Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) Beşinci Ulusal Kongre’sine sunulan açılış raporu

David North
21 Ağustos 2018

Bu rapor, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (SEP) 22-27 Temmuz 2018’de düzenlenen Beşinci Ulusal Kongre’sinin açılışında, SEP’in ulusal genel başkanı David North tarafından sunuldu.

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Beşinci Kongresi, siyasal, ekonomik ve toplumsal süreçlerin patlayıcı etkileşiminin ortasında toplanıyor.

Emperyalist güçler arasındaki, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana dünya jeopolitikasının temeli işlevi görmüş olan uluslararası ittifaklar çöküyor. Uzun süreli müttefikler düşmanlara dönüşüyor ve kendi silahlı kuvvetlerini güçlendiriyorlar. Küresel ekonominin birbirine bağlı karakteri ile kapitalist ulus devlet sistemi arasındaki çelişki, dosdoğru dünya savaşına götürüyor. Bu krizdeki baş oyuncu, uzun süreli ekonomik gerilemesini dengelemek için üstün askeri gücünü amansızca harekete geçiren Amerikan emperyalizmidir.

Donald Trump’ın yabancı düşmanı “Önce Amerika” atıp tutmaları, Amerikan egemen sınıfının Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel egemenliğini sürdürme kararlılığının en kaba ifadesidir. Amerikan oligarşisini oluşturan farklı hizipler arasındaki gerçekten şiddetli çatışmaya rağmen, Trump ve onun Demokrat muhalifleri ile onların istihbarat kurumlarındaki müttefiklerinin stratejik hedeflerinde temel farklılıklar olduğuna inanmak, vahim bir siyasi hata olur. Çatışan bu hizipler içinde, işçi sınıfının çıkarlarını temsil eden bir eğilim kesinlikle söz konusu değildir. Kimin “daha kötü” olduğunu belirlemeye kalkışmak, bir kobra tarafından sokulmayı mı; yoksa bir boa yılanı tarafından boğulmayı mı tercih ettiğinizi sormaya benzer.

Bir an için, hiç kimsenin Trump’tan daha kötü olamayacağı düşünülebiliyor. Ama ardından, Demokratik Partili Senatör Mark Warner’ın Rusya’ya karşı savaş tehdidinde bulunduğu ve Temsilciler Meclisi’ndeki Demokratların “ABD, ABD!” diye bağırdığı görülüyor ve karşılaştırıldığında, Trump neredeyse uygar gibi gözüküyor. Bu yüzden, tek uygun yanıt, Shakespeare’in önerdiğidir: “Al birini, vur ötekine!”

Taktikler üzerine farklılıklar ne kadar keskin olursa olsun, ABD mali sektör-şirket oligarşisinin tüm kesimleri, şu stratejik hedef konusunda hemfikirdir: ABD’nin küresel egemenliğinin korunması. Amerika Birleşik Devletleri, ister NATO’yla, isterse ona karşı; ister Rusya’ya karşı Almanya ya da Almanya’ya karşı Rusya ile ittifak içinde savaş yoluyla; ister Çin’e karşı ekonomik baskı ya da askeri güç kullanma üzerinden, çıkarlarına bir tehdit olarak gördüğü her ülkeye karşı, gerekli olduğunu düşündüğü her araca başvuracaktır. Troçki’nin, 1928’de, şaşırtıcı bir öngörüyle yazdığı gibi: “Amerika Birleşik Devletleri’nin egemenliği, kriz döneminde, büyüme döneminde olduğundan daha tam, daha açık ve daha amansız bir şekilde işleyecektir.” [1]

Tüm büyük devletler, askeri güçlerini hummalı bir şekilde takviye ediyorlar. Militarizmin yükselişi ve ilerlemiş savaş hazırlıkları durumu, işçi sınıfının ekonomik yükünü arttırıyor ve geleneksel anayasal güvencelerde giderek daha büyük kısıtlamaları gerektiriyor. Burjuva demokratik yönetim biçimlerinin krizi, tüm dünyada ortada. 2013’teki Mısır karşıdevrimi, egemen seçkinlerin kitlesel bir solcu halk ayaklanmasına nasıl yanıt vereceği konusunda acımasız bir örnek sundu. Egemen sınıflar, bir an tavizlerle zaman kazanmaya zorlansalar bile, ilk fırsatta vahşice karşılık vereceklerdir. Ancak, her durumda, işçi sınıfının inisiyatifi ele almasına izin vermeye hiç niyetleri yok. Dünyanın dört bir yanında sağcı siyasi güçler kuvvetleniyor ve bu, geleneksel ana akım kapitalist partilerin memnuniyetle karşıladığı ve teşvik ettiği bir eğilim.

Almanya’da, Almanya İçin Alternatif’in (Alternative für Deutschland) neo-Nazileri, önemli bir siyasi güç olarak ortaya çıkmış durumdalar. Reichstag, 1949’da, II. Dünya Savaşı’nın ardından, Bundestag haline gelmişti. Bu eski bina, yakın dönemde sözümona modern bir kubbe ile donatıldı. Ama bu kubbe, milletvekillerinin Hitler ile Göring’in anlayıp onaylayacağı çok tanıdık bir siyasi dili konuştuğu bir binanın üzerinde duruyor. İsrail’in dünya genelindeki faşist ve Musevi karşıtı politikacılar ile sıkı ilişkiler sürdüren aşırı sağcı hükümeti, Nazizmin kurbanlarına yönelik trajik bir alayla, sadece Musevilere özel ve üstün yasal konum veren, bir anayasa değişikliğine denk bir yasayı yürürlüğe koymuş durumda.

Bunlar, küresel bir eğilimin yalnızca iki örneğidir. Kapitalist devletler, otoriter bir karakter ediniyor ve istihbarat kurumlarını ve giderek askerileştirilen polis güçlerini takviye ediyorlar. İnternette bilgiyi sansürleme ve sosyalist ve savaş karşıtı web sitelerine, özellikle de WSWS’ye erişimi engelleme çabaları yoğunlaşıyor. Julian Assange, 19. yüzyılda, burjuva demokrasisinin altın çağında zulümden kaçan sayısız sığınmacıya sığınma sağlayan Londra’da, Ekvador büyükelçiliğinden çıkmaya cüret etmesi durumunda anında tutuklanmakla tehdit edilen bir siyasi bir tutuklu olmaya devam ediyor. Emperyalist savaşların tahribatı ve aşırı ekonomik sömürü sonucunda evsiz bırakılmış olan dünya çapındaki milyonlarca insan, en asgari insan haklarından yoksun bırakılıyor ve acımasız bir muameleye tabi tutuluyor. ABD’de, çocuklar, anne-babalarından koparılıyor ve gözaltı merkezlerine konuluyor.

Savaş ve diktatörlük yönelimi, 2008’deki Wall Street çöküşüyle yoğunlaştı. Mevcut siyasi kriz, egemen seçkinlerin o çöküşe yanıt olarak izlediği politikaların ürünüdür ve bu politikalar, borsaların kurtarılmasına karşın, on yıl önce çöküşe yol açmış olan temel çelişkilerin hiçbirini çözmemiştir. Giderek daha açık olduğu üzere, mali oligarşinin krizi dizginlemek ve bu süreçte kendisini zenginleştirmek için başvurduğu yöntemler, hesap gününü yalnızca ertelemiştir.

