11 Eylül’den 17 yıl sonra: “Terörle mücadele”den “büyük güç çatışması”na

13 Eylül 2018

“Terörle mücadele”nin ve en az bir milyon insanın yaşamına mal olan bir dizi kanlı çatışmanın resmi bahanesi haline gelen 11 Eylül 2001 terör saldırılarından 17 yıl sonra, Washington, Suriye’de, El Kaide bağlantılı güçleri savunmak için yeni bir büyük askeri saldırı başlatmanın eşiğinde.

Pazartesi günü, 2003’teki Irak istilasının mimarlarından biri olan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, ABD’nin, Pentagon’un yakın gelecekte bir gün gerçekleşeceğini iddia ettiği, Suriye hükümetinin bir kimyasal silah saldırısı bahanesini kullanarak, Suriye hükümetine karşı bir askeri saldırı başlatmaya etkin biçimde hazırlandığını söyledi.

Bolton, şu uyarıda bulundu: “Washington, [Suriye hükümetine karşı Nisan’da düzenlenen] ikinci saldırıda bize katılan Britanya ve Fransa ile görüşme halinde ve onlar da, başka bir kimyasal silah kullanımının çok daha güçlü bir yanıta yol açacağını kabul ediyorlar.”

Washington, Suriye hükümetinin yaptığını iddia ettiği şeye değil ama gelecekte yapacağını iddia ettiği şeye karşılık veriyor olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Başka bir ifadeyle, bir kimyasal silah “saldırısı”, emre göre yapılacak.

Suriye hükümetine karşı hazırlanmakta olan suçlamalar, ABD’nin, 2017’deki Han Şeyhun ve bu yılın başlarındaki Duma kimyasal silah saldırıları iddialarının daha pişkin ve utanmaz versiyonlarıdır. Önde gelen araştırmacı gazeteciler, bunların, büyük olasılıkla, CIA’in İslamcı vekil güçleri tarafından sahneye konduğunu ileri sürmüşlerdi.

Washington’ın ABD müdahalesini tırmandırmak amacıyla kullandığı düzmece bahaneler, ABD’deki yazılı ve görsel medyada, sanki Bush yönetiminin Irak’taki “kitle imha silahları” hakkındaki yalanları hiç yaşanmamış gibi, kesin ve tartışmasız olarak kabul görüyor.

Uydurma gerekçelerin asıl nedeni açıktır. Suriye hükümeti, müttefikleri Rusya ile İran’ın yardımıyla, İdlib vilayetini geri almak için büyük bir saldırı başlatmanın eşiğinde. Bu saldırının, ABD müdahalesini kısıtlayacak şekilde, başarılı olması bekleniyor. Bu sonuç, tüm ülkeyi etkin biçimde Suriye hükümetinin denetimi altına sokacak ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İslamcılar ile ittifak içinde yedi yıldır gerçekleştirmeye çalıştığı rejim değişikliğinin kesin başarısızlığına işaret edecek.

Bu, ABD emperyalizmi için büyük bir bozgun anlamına gelecek ve Washington, bu Suriye’nin Rus ve İranlı müttefikleri ile bir sıcak savaş anlamına gelse bile, böyle bir sonucu kabul etmeye razı değil.

Cumartesi günü, 100 kişilik bir Deniz Piyadeleri gücü, Rus silahlı kuvvetlerinin yakınlardaki IŞİD mevzilerine saldırma izni istemesinin ardından, Suriye’deki bir ABD üssünü takviye etmeye gönderildi.

Pentagon, ABD güçlerinin Rus askerleri ile çatışmaya tamamen hazır olduğunu açıkça ortaya koydu. Bir Pentagon sözcüsü, “Amerika Birleşik Devletleri, Ruslarla savaşmak istemiyor. Ancak, Amerika Birleşik Devletleri, ABD’nin, koalisyonun ya da ortaklarının güçlerini savunmak için gerekli ve orantılı gücü kullanmaktan çekinmeyecektir.” diye konuştu.

