetecilere konuşan Tillerson, “Türkiye, hala, ABD’nin önemli bir NATO müttefikidir… Aynı yönde çalışmayı sürdürmek için bir yol bulmamız gerekiyor.” demiş; bir gün önce Kuveyt’te düzenlediği bir basın toplantısında da, ABD’nin “koalisyon ortağımız Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarının son derece farkında” ve “terörle mücadele çabalarında NATO müttefikimizin” yanında olduğunu tekrarlamıştı.

Tillerson’ın Ankara’ya gelmesinden önce, ABD Savunma Bakanı James Mattis, Türk mevkidaşı Nurettin Canikli ile Brüksel’deki NATO genel merkezinde görüşme yaptı. Mattis, ABD ile Türkiye’nin “ortak zemin buluyor” olduğunu belirtti ve yeniden IŞİD’i yenilgiye uğratma harekatına odaklanma çağrısı yaptı.

Mattis’in kendisine ABD’nin YPG’yi PKK’den ayrılabileceğini ve hatta YPG’yi “PKK ile savaştırmaya” çalışabileceğini söylemiş olduğunu iddia eden Canikli ise bir anlaşma olasılığının işaretini verdi.

Her durumda, çeşitli emperyalist ve bölgesel güçler nihai olarak sıralanıyor ve hızla dünyanın büyük güçleri arasında doğrudan bir çatışmaya dönüşebilecek bir bölgesel kıyımın zemini hazırlanıyor. Bu, yalnızca, işçi sınıfı içinde savaşa karşı mücadeleyi onun kaynağı olan kapitalist sisteme karşı mücadele ile birleştirebilecek sosyalist ve savaş karşıtı uluslararası bir hareketin inşası yoluyla engellenebilir.