1929’daki Wall Street çöküşü, uluslararası işçi sınıfı radikalleşmesine yol açan dünya çapında bir krizi harekete geçirmişti. Ancak Sovyet rejiminin siyasi yozlaşması ve Avrupa’da, özellikle de Almanya’da, Fransa’da ve İspanya’da Sosyal Demokrat ve Stalinist partilerin işçi sınıfına ihaneti, faşizmin zaferini garanti altına aldı ve on yıl içinde, II. Dünya Savaşı’nın patlamasına yol açtı.

Amerika Birleşik Devletleri de büyük toplumsal mücadelelere sahne oldu. Sahte sol unutmayı tercih etse de, 1935’te Amerikan İşçi Federasyonu’na (AFL) karşı bir başkaldırı olarak ortaya çıkmış olan Sanayi Örgütleri Kongresi (CIO), milyonları kapsayan bir işçi hareketinin odak noktası haline gelmişti. Avrupa’daki egemen sınıflardan çok daha zengin olan Amerikan egemen sınıfı, Amerikan işçi sınıfının meydan okumasına, Huey Long, Henry Ford, Boss Frank Hague, Father Coughlin ve Charles Lindbergh tarafından ileri sürülen Amerikan tarzı faşizm çeşitleri yerine, kendi safları içindeki hırçın muhalefete rağmen, Roosevelt’in Yeni Düzen reform programı ile karşılık vermeyi seçti. Ama Franklin Delano Roosevelt, reformist Yeni Düzen seçeneğinin uygulanması karşılığında, yeni örgütlenmiş sanayi sendikası hareketinin ABD emperyalizminin “savaş çabası”na koşulsuz desteğini talep etmiş ve istediğini almıştı.

Amerikan egemen sınıfı, 2008 çöküşünün ardından, 1929 sonrasından farklı olarak, bir reform seçeneği ileri sürmedi. Obama yönetimi, “büyük servet suçluları”na yumruğunu sallamadı; Roosevelt’in yapmış olduğu gibi “döviz alım satımcılarını tapınaktan çıkarma” tehdidinde bulunmadı. Obama, bunun yerine, onları kendi hükümetine davet etti ve büyük servet suçlularını hiç olmadığı kadar zenginleştirdi. Hükümetin düzenlediği banka kurtarmaları, onlarca yıldır gelişmekte olan bir süreci tamamladı: borsaların, devletin tam desteğiyle, şirket-mali sektör oligarşisine devasa ve görülmemiş ölçekte bir servet aktarım kanalı işlevi gördüğü bir siyasi-ekonomik sistemin kurumsallaştırılması. Bu aşırı asalaklık sistemi, son tahlilde, Amerikan kapitalizminin dünyadaki konumunda ve üretken gücünde yaşanan küresel gerilemeyi yansıtmaktadır.

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin, Mart 2009’da, Obama’nın başkan olmasından sadece altı hafta sonra uyarmış olduğu gibi:

Obama yönetiminin politikaları, tümüyle, şirket ve mali sektör aristokrasisinin çıkarları eliyle belirlenmektedir. Bu anlamda, Obama’yı Roosevelt ile karşılaştıranlar, ya halkı ya da kendilerini kandırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin 1930’lardaki muazzam ekonomik kaynakları, ekonomik krizin büyüklüğüne rağmen, hala, Roosevelt’e sosyal reformları deneme olanağı tanıyordu. Bu seçenek, bugün artık mevcut değildir. Çağdaş kapitalizm, bu tür kaynaklardan yoksundur. [2]

Obama yönetimi zenginleri kurtardı. Ama o, bu süreçte, siyasi sistemi milyonlarca emekçinin gözünden düşürdü. Obama’nın “inanabileceğiniz değişim” sözünün sinik bir sahtekarlık olduğu kanıtlandı. Obama yönetimi, kötüleşen yaşam koşullarına yönelik yaygın öfkeyi, Fransa’da Le Pen, Almanya’da Gauland ve İtalya’da Salvini gibi kendi çıkarına kullanmak için sağcı popülist demagojiye başvuran Trump’ın ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

Amerika Birleşik Devletleri, şu anda, İç Savaş’ın 1865’te sona ermesinden beri yaşanan en büyük siyasi krizinin sancılarını çekiyor. Şimdiki durum ile karşılaştırılabilecek herhangi bir tarihsel deneyim düşünmek zor. 1861’de patlak veren “önlenemez çatışma”, son tahlilde, Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü kapitalist gelişmesinden kaynaklanmıştı. Amerikan burjuvazisinin dinamik, ilerici ve hatta devrimci bir hizibi, köle sahiplerinin gerici ayaklanmasıyla karşılaşmıştı. Yaklaşık 160 yıl sonra, bugünkü kriz, Amerikan kapitalizminin küresel konumunda yaşanan aşırı ilerlemiş gerilemenin ürünüdür ve Amerikan egemen sınıfının tüm kesimlerinin yozlaşmasına tanıklık etmektedir. Tekrarlıyorum: egemen kapitalist-emperyalist oligarşinin rakip hiziplerinin herhangi birinin içinde ilerici bir eğilim söz konusu değildir.

Bu çatışma yoğunlaştıkça, Amerikan egemen sınıfının onlar dolayımıyla ABD içinde yetki kullandığı ve dünya genelinde egemen konumunu ileri sürdüğü tüm kurumların siyasi meşruluğu tartışmaya açılıyor. Devletin en üst kademelerindeki düşman hizipler arasındaki çatışma, açıkça şiddetli bir karakter edinmenin eşiğinde.

Giderek artan toplumsal öfkenin altında, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve bütün diğer büyük kapitalist ülkelerde, servetin nüfusun en zengin yüzde 5’inde görülmemiş bir şekilde yoğunlaşması yatmaktadır. Son dönemde, özellikle ABD’de yaşanan grev patlaması, sınıf mücadelesinin canlanmasının ilk belirtisidir. Aşırı toplumsal kutuplaşma koşullarında, işçi sınıfı radikalleşiyor ve kapitalizme sosyalist bir alternatife ilgi göstermeye başlıyor. Bu gelişme dinamiği, siyasi kavrayışı ve hedefleri her ne kadar sınırlı olsa da, her zamankinden daha açık bir şekilde kapitalizm karşıtı ve devrimci sosyalist bir yönelim edinecektir.

Bir zamanlar ilerici bir gündem ileri sürme iddiasında olan örgütler, bu krize, sola değil sağa kayarak tepki veriyorlar. Yılda yüz binlerce dolar maaş alan yöneticilerin önderlik ettiği sendikalar (şirket işgücü yönetim birlikleri olarak tanımlamak daha iyi olur), işçi sınıfı muhalefetini bastırma, dağıtma ve demoralize etme çabalarını yoğunlaştırıyorlar. Sahte sol örgütler (özellikle, siyasi çizgileri Shachtmancılığa ve Pabloculuğa uzananlar), her zamandakinden daha açık bir şekilde, burjuva partilerinin temsilcileri ve emperyalizmin destekleyicileri olarak faaliyet sürdürüyorlar. Yunanistan’daki Syriza, İspanya’daki Podemos ve Britanya’daki İşçi Partisi’nin Corbyn önderliği gibi güçler, kitleler içinde giderek büyüyen toplumsal muhalefeti saptırıp bastırma peşinde koşuyorlar. Onların siyasi etki kazanması, kaçınılmaz olarak, devlet ile bütünleşmelerine ve işçi sınıfına ihanet etmelerine yol açıyor.

Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) hızlı büyümesi, her şeyden önce, siyasi olarak deneyimsiz gençliğin Demokratik Parti’ye bir alternatif bulma arzusunun ürünüdür. Ancak DSA hiçbir zaman Demokratik Parti’den bağımsız olmamıştır. O, burjuva politikasının yörüngesi dışında solcu bir hareketin gelişmesini önlemek için, New York Times ve Demokratik Parti'nin kimi kesimleri tarafından teşvik edilmiştir. DSA, şimdilik, bir balon gibi şişiyor ama sıcak havadan başka bir şeyle desteklenmeyen bu büyüme, kaçınılmaz olarak siyasi ve örgütsel krize yol açacaktır. Öğrenci gençlik içinde DSA’ya kazanılmış olan en ciddi solcu unsurlar, bu örgütün Demokratik Parti’nin bir uzantısı olduğunu ve kapitalizme karşı mücadeleye karşı çıktığını öğrenecekler.

Seçmeci siyasi geçici önlemler ve sefil oportünist manevralar, bilimsel olarak temellendirilmiş ve tarihsel bilgiye sahip bir Marksist programın kötü bir taklididir. Daha iyi ve daha anlayışlı bir kapitalizm yönündeki insani çağrılar, diktatörlüğe ve savaşa doğru amansız gidişi durdurmayacak. DSA, tahmin edildiği üzere, medyada övülüyor. Ancak onun krize kapitalist temellerde ve elbette Demokratik Parti’nin onayıyla bir çözüm bulma umudu, siyasi ve entelektüel olarak iflas etmiştir. DSA’nın, Jacobin’i yayınlayan “teorisyenler”i, geçtiğimiz yüzyılın devrimci deneyimlerine ve derslerine kayıtsızlıklarıyla övünüyorlar. Ama bu cehalet, kendini beğenmişlik ve sinizm bileşimi, DSA’nın teorisyenlerini, günümüz dünyasını anlamakta bütünüyle aciz kılmaktadır.

İşçi sınıfının karşı karşıya olduğu seçenekler, “Reform ya da Devrim” değil; “Devrim ya da Karşıdevrim”dir. Troçki’nin, II. Dünya Savaşı’nın öngününde yazılmış olan Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş belgesi Geçiş Programı’ndaki şu uyarısı, günümüz dünyasına her zamankinden daha güçlü bir şekilde hitap etmektedir: “Önümüzdeki tarihsel dönemde, bir sosyalist devrimin olmaması durumunda, tüm insanlık kültürünü bir felaket tehdit etmektedir.” [3]

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Kuruluş Kongresi’nin 2008’de toplanmasından bu yana on yıl geçti. Aslında, İşçiler Birliği’nin Sosyalist Eşitlik Partisi’ne dönüşmesi kararı, SSCB’nin Aralık 1991’de dağılmasına ve işçi sınıfının tüm eski geleneksel örgütlerinin (partiler ve sendikalar) siyasi çöküşüne yanıt olarak, Haziran 1995’te karar altına alınmış ve ilan edilmişti.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) çabalarının, işçi sınıfını örgütleyip eğitecek ve sosyalizm uğruna bilinçli mücadelenin yenilenmesinin temellerini oluşturacak partiler yaratmaya yönlendirilmesi gerekiyordu.

Uluslararası Komite, Kasım 1991’de, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sadece birkaç hafta önce, Berlin’de bir konferans düzenlemiş ve Stalinizmin ve savunucularının geri dönüşsüz bir şekilde gözden düşmesinin temel tarihsel sonuçlarını saptamıştı:

Bu Berlin konferansı, Dördüncü Enternasyonal’in gelişiminde yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Uluslararası Komite, bugün, tüm dünyadaki tek gerçek dünya Troçkist örgütünü oluşturmaktadır. Uluslararası Komite, yalnızca, Dördüncü Enternasyonal içindeki belirli bir eğilim değil ama kendi başına Dördüncü Enternasyonal’dir. Uluslararası Komite, bu konferanstan başlayarak, Sosyalist Devrimin Dünya Partisi olarak Dördüncü Enternasyonal’in faaliyeti için önderlik sorumluluklarını üstlenecektir. [4]

Nesnel tarihsel süreç ne kadar uzatılmış olursa olsun, Uluslararası Komite, siyasi çalışmasında gerekli değişiklikleri hayata geçirmek zorundaydı. Birliklerin partilere dönüşmesinin altında bu nesnel zorunluluk yatıyordu. Uluslararası Komite’nin şubelerinin “birlik” biçimi, Sosyal Demokratlar, Stalinistler ya da ABD’de olduğu gibi, Demokratik Parti destekleyicilerinin önderlik ettiği kitlesel parti ve sendika örgütlerine “talepler”de bulunmanın başlıca taktiksel girişimler olduğu uzun bir tarihsel dönemden kaynaklanmıştı. Bu taktik, uzlaşmak şöyle dursun, gerici önderliklere herhangi bir şekilde uyarlanma anlamına gelmiyordu. Tersine, bu taktiği belirleyen şey, bu kitlesel örgütlerin aktif işçi mücadelelerindeki baskın rolü ve işçi sınıfının en sınıf bilinçli ve militan kesimleri arasında hala çok güçlü olan etkileriydi. Britanya’daki “İşçi Partisi, sosyalist politikalar temelinde iktidara”, Fransa’daki “PCF-CGT hükümeti” ve ABD’deki “Sendikalara dayalı bir İşçi Partisi” talepleri, işçi sınıfının kapitalizm karşıtı özlemlerini uyandırmayı ve bürokrasilerin sınıf işbirlikçiliğinin karşısına koymayı amaçlıyordu.

Ancak eski bürokratik örgütlerin 1980’lerdeki ve 1990’lardaki kesintisiz ihanetler zinciri ve Doğu Avrupa ile Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist rejimlerin dağıtılması, bu örgütlerin işçi sınıfı ile ilişkisini, hem nesnel hem de öznel bir anlamda, değiştirdi. Bu değişimin farkına varamamak, eski örgütlere yönelik yanılsamaların üstesinden gelmek için geliştirilmiş bir taktiğin, bu tür yanılsamaları ayakta tutma ve hatta teşvik etme yönünde boşuna ve kendi kendini engelleyen bir çabaya dönüşmesi tehlikesini beraberinde getirirdi.

SEP, bu yönelimin yeni çalışma biçimlerini gerektireceğinin farkındaydı. Bu, Uluslararası Komite’nin birliklerden partilere dönüşmüş olan şubeleri ile en sıkı işbirliği içinde, Şubat 1998’de Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin faaliyete geçmesine yol açtı.