ABD’nin rejim değişikliği operasyonunun 2011’de başlamasından beri, CIA ve Pentagon, Suriye hükümetini devirme çabasında baskın birlikleri olarak kullandıkları El Kaide ve İslam Devleti (IŞİD) bağlantılı İslamcı milisleri silahlandırıp eğitti.

Şimdi, 11 Eylül 2001’den 17 yıl sonra, Washington, tam da Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı düzenlemekle suçlanmış örgütlerle bağlantılı savaşçıları korumak için yeni bir büyük savaşa hazırlanıyor.

Bu görünüşteki yüz seksen derecelik dönüş, sözde terörle mücadelenin gerçek doğasını ifade etmektedir. Bizzat 11 Eylül saldırılarını çevreleyen açıklanmamış koşulları bir kenara atan “terörle mücadele”nin başından itibaren, kamuoyunu, Washington tarafından uzun süredir planlanmış olan saldırı savaşlarının arkasına geçmeye zorlamak amaçlanıyordu.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, 11 Eylül saldırılarından sonraki gün, şunu açıklamıştı: “Amerikan hükümetinin bakış açısından, terörizme karşı mücadele, Amerikan halkını koruma yönündeki dürüst bir çabadan çok, dünya genelinde ABD’nin askeri şiddetini meşrulaştırmaya yönelik bir propaganda kampanyası olmuştur.”

Daha sonraki olaylar, bu çözümlemenin doğruluğunu bütünüyle kanıtlamıştır. Bu “terörle mücadele”, emperyalist yeni sömürgeciliğin devasa bir ölçekte yenilenmesinin bahanesi idi. Bunlar arasında, 2001’deki Afganistan ve 2003’teki Irak istilaları, Libya’daki ve Suriye’deki rejim değişikliği savaşları ve ABD’nin dünya genelinde onlarca ülkedeki gizli cinayet ve işkence operasyonları vardı.

Bu saldırının amacı, gazeteci Seymour Hersh’in en son kitabında aktarılan gizli bir yeni muhafakazar strateji belgesinde özetlenmişti. Belge, Irak savaşı, “ABD’nin Ortadoğu’nun egemeni haline gelmesini başlatacak. Bununla bağlantılı neden, bölgeye, deyim yerindeyse, Amerikan niyetinin ve kararlılığının ciddiyetini çok derinden hissettirmektir.” diye belirtiyordu. Ortadoğu’daki Amerikan hedeflerine karşı çıkacak olanların hepsi, “yaşamları için mücadele edecekler: Amerikan Barışı yürürlükte ki bu, onların imhası anlamına geliyor.”

Ortadoğu’da “terörle mücadele” adına başlatılan savaşların nihai hedefi, hem “büyük güçler” Rusya ve Çin hem de Amerika’nın Avrupa Birliği’ndeki eski “müttefikler”i idi. Amerika Birleşik Devletleri, yaşamsal enerji ve geçiş bağlantıları ile birlikte Avrasya’nın kalbini kontrol ederek, küresel ekonomi üzerindeki hakimiyeti azalırken bile, jeopolitik egemenliğini askeri yollarla geri kazanabilirdi.

Ancak ABD önce Libya’da, ardından da Suriye’de El Kaide bağlantılı İslamcı milislere artan biçimde bel bağlamış hale geldikçe, “terörle mücadele” cilası gitgide aşındı. Bu bahane, “ABD ulusal güvenliğindeki temel sorun, artık, terörizm değil, devletlerarası stratejik rekabettir.” diye belirten Pentagon’un bu yılki Ulusal Savunma Belgesi’nde etkin biçimde ıskartaya çıkartıldı.

Bu konuyu tekrarlayan eski CIA müdür yardımcısı Michael Morell, 11 Eylül’ün dünkü yıldönümünü, “11 Eylül’e ivedilikle karşılık verdik. Şimdi, yine ivedi bir şekilde, Çin’e karşılık vermemiz gerekiyor” başlıklı bir Washington Post yazısıyla andı.

