“Bir oyun yazarı olarak, topluma, yaşadığım dünyaya karşı sorumlu olduğumu düşünüyorum”

Fabrika Tiyatro’dan bir işçi sınıfı oyunu: Komünist Ekrem

Fabrika Tiyatro’nun ilk oyunu olan Komünist Ekrem 29 Eylül’de İstanbul’da prömiyerini yaptı. Genç oyun yazarı ve yönetmen Harun Yaylaoğlu’nun kaleme alıp yönettiği oyunda Emin Şentürk Suljič tek kişilik bir performans sergiliyor. Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) muhabirleri, kısa bir süre önce, sınıf mücadelesine ve toplumsal meselelere odaklanan Fabrika Tiyatro’dan Yaylaoğlu ve Suljič ile bir röportaj gerçekleştirdi.

WSWS: Komünist Ekrem oyunundan bahseder misiniz? Sizi bu oyunu yazmaya iten süreçler nelerdi?

Harun Yaylaoğlu: Açıkçası bunun basit bir cevabı bulunmuyor. Bir oyun yazarı olarak, topluma, yaşadığım dünyaya karşı sorumlu olduğumu düşünüyorum. Geçtiğimiz yıl Will Lehmann’ın ABD’deki UAW [Birleşik Otomotiv İşçileri] sendikasının başkanlığına adaylığını koyması ve temel perspektifinin sendika bürokrasisini ortadan kaldırmak olması kafamda bir oyun fikri doğurmuştu.

Ardından da Lehman’ın kampanyası ile 2015’teki “Metal Fırtına” denilen metal grevleri dalgasını iç içe geçirdim. Buna birebir tanık olmuştum. Lümpen bir hayat yaşayan Ekrem’i grevler aracılığıyla politik bir aydınlanmaya götürdüm. Ama bir yazar olarak her şeyi kurguladığımı söyleyemem. Bazı şeyler kendi akışında gerçekleşti ve o süreç, 2015’teki seçimler, 10 Ekim Ankara Garı Katliamı gibi güncel meselelerin de oyunun içerisinde bulunmasına yol açtı. Ekrem, siyasi partilerin ve sendikaların, kitleleri parlamenter sisteme tabi kılmaya çalıştığı koşullarda, -kendi sınırlılıklarıyla birlikte- sendika başkanlığına adaylığını açıklayan bir karakter.

Komünist Ekrem'in yazarı ve yönetmeni Harun Yaylaoğlu [Fotoğraf: Fabrika Tiyatro]

WSWS: Ekrem doğrudan seyirci ile konuşan bir anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor.

HY: Bu aslında son derece doğru ve bizim de yapmayı arzuladığımız şey tam olarak bu. Ekrem’i yazarken karşılaştığım en büyük zorluk, bu meseleyi nasıl ele alabileceğim konusuydu. Ekrem’i daha önce denemediğim bir hikâye anlatıcısı olarak ele aldım.

WSWS: Ekrem’in yaşadığı hikâyeler ile sizin yaşadıklarınız arasında bir paralellik var mı?

HY:  Evet, var. Ekrem’in doğduğu mahalle benim de büyüdüğüm mahalleydi. Ekrem gibi benim de babamın araba tamir atölyesi vardı. Bu hikâye daha çok ağabeyimin hikâyesine benziyor diyebilirim. Ama ağabeyim oto tamirciliğe devam ederken Ekrem kendisini TOFAŞ (Fiat) fabrikasında buluyor.

Ondan sonra anlattıklarım ise daha çok benim “Metal Fırtına” döneminde gidip birebir tanıklıklarım ya da duyduğum şeylerden oluşuyor. Ama tabi ki hepsi tamamen yaşandı diyemem. Mesela, Renault işçilerinin TOFAŞ işçilerine konvoy yaparak desteğe geldikleri sahne benim gözümün önünde yaşanmıştı. Bu açıdan evet, bir paralellik mevcut.

WSWS: Ekrem’e dönecek olursak, o aslında sınıf bilincinden uzak bir karakter olarak çıkıyor önce. Ve ilk fabrikaya girdiğinde sendikacıların gözüne giriyor ve ondan bir grev kırıcısı yaratmak istiyorlar. Bu fikir aklınıza nasıl geldi?