Sosyalist Eşitlik Partisi, sonraki on yıl içinde, hem siyasi hem örgütsel olarak önemli ilerlemeler katetti. Parti, oldukça sınırlı büyüme yıllarının ardından, yeni güçler çekmeye ve üye yapmaya başladı. Bu, kuşkusuz, 2000’deki çalınmış seçimin, 11 Eylül sonrasında Terörle Mücadele’nin başlatılmasının ve 2003’te Irak’ın istila edilmesinin yol açtığı siyasi muhalefet ile bağlantılıydı. Ancak nesnel durumdaki potansiyel, yalnızca, kabul edildiği ve ona göre hareket edildiği ölçüde gerçeğe dönüştürülebilirdi. SEP’in siyasi ve örgütsel girişimleri, son derece önemliydi.

Partinin, SSCB’nin dağılmasının ardından giriştiği teorik çalışmayı da vurgulamak gerekir. Bu çalışma, zorunlu olarak, tarihin aydınlatılması üzerinde yoğunlaşmıştı. Uluslararası Komite’nin Mart 1992’deki On İkinci Plenum’unda açıklandığı gibi:

Bizler, proletaryanın siyasi bilincini, Rus Devrimi’nin bütün tarihinin özümsenmesi temelinde geliştirme mücadelesi veriyoruz. Şu anda, işçi sınıfı içinde çok büyük bir kafa karışıklığı var. Onun görüşleri, doğru bir tarihsel bilince dayanmıyor. Bu yanlış bilinç, kitlelerin yaşadığı ve partinin müdahalesi olmaksızın özümsenemeyecek olan önceki tarihsel deneyimlerden kaynaklanıyor.

Stalinizmin Marksizm olduğu ve SSCB’nin çöküşünün sosyalizmin ve Marksizmin başarısızlığını kanıtladığı, milyonlarca insanın kafasını karıştırmak için başvurulmuş en büyük yalanlardır. Bu yalanları çürütmek ve Stalinizmin, Marksizmin antitezi ve tarihteki en korkunç karşıdevrimin ürünü olduğunu kanıtlamak gerekiyor. [5]

Uluslararası Komite, On İkinci Plenum’un ardından, “Sovyet Sonrası Tarihsel Çarpıtma Okuluna Karşı”, şimdi ölmüş olan Vadim Zaharoviç Rogovin yoldaşın çok önemli ve ilham verici bir rol oynadığı saldırıyı başlattı. Uluslararası Komite, 1995 ve 1998 yılları arasında, Rogovin yoldaşın ABD’de, Britanya’da, Almanya’da ve Avustralya’da verdiği konferansları destekledi. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin faaliyete başlamasını doğrudan öncelemiş olan bu teorik çalışmadaki son derece önemli bir kilometre taşı, Ocak 1998 başlarında DEUK’un Avustralya şubesinin himayesi altında Sidney’de düzenlenen “yaz okulu”ydu. Bu okulda verilen konferanslar, DEUK kadrolarının 1990’lar boyunca üzerinde çalışmış olduğu temel tarihsel, siyasal, felsefi ve estetik meselelerin bir özetiydi.

Söz konusu okul, Sovyetler Birliği’nde Stalinizme hiçbir gerçekçi alternatifin olmadığı iddiasını çürüten, Troçki’nin sürekli devrim teorisini Castroculuğun ve onunla ilişkili burjuva ulusalcılık biçimlerinin eleştirisine uygulayan, kapitalizmin yirminci yüzyılın sonundaki çelişkilerini irdeleyen, sendikaların sosyalizm uğruna devrimci mücadele ile ilişkisini çözümleyen ve sanatın kapitalist toplumun eleştirisindeki yerini açıklayan konferansları içeriyordu.

Mehring Books’un, 1998’de, Sol Muhalefet üyesi Aleksandr Voronski’nin yazılarından oluşan ve Yoldaş Fred Williams tarafından çevrilen Yaşam Bilgisi Olarak Sanat [Art as the Cognition of Life] adlı kitabı yayınlandığını ayrıca belirtmek gerek. Bu eserin yayınlanıp incelenmesi ve özellikle Freudçuluğa yönelik eleştirisi, partinin, Marksizm ile hem Frankfurt Okulu hem de Postmodernizm arasındaki uçurumu anlamasına muazzam bir katkıda bulundu. Bu netleşmenin, sahte solun bireysel etnik, ırksal, toplumsal cinsiyet ve cinsel kimliği sosyal sınıfın üzerine yükseltmeye odaklanmış zararlı teorik etkisine ve gerici orta sınıf politikalarına karşı koymada belirleyici önem taşıdığı kanıtlanacaktı.

SEP, Ağustos 2005’te, DEUK ile birlikte, “Marksizm, Ekim Devrimi ve Dördüncü Enternasyonal’in Tarihsel Temelleri” konusunda dokuz konferans örgütledi. Altı aydan kısa bir süre sonra, Avustralya’daki SEP, 13 raporun sunulduğu bir Uluslararası Yayın Kurulu toplantısı düzenledi. Bu raporlar, Marksist bakış açısıyla, dünya siyasi durumuna ilişkin kapsamlı bir değerlendirme sunuyordu.

Mayıs 2006’da, Profesör Rockmore’un Engels’e ve felsefi maddeciliğe yönelik saldırısının ayrıntılı bir eleştirisi yayınlandı. Bir ay sonra, Haziran 2006’da, Steiner ile Brenner’e, “Marksizm, Tarih ve Sosyalist Bilinç” başlığını taşıyan uzun bir mektup gönderdim. Bu mektubun birincil amacı izledikleri yolun yanlışlıkları konusunda onları ikna etmek değil; maddeciliğin öznel idealist akıldışıcılığın bütün biçimlerine karşı savunusu ile işçi sınıfının devrimci partisinin işçi sınıfı içinde inşası arasındaki temel bağlantıyı daha fazla netleştirmekti.

Mayıs 2007’de, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Britanyalı akademisyenler Ian Thatcher’ın ve Geoffrey Swain’in yazdığı Troçki karşıtı iftira niteliğindeki biyografileri ayrıntılı biçimde çürüttü. Bütün bu çalışma, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin günlük yayını ile birlikte yürütüldü.

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin kuruluş kongresinin öncesinde yürütülmüş olan bu çalışmayı hatırlatmadaki amaç, teorik, siyasi ve örgütsel faaliyetler arasındaki kritik bağlantıyı vurgulamaktır. DEUK’un ve SEP’in 1995 ile 2008 yılları arası dönemdeki deneyimi, büyük siyasi ve örgütsel ilerlemelerin uzun süreli teorik hazırlık gerektirdiğine ilişkin temel gerçeği kanıtladı. Lenin haklıydı: “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz.”

2008’e gelindiğinde, resmi bir kuruluş kongresi düzenlemeyi haklı çıkarmaya yetecek hazırlık çalışması yapılmıştı. Doğrusu, kongre, birkaç yıl daha erken düzenlenebilirdi. Bununla birlikte, 2008’e gelindiğinde, siyasi programın ve örgütün tüzüğünün resmi olarak kabul edileceği bir kuruluş kongresinin düzenlenmesinin daha fazla ertelenemeyeceği konusunda, parti önderliği içinde çok güçlü bir fikir birliği vardı. Bu fikir birliğinin temeli, gelişen ekonomik krize ve onun siyasi sonuçlarına ilişkin değerlendirmemizdi. WSWS, 11 Ocak 2008’de, bir hafta önce SEP’in Ann Arbor’da düzenlenen ulusal toplantısında sunmuş olduğum raporu yayınladı. Rapor, şöyle başlıyordu:

2008, dünya kapitalist sisteminin ekonomik ve siyasi krizinde önemli bir yoğunlaşmayla karakterize edilecek. Dünya mali piyasalarındaki kargaşa, sadece konjonktürel bir gerileme döneminin değil; tersine, halihazırda uluslararası siyaseti istikrarsızlaştırmakta olan temel bir sistemsel bozukluğun ifadesidir.