Morell, ABD’nin, Çin’in “dünyadaki en güçlü ve etkili ülke haline gelmeye çalışması”nı önlemesi gerektiğini savunuyor. Morell, yazı boyunca, hiçbir şekilde, 11 Eylül 2001 terör saldırılarının Çin’le, eğer varsa, ne ilgisi olduğunu açıklamıyor.

Yazı, yalnızca, tüm “terörle mücadele”nin, ABD’yi Çin ve Rusya ile bir çarpışma rotasına sokan Ortadoğu’daki bir dizi yeni sömürgeci saldırı savaşının bahanesi olarak görülmesi durumunda anlam kazanıyor.

Pekin ve Moskova ise, Amerikan tehditlerini son derece ciddiye alıyor. Nükleer cephaneliğini hızla genişletmeye çalışan Rusya, ilk kez Çin’in azımsanmayacak katılımıyla, 300.000 dolayında askerle son 37 yıldaki en büyük askeri tatbikatlarını düzenliyor.

ABD’nin, durmadan genişleyen bir dizi savaş yoluyla askeri araçlarla küresel konumunu destekleme çabaları, birbiri ardına kanlı felaketlere yol açtı. Ancak, küresel emperyalizmin kumanda merkezi olan Washington, her felakete bahsi yükselterek karşılık verdi. Washington, bu rotanın onu nükleer silahlı bir güç ile savaşın eşiğine getirmesi halinde, bunun sonuçlarını kabul etmeye hazır olduğunu açıkça ortaya koymuş durumda.

Amerikan militarizminin bu patlaması, büyük ölçüde, iç etmenler eliyle yönlendiriliyor. ABD egemen seçkinleri, işçi sınıfı mücadelelerinin yükselişinin ve işçiler ve gençler arasında sosyalizme artan ilginin ortasında, savaşta, internet sansürü, basına yönelik saldırılar ve diğer diktatörlük yöntemleri üzerinden “ulusal birliği” zorla kabul ettirmenin bir aracını görüyorlar. Morell’in belirttiği gibi, “ABD’nin, Rusya’nın bizi içeride ve dışarıda zayıflatma girişimlerini kapsayan sayısız tehdide karşılık verdiği sırada, ulusal birlik, olmazsa olmazdır.”

Trump yönetimi ise, savaşı, Demokratik Parti ile istihbarat kurumlarındaki iç eleştirmenlerini yatıştırmanın aracı olarak görüyor. Onların yönetimle sert hizip çatışması, Trump’ın Suriye’de Rusya’ya karşı daha saldırgan bir tavır takınması talebi etrafında dönüyor.

Amerika Birleşik Devletleri, nükleer silahlı bir güçle gerçek bir savaşa yol açabilecek bir saldırının eşiğindeyken, tüm ABD siyaset kurumu, askeri tırmanmadan yana hizaya geçmiş durumda. Bunlar arasında, Demokratik Parti’nin, durmadan ABD’nin Suriye’deki rejim değişikliği için daha saldırgan bir şekilde uğraşmasını talep eden Uluslararası Sosyalist Örgüt (ISO) gibi orta sınıf “sol” çevresi de var.

Bu köhne ve gerici siyaset kurumunun hiçbir hizibinden, savaşa karşı herhangi bir hareket gelmeyecek. Tersine, bu hareket, işçi sınıfından gelmeli ve ondan gelecek. ABD ve dünya genelinde, işçiler, Washington eyaletindeki öğretmenlerden ülke genelindeki UPS işçilerine ve Avrupa’daki havayolu çalışanlarına kadar, bir dizi sert sınıf mücadelesine girmiş durumda. İşçiler, mücadele içinde harekete geçerken, sosyalist bir gelecek uğruna mücadelenin merkezi bir unsuru olarak savaşa karşı mücadeleye girişmeliler.

Andre Damon