İsrail 70. yıldönümünü savaş suçlarının ve derinleşen toplumsal krizin ortasında kutluyor

15 Mayıs 2018

İsrail, bugün, Filistin’de, Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğramasının ardından kurulan Britanya mandasının sona ermesiyle aynı zamanda bir Musevi devletinin kuruluşunun ilan edilmesinin 70. yıldönümünü kutluyor.

Bu yıldönümü, bu yıl, İsrail askerlerinin Gazze sınırındaki Filistinli göstericileri vurması ve İran’a karşı savaş ateşininin körüklenmesi ile kutlanacak.

Yıldönümü, Kudüs’te yeni bir ABD büyükelçiliğinin resmen açılmasıyla gölgelenecek. Trump yönetiminin uluslararası hukuku ihlal ederek emrettiği bu adım, İsrail ile Filistin arasındaki sözde “barış süreci” hayalinin ve “iki devletli çözüm”ün tabutuna son bir çivi çakıyor.

Bu, aynı zamanda, altı haftayı aşkın süredir binlerce Filistinlinin “Büyük Dönüş Yürüyüşü” adı altında gösteri yaptığı, ağır biçimde silahlandırılmış Gazze sınırında yeni bir katliam için bir vesile olacak. İsrail Silahlı Kuvvetleri’ne (IDF) silahsız protestoculara karşı öldürmek üzere ateş etme emri verildiği için, şimdiye dek 50 dolayında gösterici öldürüldü ve binlercesi yaralandı.

Protestolar, İsrail devletinin kökenleri ve bunların tarihsel sonuçlarıyla bağlantılıdır. Göstericiler, 70 yıl önce, Filistinlilerin Nakba ya da felaket diye adlandırdığı olayda sürüldükleri evlerine ve köylerine geri dönme haklarını talep ediyorlar. O dönemde, çeyrek milyon dolayında Filistinli, sistematik bir terör ve yıldırma kampanyası yoluyla topraklarından çıkartılmıştı. Bu, ırka ve dine dayalı bir Musevi devleti oluşturmak üzere tasarlanmış devasa bir “etnik temizlik” eylemiydi.

Washington’ın eylemleri (hem büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması hem de büyük dünya güçleri ile İran arasındaki nükleer anlaşmayı yırtması), Başbakan Binyamin Netanyahu’nun sağcı hükümeti tarafından kutlamayla karşılandı. Bu adımlar, Netanyahu yönetimine, hem Filistin halkına yönelik baskıyı ikiye katlama hem de İran ile bölge çapında yıkıcı bir çatışmaya dönüşebilecek bir cepheleşmeyi kışkırtma amacıyla Suriye’de askeri saldırılara girişme konularında yakılmış bir yeşil ışık anlamına geliyordu.

İsrail’in egemenleri, savaş ateşini, İsrail toplumu içinde birikmiş yoğun toplumsal gerilimleri dışarıya yöneltmenin ve dikkatleri, Netanyahu’dan başlayarak tüm siyaset kurumunu içeren yolsuzluk skandalları dizisinden başka yöne saptırmanın bir aracı olarak kasten körüklüyorlar.

Bugün gelişen olaylar (ABD’li ve İsrailli yetkililerin büyükelçiliğin taşınmasını canice kutlamaları ve Gazze-İsrail sınırındaki yeni katliam) dikkate alındığında, İsrail’in, işçi sınıfının 20. yüzyıldaki yazgısına ve devrimci önderliğin tarihsel krizine ayrılmaz bir şekilde bağlı olan kökenleri ve gelişmesi ile ilişkili büyük dünya tarihsel sorunlara çok az önem verilecektir.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, 1998’de, İsrail devletinin kurulmasının 50. yıldönümü konusunda bu temel tarihsel sorunlara dikkat çekmişti:

İsrail’in doğumu ve evrimi kapsamında, 20. yüzyılın çözülmemiş büyük sorunları yoğunlaşmaktadır. Onun asıl kökleri, insanlığa karşı tarihteki en büyük suçlardan birinde, Nazilerin Musevi Soykırımı’nda (Holokost) yatmaktadır. Altı milyon Avrupalı Musevi’nin yok edilmesine gelince, o, Sovyetler Birliği’nin ve Komünist Enternasyonal’in Stalinist yozlaşmasının neden olduğu işçi sınıfı hareketinin krizi için ödenen korkunç bedeldi. Stalinizmin suçları ve onun işçi hareketi üzerindeki hakimiyeti, işçi sınıfının, faşizmde son savunma hattını kurmuş olan kriz içindeki kapitalist sisteme son vermesini engellemişti.