Rapor, şöyle devam ediyordu:

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki, yüksek faizli konut kredilerine yapılan kontrolsüz spekülatif yatırımlarla körüklenmiş olan konut piyasası balonunun patlaması, uluslararası bankalar ve diğer mali kuruluşlar için yüz milyarlarca dolarlık küresel kayıplara neden olmuş durumda. Finansal araçlara ilişkin anlaşılması güç alfabe çorbası; yani, SIV’ler (yapılandırılmış yatırım araçları), CDO’lar (teminatlı borç senetleri) vb., yüksek faizli konut kredilerini “teminat altına almak”, onların kuşkulu karakterlerini gizlemek ve riski çok sayıda kurum arasında yaymak için icat edilmişti. Sonuç, bir uzmanın sözleriyle, Anglo-Amerikan kapitalizminin yaşayabilirliğini ve meşruiyetini tartışmaya açan uluslararası bir mali krizdir.

Bu çözümleme, şu sonuçlara götürdü: Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri ve dünya, 1930’lardan beri en büyük ekonomik krizin eşiğindeydi. İkincisi, bu kriz, sınıf mücadelesinde bir yükselişe yol açacaktı. Üçüncüsü, sınıf mücadelesinin şiddetlenmesi, işçi sınıfını radikalleştirecek, sosyalizme ve Marksizme ilgiyi canlandıracak ve işçi sınıfının en ileri kesimlerini Uluslararası Komite’nin programına, Troçkizme kazanmak için görülmemiş fırsatlar yaratacaktı.

Kuruluş Kongresi, 3 Ağustos 2008’de başladı. Delegeler, bir parti tüzüğünü, ilkeler bildirisini ve kongrenin ana dokümanı olan Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Tarihsel ve Uluslararası Temelleri’ni kabul ettiler. Bu belge, giriş bölümünde, SEP’in çalışmasında tarihin yerini açıklıyordu:

Devrimci sosyalist strateji, yalnızca geçmişteki mücadelelerin dersleri temelinde geliştirilebilir. Sosyalistlerin eğitimi, her şeyden önce, Dördüncü Enternasyonal’in tarihine ilişkin ayrıntılı bir bilginin geliştirilmesine yönelik olmalıdır. Marksizmin sosyalist devrimin teorik ve siyasi öncüsü olarak gelişmesi, en ileri ifadesini, Dördüncü Enternasyonal tarafından, 1938’de kurulmasından bu yana Stalinizme, reformizme, Troçkizmin Pablocu revizyonlarına ve siyasi oportünizmin bütün diğer biçimlerine karşı verilmiş olan mücadelelerde bulmuştur.

20. yüzyılın tarihsel deneyimlerinin ve onların başlıca stratejik derslerinin ortak bir değerlendirmesi olmaksızın, programa ve görevlere ilişkin temel konular üzerinde parti içinde siyasi fikir birliği sağlanamaz. Rosa Luxemburg, tarihi, işçi sınıfının “Via Dolorosa”sı olarak betimlemişti. İşçi sınıfı, yeni bir devrimci mücadele döneminin gereklerine, yalnızca tarihten (sadece zaferlerinden değil ama yenilgilerinden de) öğrendiği ölçüde hazır olabilir. [6]

Kuruluş Kongresi, 9 Ağustos Cumartesi günü sona erdi. Tam beş hafta iki gün sonra, 15 Eylül 2008’de, Lehman Brothers iflas ilan etti ve Dow Jones Borsası 504 puan düştü. Piyasaları istikrara kavuşturma yönündeki hararetli çalışmalar, hisse senedi fiyatlarındaki hızlı düşüşü geçici olarak durdurdu. Ama 29 Eylül’de, 1930’lardan beri en kötü durgunluğu haber veren dip noktası görüldü. Bunu izleyen aylarda, ABD Kongresi, ulusal borcu ikiye katladı ve ABD Merkez Bankası (Fed), Wall Street yatırımcılarını kurtarmak için milyarlarca dolar vaat etti. Piyasa, çöküş sonrası dip noktasına ulaştığı Mart 2009’un ardından, olağanüstü bir şekilde toparlanmaya başladı. Krizin yükü, ev ipotekleri, sert ücret kesintileri, milyonlarca işin ortadan kaldırılması ve sosyal programlara yapılan harcamaların kesilmesi biçiminde, bütünüyle işçi sınıfına yüklendi.

Geçtiğimiz on yılın olayları, SEP’in 2008 başında yaptığı öngörüyü ne ölçüde doğruladı? Partinin büyük bir ekonomik kriz öngörüsü, kuşkusuz, bütünüyle gerçekleşti. Sınıf mücadelesindeki yükseliş, 1930’larda olduğundan daha yavaş bir şekilde olmakla birlikte, açık bir şekilde devam ediyor. Onun gelişmesinin daha yavaş temposu, tarihsel koşullara bağlı çeşitli etmenlerle, özellikle de Stalinizmin ve Sosyal Demokrasinin geçmişteki ihanetlerinin işçi sınıfının siyasi bilinci üzerindeki uzun dönemli etkisiyle açıklanacaktır. Stalinizm, onlarca yıl boyunca, tarihi çarpıtmış, devasa suçlar işlemiş, dünyaya saptırılmış ve yozlaşmış bir Marksizm çarpıtması sunmuş ve işçi sınıfını Marksizmden uzaklaştırmıştı. Nihayetinde, Doğu Avrupa’daki ve Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist rejimlerin 1989 ile 1991 arasında hızla dağılması, kapitalizme yönelik bir alternatif olasılığı konusunda köklü bir karamsarlığa yol açmıştı.

Sınıf bilincinde, özellikle 1991’den sonra yaşanan gerileme, burjuva toplumun daha geniş bir kültürel ve entelektüel yozlaşmasını yansıtıyordu. Egemen sınıf, Marksizme karşı savaşında, önemli düşüncelerden ve perspektiften yoksun, ilham verici ciddi kültürel çalışmadan aciz ve üniversitelerdeki sinik ve korkak postmodernist sahte aydınlarının hizmetlerine bağımlı kısır bir entelektüel ortamda kaldığı için, bir Pirus zaferi elde etmişti.

Bu toplumsal çevrenin en kötü özellikleri (daima sadece kendisiyle ilgilenme, kişisel servet ve konum saplantısı, kişisel kaygıları toplumsal sorumluluğun üzerinde tutma, demokratik haklara yönelik kayıtsızlık ve işçi sınıfına yönelik köklü bir düşmanlık), ifadelerini kimlik politikalarında bulmaktadır. Tarihsel, ilerici toplumsal ve demokratik bilincin bastırıldığı bu siyasi ve entelektüel açıdan gerici çevre, sınıf mücadelesinin gelişmesini yavaşlatmada önemli bir etmen olmuştur.