HY: Ekrem de aslında işçileşen bir küçük burjuva. TOFAŞ fabrikası bazı açılardan ilginç bir fabrikadır. Türkiye’deki en büyük sendika olan ve faşistlerin yönetimindeki Türk Metal’in bir anlamda kurulduğu yerdir. İşçilerinin arasında hatırı sayılır bir kırsal nüfusunun da olduğu söylenir. Benim de çevremde çokça arkadaşım buraya girip iş bulmuştu. Sorduğunuz soruya dönüş yapacak olursam, babamın ya da genel olarak ailemin yaşadığı şey tam olarak buydu: küçük burjuva bir hayattan işçileşen bir aile haline geldik. Bu da oyunda kendisine yer buluyor.

Grev kırıcılığı meselesine gelirsek, bu da ne yazık ki yine grev sürecinde duyduğumuz şeylerden biriydi. Tabii ki yazarken ilginç bir hale getirmek için kurgulasam da bunlar işçi mücadelelerinde var olan konular.

WSWS: Komünist Ekrem oyununda özellikle sendikalar üzerinden ciddi bir tavrınız var ve bunları da ironik bir şekilde anlatıyorsunuz. Sendikalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

HY: Ben uzun süreli bir WSWS okuru olarak ve yine 2015’teki Metal Fırtına döneminde de tüm yayınların yazdıklarını okuyan bir genç olarak, en çok Halil Çelik ve o zamanki adınızla Toplumsal Eşitlik Dergisi etrafında toplanan ekibin yazılarına öncelik veriyordum. Özellikle de yine oyunda vurguladığım gibi kendisini devrimci olarak tanıtan DİSK gibi yapılar işçileri üye yapmak dışında hiçbir şey sunamadılar. Onlarca işçinin işten atılmasına sebep oldular ve işçileri kaderlerine terk ettiler. Tüm bunlar, sendikalara dönük öfkemi arttırdı.

Ardından da David North tarafından kaleme alınan Sendikalar Neden Sosyalizme Düşmanlar gibi benzersiz metinler aracılığıyla sendikaların doğası ve sınıf mücadelesi tarihindeki yerleri hakkında bilgi ve perspektif sahibi oldum. Tüm bunlar bir noktada benim yaratıcılığım ile dünyayı kavrayış biçimim arasındaki keskinleşme ile gerçekleşti sanıyorum.

WSWS: Oyun bir noktada Ekrem’in sendika başkanlık kampanyasını açıkladığı ve Ankara Gar Katliamı’ndan bahsettiğiniz yerde sona eriyor. Ankara Garı Katliamı’nı ele alma nedeniniz neydi?

Oyuncu Emin Şentürk Suljič, Komünist Ekrem oyunu sırasında [Fotoğraf: Fabrika Tiyatro]

HY: Az önce bahsettiğim gibi “Metal Fırtına”yı anlatmaya çalışırken, ister istemez güncel olaylar da oyunda yer bulmaya başladı. Bence, Metal Fırtına’yı sendikaların ve “solcuların” sabote etmesinin en önemli nedeni, kendi kontrollerinden çıkacak bir sınıf hareketinden duydukları korkuydu. Hatırlarsanız, o dönem Erdoğan rejiminin tam anlamıyla otoriterleşmeyi hızlandırdığı bir yıldı. Metal Fırtına’dan sadece bir ay sonra seçimler gerçekleşmişti.

Haziran’daki genel seçimde hükümet kurulamayınca Kasım’daki seçime kadar o ünlü terör dalgası başlamıştı. İster istemez kendimi bu konuları içeren bir oyunu yazarken buldum. Bence Gar Katliamı tam anlamıyla Ortadoğu’daki emperyalist savaşın Türkiye’deki yansımasıydı. Bununla beraber, bu katliam işçi sınıfı hareketini bastırmak için de kullanıldı. Erdoğan iktidarının otoriterleşmesi ile bunun arasında da bir bağlantı var gibi görünüyor.

WSWS: Oyununuzun önemli toplumsal ve siyasi konuları gündeme getiriyor. Bu, sinema ve tiyatroya hâkim olan anlayıştan açıkça farklı. Aranızdaki temel fark nedir?

HY: Sanıyorum ki bu tamamen dünyayı algılama biçimimizle ilgili bir şey. Bunun çok dinamik bir süreç olduğunu vurgulamalıyım. Ancak oyun yazarlığı eğitimi almış biri olarak ifade edebilirim ki bize okulda, 4 yıl boyunca sanat ve politika arasında net bir ayrım olduğu söylenirdi. Ben onlarca yetenekli insanın heba edildiğini düşünüyorum. En sonunda bu yazarlar bir üretim krizi yaşıyorlar, yeteneksiz olduklarını düşünüp yazmaktan vazgeçiyorlar. Ben de onlardan biriydim. Ancak bir şekilde politik tutumum ile sanat üzerindeki derinlikli diyebileceğim yoğunlaşmam beni yazarlık serüvenine tekrardan kazandırdı. Bu noktada da tam anlamıyla, dünyadaki temel problemleri ana merkeze alan oyunlar yazmaya başladım. Bunlar arasında, ifade özgürlüğü, faşizmin yükselişi, mülteci hakları, WikiLeaks editörü Julian Assange ile bağlantılı olarak ifşaatlar, otoriter yönelimler vb. konular var.