İşçi sınıfının yenilgileri, Stalinizmin suçları ve Holokost’un dehşetleri, İsrail’in kurulması ve hem ABD emperyalizmi hem de Stalinizm tarafından yardım edilen Siyonist hareketin, Siyonizmi dünya Musevileri ile eşitleme yönündeki büyük ölçüde başarılı girişimi için tarihsel koşulları yarattı. O, sonuçta cesaret kırılması ve çaresizlik üzerine kurulu bir hareket ve devletti. Stalinizmin ihanetleri, dünyanın dört bir yanındaki Musevi emekçilere son derece güçlü bir çağrı yapmış olan sosyalist alternatife yönelik hayal kırıklığına yol açmıştı. Alman faşizminin suçları, Musevi karşıtlığını Avrupa’da ya da başka bir yerde yenilgiye uğratmanın mümkün olmadığının nihai kanıtı olarak sunuldu. Siyonizmin yanıtı, bir devlet ve ordu edinmek ve Musevi halkına tarihsel olarak zulmedenleri kendi oyunlarında yenmekti.

Bu sözde çözümün trajik ironisi, İsrail’in, geleneksel ve tarihsel olarak hoşgörü ve özgürlük mücadelesi ile bağlantılı olan Musevi halkını başka bir ezilen halkın acımasızca baskı altına alınmasıyla ilişkilendirmesidir.

WSWS’nin 1998’deki açıklamasından bu yana geçen 20 yılda, İsrail toplumu içindeki kötücül çelişkiler yalnızca derinleşmiştir. İsrail’in 1967 savaşından beri işgal altında olan topraklarda (Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Suriye’nin Golan Tepeleri) bulunan yasadışı Siyonist yerleşim yerlerinde yaşayanların sayısı, 160.000’den 600.000’in üstüne çıkmış durumda.

İsrail, askerlerini ve yerleşim yerlerini Gazze Şeridi’nden çekmiş olsa da, burası, Tel Aviv’in, ortalama gelirin kabaca Kongo’dakine denk olduğu bir bölgede kitlesel işsizlik ve yoksulluk koşulları dayatırken, sınırlarında ve hava ve deniz alanlarında doğrudan denetim uyguladığı işgal altında bir toprak; bir açık hava hapishanesi olmaya devam ediyor. IDF, bu bölgeye karşı, defalarca, temel altyapıyı yıkıma uğratırken binlerce cana mal olan savaşlara girişmiştir. Bu soykırımsal saldırı, Gazze sınırındaki göstericilerin katledilmesiyle, bugüne kadar devam etmektedir.

Batı Şeria’da, İsrail işgalinin yardımcı polisi işlevi gören, aynı zamanda yozlaşmış bir FKÖ yetkilileri ve iş insanları tabakasını zenginleştiren Filistin Yönetimi’nin resmi egemenliği altında, gerçek ücretler 2000 yılından beri sürekli bir şekilde düşüyor.

ABD’nin ardından en fazla toplumsal eşitsizliğe sahip OECD üyesi olan ve yoksulluk oranının yüzde 22 (İsrail yurttaşı Filistinliler için yüzde 55, ülkedeki çocukların üçte biri) olduğu İsrail içindeki sınıfsal gerilimler giderek artıyor.

İsrailli liman işçileri, Eilat, Hayfa ve Aşdod limanlarını durduran üç günlük grevlerini, Pazar günü, bir mahkemenin iş başı yapma emrinin ardından sona erdirdiler. Geçtiğimiz Aralık ayında, eşdeğer ilaç devi Teva’nın çalışanların dörtte birini işten çıkarma kararına karşı bir genel grev yaşanmış; Ocak ayında da, Kudüs’teki belediye işçileri, toplu işten çıkarma tehdidi ve ücretlerinin ödenmemesi üzerine parlamentoya giden yolları çöp kamyonlarıyla keserek iş bırakmıştı.

İsrail devletinin kurulmasından 70 yıl sonra, artık, İsrail ve işgal altındaki Filistin toprakları genelindeki işçi sınıfının herhangi bir kesiminin karşı karşıya olduğu sorunlara hiçbir ulusal çözüm olmadığı, her zamankinden daha açıktır. Bugünkü kanlı ve giderek daha tehlikeli hale gelen açmazdan tek çıkış yolu, bölge genelindeki Musevi ve Arap işçilerin sosyalist ve enternasyonalist bir program temelinde birleşmesinden geçmektedir.

Bill Van Auken