Bu kültürel ve fiziksel etmenler, şirket yanlısı sendikaların, işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı kendisini savunma ve direnme yönündeki her türlü çabasını fiziksel olarak bastırmasıyla ağırlaştırılmaktadır. Şirketler ve devlet ile ittifak içindeki bürokrasinin kontrol ettiği devasa kaynaklar, 30 yılı aşkın süredir, sınıf mücadelesinin en temel biçimi olan grevleri bastırmak için kıyasıya harekete geçirilmiştir.

Ancak tabandaki öğretmenlerin resmi onay olmaksızın gerçekleştirdiği son grev dalgası, sendikalara karşı bir başkaldırının başlangıcına işaret etmektedir. Sınıf mücadelesinde yükselen bir eğilim söz konusudur ve buna, SEP’in 2008’de öngörmüş olduğu gibi, sınıf bilincinin ve sosyalizme ilginin canlanması eşlik etmektedir. Perspektifler kararı (Sınıf Mücadelesinin Canlanması ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Görevleri), asıl olarak, sınıf mücadelenin yükselişinden ve işçi sınıfı bilincinin radikalleşmesinden kaynaklanan teorik, siyasi ve örgütsel zorlukları ele almaktadır.

Uluslararası Komite ve Sosyalist Eşitlik Partisi, mevcut duruma, gerçekçi bir şekilde ve iyimserlikle bakmaktadır. Bu iki unsur, birbiri ile çelişmemektedir. Her ikisi de, devrimci bir perspektifin asli parçalarıdır. Taslak perspektifin belirttiği gibi, eğer karamsarlık “tarihdışı bir öznelciliğin en basiretsiz ve işe yaramaz biçimi” ise, iyimserlik, ne kadar karmaşık ve çelişkili biçimde olursa olsun, insan toplumunun işleyişinde ifadesini bulan tarihsel yasalara ilişkin bir kavrayışa dayanır. Vurgulamak gerekir ki, iyimserlik, en iyisini umut etme ve Bay Micawber gibi, “bir şeyin çıkıp geleceği”ni bekleme meselesi değildir. Bizler maddeciyiz ve bu yüzden, olayların sonucunu belirlemede önemli bir rol oynadığımızı anlıyoruz. Taslak perspektifin belirttiği gibi:

Bu tarihsel durumda, devrimci parti, nesnel krizin sonucunu belirlemede çok büyük bir etmendir. Nesnel duruma ve siyasi olasılıklara ilişkin, devrimci partinin müdahalesinin etkisini dışlayan bir değerlendirme, Marksizme bütünüyle yabancıdır. Marksist devrimci parti, olayları yalnızca yorumlamaz. O, çözümlediği olaylarda yer alır; işçi iktidarı ve sosyalizm uğruna mücadeledeki önderliği dolayımıyla dünyayı değiştirmeye çabalar.

Alıntı yaptığım paragraf, belgenin “Dördüncü Enternasyonal’in 80 yılı” başlıklı bölümünün girişinde yer alıyor. Perspektif kararında yeni olan çok şey var. Bu karar, partinin siyasi duruma ilişkin kavrayışındaki önemli gelişmeyi temsil etmekte; partinin, ABD içindeki ve dünya çapındaki büyük siyasi ve toplumsal mücadelelere aktif katılımının deneyimini yansıtmakta ve ondan yararlanmaktadır. Dahası, bu belge, sınıf mücadelesinin nesnel gelişimi ile partinin faaliyeti arasındaki ilişkiyi netleştirmekte ve bu kongrenin sonuçlanmasının ardından partinin üstlenmesi gereken siyasi ve pratik inisiyatifleri tam olarak saptamaktadır.

Taslağın Dördüncü Enternasyonal’in tarihini ele alan bölümlerinin, belgenin teorik ve siyasi özünü temsil ettiğine inanıyorum. Taslak perspektifin bu bölümü, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin çalışmasının dayandığı tarihsel deneyimi, programı ve ilkeleri özetliyor.

Partimizin dikkatini yıldönümlerine vermesi, tarihe yönelik akademik bir ilgi, siyasi kökene ilişkin biçimsel bir kabul ya da en önemsizi, geçmişteki şeylere yönelik bir tür duygusal anma değildir. Tersine, yıldönümleri, işçi sınıfının ve devrimci hareketin, geçtiği son derece önemli deneyimleri mevcut koşullar ışığında yeniden incelemesi için bir fırsattır. Geçmişin deneyimlerini ayrıntılı biçimde incelemek, Marksistler için, her zaman, gelecekteki mücadelelere temel bir hazırlık olmuştur.

Troçki’nin, sürekli devrim teorisinin ayrıntılandırılmasının temelini oluşturan Sonuçlar ve Olasılıklar’ının en önemli bölümü, “1789-1848-1905” başlığını taşımaktadır. Burjuva devriminin yaklaşık 120 yıla uzanan bir dönem boyunca evrimine yönelik bu tarihsel inceleme, Troçki’yi, yirminci yüzyılda Rusya’daki ve dünya genelindeki Marksist devrimci strateji için kapsamlı sonuçlarıyla birlikte, otokrasiye karşı mücadelede işçi sınıfının yeni rolüne ilişkin derin bir kavrayışa götürdü. Lenin’in, 1917 yazında yazılmış olan Devlet ve Devrim’i, asıl olarak, Marx ile Engels’in 1871 Paris Komünü üzerine yazılarına ilişkin ayrıntılı bir inceleme idi. Lenin’in bu incelemeden çıkardığı sonuçlar, onun, Eylül ve Ekim 1917’de, iktidarın ele geçirilmesine Bolşevik Parti içinde destek kazanmak için yürüttüğü mücadelenin teorik temelini oluşturdu.

Uluslararası Komite ve şubeleri, işçi sınıfı mücadelelerine yalnızca sloganlar ve bir dizi talep sunmaz. Bunlar, hatırı sayılır bir önem taşırlar ama işçi sınıfının eğitimi ve onun bilincini sosyalist devrimi gerçekleştirmek için gerekli seviyeye yükseltme açısından yetersizdirler. İşçi sınıfı, krizi ve karşı karşıya olduğu görevleri anlamak için, içinde yaşadığı ve mücadele ettiği tarihsel çağın doğasını kavramak zorundadır.

Dahası, işçi sınıfının, devrimci bir strateji ve uygun taktikler geliştirmek için, geçtiğimiz yüzyılın büyük siyasi olaylarına ve devrimci mücadelelerine ilişkin yeterli bir bilgi düzeyine sahip olması gerekir. Son olarak, işçi sınıfı, onun çıkarlarını temsil ettiğini iddia eden örgütleri ve eğilimleri değerlendirmek için, onların tarihlerini, siyasi kökenlerini ve geçmişteki mücadelelerde oynadıkları rolleri bilmelidir.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, devasa bir tarihsel deneyimi cisimleştirmektedir. Tarihi sürekli incelemesi, onun derslerini özümsemesi ve programın formüle edilmesinde ve pratiğin yönlendirilmesinde tarihsel bilginin rolü, DEUK’u, sosyalist olduğunu iddia eden bütün diğer siyasi örgütlerden ayırmaktadır.