WSWS: Komünist Ekrem aynı zamanda sizin ilk yönetmenlik deneyiminizdi. Yönetmen olarak neler yapmayı planlıyorsunuz?

HY: Aslında yazarlık ve yönetmenlik birbirlerini destekleyen şeyler diye düşünüyorum. Türkiye’de ve dünya çapında bir sanatsal üretim krizi mevcut. Ancak yaşadığımız kriz çağı yeni sanatçıların yükselişine de tanıklık edecek. Kendimi orada gördüğümü ya da görmeyi arzuladığımı ifade edebilirim. Bence, kendi özgünlüğümüzü, yaratıcılığımızı nesnel dünyada bulabiliriz. Öznel bilincimiz ile nesnel dünya arasındaki bu kesişme üzerinde durmaya çalışıyorum. Bir yazar ya da yönetmen, yaşadığı dünyadaki problemler üzerine düşünmeden gerçek bir sanat eseri üretemez. Başa dönecek olursak, bir sanatçı, yaşadığı çağın problemlerini algılama yeteneğine ve bunu aktarabilecek cesarete sahip olmalı diyebilirim.

WSWS: Prömiyerden sonra yapılan konuşmalarda ikinci oyununuza başlayacağınızı duyurdunuz.

HY: İkinci oyunumuz, Lüpen: Ortadoğu’da Bir Hayalet Dolaşıyor adında. Lüpen, isminden de anlaşılacağı üzere bazı açılardan bir Arsen Lüpen uyarlaması.

Ama bizimki banka soyguncusu değil. Ortadoğu’da yaşıyor ve SSCB’nin Stalinistler tarafından dağıtılmasından sonrasını anlatıyor. ABD’nin Irak’ı işgalinden başlayıp ABD’nin işgal ettiği, mahvettiği tüm toplumları bir tür imge olarak burada Ortadoğu olarak resmediyoruz. Bizim Lüpen’imiz, kılık değiştirerek Pentagon’a sızıyor ve savaş suçlarını ifşa ediyor…

Fabrika Tiyatro bundan sonra da ele aldığı tüm meselelerde hem estetik kaygılarından bir adım geriye atmayacak hem de bu dünyayı ilgilendiren temel sorunları ele almaya devam edecek.

***

WSWS: Sizi bir işçi sınıfı hikâyesinin ana aktörü haline getiren şey neydi?

Emin Şentürk Suljič: Kültür ve sanat alanı günümüz de olduğu gibi geçmişte de çok kez baskılara maruz kaldı. Susturulmaya çalışıldı, kapatıldı. Sürgüne giden meslektaşlarımız (ağabeylerimiz, hocalarımız) oldu, cezaevine de… Kısacası geçmişte, devrimci tiyatrolar, sinemacılar, edebiyatçılar vardı. Bugüne geldiğimizde de böylesi bir kriz anında “varız, var olacağız” demek gerekiyordu... Fabrika Tiyatro olarak çıkış noktamız burasıydı.

Postmodernizmin karşısında durmayı ve patronların, para babalarının belirlediği bir tiyatro yapmayı reddeden taraftayım. Neo-liberal politikalar, sanat ile ticari kaygılar arasında bir uçurum yarattı. Ben kolektif sanatsal üretime öncelik veren “Kumpanya Tiyatrosu” geleneğinden geliyorum. Nice oyuncular ve nice sanatçılar o kumpanya geleneği içerisinden çıkmıştı.

Bu koşullar altında devrimci bir tutum/tiyatro gerekliydi. Bir işçi sınıfı hikâyesinin, yani Komünist Ekrem’in bir parçası olmak keyif verici ve bir o kadar da heyecanlı. Komünist Ekrem oyunumuz günümüz konjonktüründe güncel bir metin.

Hocalarımın çok güzel bir lafı vardı, öyle bitireyim. “Tiyatronun bir derdi vardır ve bizler de bu dertleri anlatmakla mükellefiz.”

Dayanışmayla.

Loading