Taslak perspektif şunu belirtiyor:

Bu yıl, Dördüncü Enternasyonal’in Eylül 1938’de kurulmasının 80. yıldönümü. Dördüncü Enternasyonal’in faaliyeti, 80 yıllık varlığının 65 yılı boyunca, Uluslararası Komite’nin önderliği altında gelişmiştir. 2018’den bakıldığında, Dördüncü Enternasyonal’in 1938’de üzerinde inşa edildiği ve 1953’te Uluslararası Komite’yi kuran Açık Mektup’un yayınlamasında savunulan tarihsel çözümleme, ilkeler ve program, bütün bu tarihsel gelişme sürecinde doğrulanmıştır..

Troçki’nin yazıları, uğraştığı siyasi konular, nesnel anlamda, bugünkü tarihsel dönemin konuları olduğu için, olağanüstü bir geçerlilik taşımaktadır. Dahası, onun uğruna mücadele ettiği program ve ilkeler, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin faaliyetinde sürekli olarak geliştirilmiştir. Troçkizmin tarihi, özünde, zamanının mücadeleleri ile kesintisiz ve yoğun bir ilişkiyi içerir. Dördüncü Enternasyonal’in tarihi, işçi sınıfının en ileri kesiminin, dünya kapitalist sisteminin krizinden kaynaklanan siyasi meselelere ve çatışmalara ve bu krizin sınıf mücadelesindeki ve işçi sınıfının bilincindeki yansımasına verdiği bilinçli yanıtı kayıt altına almaktadır.

Uluslararası Komite, tarihinin ayrıntılı bir hesabını verebilir. O, yalnızca ne olduğunun bir kaydını değil; aynı zamanda, büyük siyasi çatışmaların temel toplumsal ve siyasi nedenlerine, Dördüncü Enternasyonal içinde ortaya çıkan siyasi farklılıkların anlamına ve bunların milyonlarca insanı kapsayan ve etkileyen nesnel toplumsal süreçler ve siyasi çatışmalar ile ilişkilerine ilişkin bir açıklama sağlayabilmektedir.

Savunduğumuz Miras’ın yeni baskısına önsözde, tarihçiler Daniel Gaido ile Velia Luparello’nun, Morrow-Goldman hizibini, SWP içinde, James P. Cannon tarafından acımasızca kurban edilen bir muhalefetin kahraman önderleri olarak yüceltme çabalarına dikkat çekiyorum. Gaido ve Luparello, Cannon hizibinin zaferinin Dördüncü Enternasyonal’i etkisizliğe mahkum ettiğini ilan edecek kadar ileri gitmektedir. Bu temelde, SWP’nin ve Uluslararası Komite’nin Morrow-Goldman sonrası tüm tarihi, neredeyse anlamsız diye umursanmıyor. Onlar, şöyle yazıyorlar:

Eğer bu çözümleme doğruysa, o zaman Dördüncü Enternasyonal'in krizi, sıkça ileri sürüldüğü gibi, Michel Pablo'nun 1953'teki “derin entirist” (“girişçi”) taktiklerinin yol açtığı anlaşmazlıkla değil; ondan on yıl önce, SWP önderliğinin, taktiklerini Mussolini'nin 1943'te devrilmesi sonucunda Avrupa'da gelişen yeni duruma ve Batı Avrupa’nın kapitalist sınıfları ile ABD emperyalizminin bunun ardından benimsediği demokratik karşıdevrim politikasına uyarlayamamasından dolayı başlamıştı. [7]

Gaido ile Luparello, laf arasında, Morrow ile Goldman’ın, SWP’nin, 1940’ta küçük burjuva azınlığın ayrılmasının ardından Max Shachtman tarafından kurulan İşçi Partisi ile yeniden birleşmeden yana olduğunu belirtiyorlar. Onlar, ayrıca, üstü örtülü bir şekilde, ayrıntıya girmeden, Morrow-Goldman hizibinin “utanç verici sonu”ndan söz ediyorlar. Onlar, Morrow ile Goldman’ın, müttefikleri Jean Van Heijenoort ile birlikte, emperyalizm yanlısı komünizm karşıtı kampa geçişinden oluşan “utanç verici sonu” açıklayamıyor; Max Shachtman’ın ve İşçi Partisi’nin siyasi evrimini ele almıyorlar. Shachtman’ın ruhu ve politikaları, Uluslararası Sosyalist Örgüt’ün (ISO), Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) ve eklemek gerekir ki, çağdaş yeni Muhafazakar (neo-Con) hareketin büyük kısmının politikasında yaşamaya devam ettiği için, bu basitçe bir antikacı merakı ve akademik ilgi konusu değildir.

Shachtman, 1953’te, İşçi Partisi’nin gazetesi Labor Action’da yayınlanan bir makale yazmıştı. Bu makale şöyle başlıyordu:

Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikası bir felakettir. O, Roosevelt’in Savaş Düzeni altında böyleydi, Truman’ın Adil Düzeni sırasında öyle kaldı ve Eisenhower yönetiminin ilk 100 gününde daha da kötüleşti.

Shachtman, şöyle devam ediyordu:

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Stalinistler, bir düzine Avrupa ve Asya ülkesini ele geçirmeyi ve oralarda totaliter iktidarlarını sağlamlaştırmayı başardılar. Tarihte, böylesine hızlı, bu kadar az direnişle ve böylesine az bedelle, neredeyse tek bir kurşun sıkmadan, benzer boyutlarda ve önemde bir imparatorluğun kurulmasının başka bir örneğini hatırlamak güç. Tüm bunlar, yeryüzünün çehresini, muhtemelen tarihin herhangi bir benzer dönemindekinden daha köklü bir şekilde değiştirdi.

Durum böyle olunca, güçlü ABD dahil olmak üzere tüm kapitalist güçlerin önderleri ve devlet adamları, bu Stalinist zaferleri önlemekten aciz, kendi saçlarını yolmaktan başka bir şey yapamayacak şekilde seyirci kaldılar.

İşin aslı şu ki, az çok sorumlu gericilerin, dünün dış politikasına herhangi bir alternatifleri yok. Bugünkü politika, Roosevelt ve Truman dönemindeki, Amerikan emperyalizminin özel konumuna ve gereksinimlerine uyarlanmış bir emperyalizm politikasıdır.

Öne çıkan ortak özelliğin emperyalizmden nefret etme ve ondan kurtulma kararlılığı olduğu günümüz dünyasında her kim emperyalist bir politika uygulamaya çalışırsa, yalnızca felakete uğramaya mahkumdur ve bu, söz konusu politika dünyadaki en zorba ve emperyalist güç olan Stalinizme karşı yönelse bile doğrudur.

Bundan, Washington’ın mevcut politikasına yönelik hiçbir uygulanabilir gerici alternatif olmadığı için, Stalinizme karşı mücadelenin umutsuz olduğu sonucu çıkmaz. Eisenhower-Truman-Roosevelt politikasına bir alternatif var.

Onun adı, demokratik bir dış politikadır.

Gerçekte, Shachtman, Amerikan emperyalizmine, Dışişleri Bakanlığı’nın ve CIA’in genel merkezlerine yeni bir kat boya sürecek ve emperyalizmin işaretlerini taşıyan eski levhaları demokrasi sembollü yenileriyle değiştirecek yeni bir reklam kampanyası sağlamaktan başka bir şey önermiyordu.

Shachtman’ın bir önerisi daha vardı. ABD emperyalizminin demokratik yeniden ambalajlanmasının ülke dışında ciddiye alınması için, bu kampanyanın, kendilerini özgür ve bağımsız bir işçi hareketinin havarileri olarak sunan Amerikan sendikalarının kaynaklarını kapsaması ve kullanması gerekecekti. Shachtman’ın, makalesinin sonuç bölümünde ilan ettiği gibi:

Büyük bir fırsat var. Ama yalnızca, Amerikan işçi sınıfı, en ilerici unsurlarından başlayarak, kendi sesi (günümüzde yeryüzündeki en güçlü ses) ile bunun sorumluluğunu alır ve o sesle, emeğin demokrasi dış politikasına sürekli bağlılığını taahhüt ederse.

Kısa süre sonra CIO ile birleşecek olan AFL, Shachtman’ın çağrısına yanıt verdi ve çok büyük kaynakları “demokrasi dış politikası”nın uygulanmasına adadı. Shachtman ve onun himayesi altındaki Tom Kahn gibileri, yeni birleşen AFL-CIO’nun gerici başkanı George Meany’nin etkili danışmanları haline geldiler. Bizzat Shachtman, militan Kübalı sendikacıların eylemi olarak övdüğü Domuzlar Körfezi çıkartmasını ve ABD’nin Vietnam’ı istila etmesini destekleyerek, bir “demokrasi dış politikası”na bağlılığının çarpıcı örneklerini sundu. Shachtman’ın, demokratik kendi kaderini tayin uğruna mücadele adına hatırı sayılır bir coşkuyla desteklediği bir diğer dava, Ukrayna’nın Sovyet emperyalizminden kurtuluşuydu.

ISO’nun dış politikası, Shachtman’ın “demokrasi dış politikası”nın günümüzdeki cisimleşmesidir ve en kötücül uygulamasını, onun ABD emperyalizminin Suriye’ye müdahalesi lehine kampanyasında bulmaktadır.

Savunduğumuz Miras’ın yeni baskısına önsözde açıklandığı gibi, “Dördüncü Enternasyonal içindeki çatışmaların altında yatan; dünya kapitalizminin çelişkilerinden ve sınıf mücadelesinin ikinci emperyalist dünya savaşı sırasındaki ve sonrasındaki küresel ve ulusal gelişmesinden kaynaklanan nesnel toplumsal ve siyasal süreçleri”, yalnızca Uluslararası Komite saptayabilmektedir.

80 yıllık döneme bakıldığında, Dördüncü Enternasyonal’in tarihindeki tüm kritik bölümlerin nesnel tarihsel önemini kavramak mümkündür: 1940’ta Sosyalist İşçi Partisi (SWP) içindeki küçük burjuva muhalefete karşı mücadele; 1946’da Morrow-Goldman’ın sağcı sosyal demokrat programının reddedilmesi; 1953’te Açık Mektup’un yayınlanması ve Uluslararası Komite’nin kurulması; 1963’te Uluslararası Komite’nin Pablocular ile yeniden birleşmeye karşı çıkması; 1982 ile 1985 yılları arasında, İşçiler Birliği içinde, Britanya’daki İşçilerin Devrimci Partisi’nin (WRP) oportünizmine yönelik gelişen muhalefet ve bunun, 16 Aralık 1985’te, Uluslararası Komite’nin WRP’nin üyeliğini askıya almasıyla doruk noktasına ulaşması ve Şubat 1986’daki nihai bölünme. Bu son derece önemli bölümlerin her birinde, Troçkist hareketin yazgısı; yani, dünya sosyalizmi uğruna mücadelenin varlığını sürdürmesi söz konusuydu.

Dünya krizinin gelişmesi ve Troçkizmin stratejik görüşlerine karşı çıkan ve onları revize etmeye çalışan tüm eğilimlerin siyasi evrimi, 80 yıllık varlığının 65 yılı boyunca Uluslararası Komite’nin önderlik ettiği Dördüncü Enternasyonal’in yürüttüğü mücadelelerin doğruluğunu kanıtlamıştır.

Shachtman’ın, Sovyet bürokrasisinin yeni bir sınıfı temsil ettiği iddiası, 1989-91’deki gelişmeler eliyle kesin şekilde çürütüldü. Tarihte hiçbir zaman, bir sınıf, kendi devletini gönüllü olarak dağıtmamış; servetinin ve toplumsal kimliğinin temelini oluşturan mülkiyet ilişkilerinin ortadan kaldırılmasını kabul etmemiştir. Pabloculuğa gelince; onun Stalinist bürokrasiye devrimci bir rol atfetmesi de (onlara göre, sosyalizm, yüzyıllar sürecek bir “deforme işçi devletleri” biçiminde gerçekleşecekti), Stalinist rejimlerin kendi kendilerini ortadan kaldırması eliyle çürütüldü.

Tarihsel olaylar, Dördüncü Enternasyonal’in ilkelerini ve programını doğrulamıştır. 80 yıla uzanan çok büyük bir siyasi mücadele deneyimi, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nde ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nde toplanmıştır. Şimdi, bu hareketin kadrolarından, bu deneyimden gelişen sınıf mücadelesinde bilinçli bir şekilde yararlanmaları ve en sınıf bilinçli ve militan işçiler ile gençleri dünya sosyalist devrimine kazanmaları isteniyor.

Dipnotlar:

[1] The Third International After Lenin [Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal]; Pathfinder, New York, 2002, syf. 29

[2] David North, The Economic Crisis and the Return of History [Ekonomik Kriz ve Tarihin Dönüşü]; Mehring, Oak Park, 2012, syf. 27

[3] Documents of the Fourth International: The Formative Years (1933-40) [Dördüncü Enternasyonal Belgeleri: Kuruluş Yılları (1933-40)]; Pathfinder, New York, 1973, syf. 181

[4] David North, “A Historic Victory for the Working Class and the Fourth International” [“İşçi Sınıfı ve Dördüncü Enternasyonal İçin Tarihi Bir Zafer”], Emperyalist Savaşa ve Sömürgeciliğe Karşı Dünya İşçi Konferansı’na Rapor, 16 Kasım 1991, The Fourth International [Dördüncü Enternasyonal] içinde, Cilt 19, Sayı 1, syf. 13

[5] David North, “After the demise of the USSR: The Struggle for Marxism and the Tasks of the Fourth International” [“SSCB’nin Ölümünün Ardından: Marksizm Uğruna Mücadele ve Dördüncü Enternasyonal’in Görevleri”], DEUK’un On İkinci Plenumu’na Rapor], 11 Mart 1992, The Fourth International’ıniçinde, Cilt 19, Sayı 1, syf. 75

[6] The Historical & International Foundations of the Socialist Equality Party [Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Tarihsel ve Uluslararası Temelleri]; Mehring, Oak Park, 2008), syf. 2. Türkçesi için bkz: Tarihsel ve Uluslararası Temellerimiz – Sosyalist Eşitlik Partisi (ABD); Mehring Yayıncılık, 2017, syf. 2-3

[7] Daniel Gaido ve Velia Luparello, “Strategy and Tactics in a Revolutionary Period: U.S. Trotskyism and the European Revolution, 1943-1946” [“Devrimci Bir Dönemde Strateji ve Taktikler: ABD Troçkizmi ve Avrupa Devrimi, 1943-1946”], Science & Society [Bilim & Toplum] içinde, Cilt 78, Sayı 4, Ekim 2014