World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2005/jul2005/psg-j25.shtml

Toplumsal eşitlik için. Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri için. Oyunuzu PSG’ye verin.

Partei für Soziale Gleichheit’ın (Sosyalist Eşitlik Partisi) 2005 Almanya seçimleriyle ilgili bildirisi

25 Temmuz 2005
İngilizce’den çeviri (29 Haziran 2005)

Partei für Soziale Gleichheit (PSG - Sosyalist Eşitlik Partisi) Almanya’da yaklaşan ulusal seçimlere en az dört eyalette kendi adayları ile katılacaktır.

22 Mayıs’ta, Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) Kuzey Ren Westphalia eyalet seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğramasının ardından Alman Şansölyesi SPD’li Gerhard Schröder federal parlamento (Bundestag) için erken genel seçim ilan etti. Seçimlerin 18 Eylül’de yapılması bekleniyor.

PSG’nin seçimlere katılabilmek için, Ağustos ayı başına kadar seçime katılacağı her eyalette 2000 adet tasdik edilmiş imza sunması gerekiyor. Parti ekipleri Berlin, Saxony, Kuzey Ren Westphalia ve Hense’de imza toplamaya başladılar ve çok olumlu tepkiler aldılar.

Aşağıda, PSG tarafından yayımlanan seçim bildirgesini bulacaksınız..

Partei für Soziale Gleichheit (Sosyalist Eşitlik Partisi) bu sonbaharda yapılması planlanan Almanya parlamento seçimlerine kendi adayları ile katılacak. Parti dört eyalette aday listesi oluşturacak: Bu eyaletler Berlin, Saxony, Kuzey Ren Westphalia ve Hense.

Biz, bu seçime emekçilerin, emeklilerin, işsizlerin ve gençlerin çıkarlarını temsil edecek yeni bir partinin üzerinde inşa edileceği temeli oluşturmak amacıyla giriyoruz.

Biz, Almanya parlamentosu Bundestag’da temsil edilmekte olan bütün partiler tarafından savunulan, sosyal harcamalarda yapılan kesintilere karşı çıkıyoruz ve büyük partilere temelden karşı çıkan bir ilkesel duruşla seçime giriyoruz: biz toplumun ihtiyaçlarının büyük sermayenin ve şirketlerin kârlarından önce gelmesi gerektiğini söylüyoruz.

Biz toplumsal eşitlik ve adalet ilkeleri üzerinde yükselen sosyalist bir toplum için mücadele ediyoruz. Bu sadece işçi sınıfının uluslararası düzeyde birleşmesi ve bütün ulusal, etnik ve dinsel farklılıkların aşılması ile mümkün olabilir. Amacımız Avrupa Birleşik Sosyalist Devletlerinin kurulmasıdır.

Bu seçimde işçi sınıfı sadece Sosyal Demokrat Parti (SPD)-Yeşil Parti koalisyonunun iflası ile değil fakat aynı zamanda kapitalist sistemin tarihsel bir krizi ile karşı karşıyadır.

Üretimin küreselleşmesi ve ulusal devlet sistemi ile dünya ekonomisi arasındaki artan çatışmalar geçen yüzyılın çözülememiş sorunlarının ve çelişkilerinin tamamını su yüzüne çıkarttı. Irak’taki savaş ve bu ülkenin acımasızca işgali sadece bir başlangıçtır. Amerikan hükümeti dünyayı ABD emperyalizminin çıkarlarına göre tekrardan paylaştırmaya ve en pervasız kapitalist yağmalama ve sömürü biçimlerine dayalı küresel bir düzen kurmaya çalışıyor.

Bu baskı altında Avrupa Birliği parçalanıyor. Avrupa Birliği her türden ilerici görüntüsünden arınmış ve büyük sermayenin toplumsal koşullara yönelik saldırılarının bir aracı olduğuna ilişkin doğasını gözler önüne sermiş durumda. İşsizlik, yoksulluk ve toplumsal eşitsizlik, demokratik hakların adım adım ortadan kaldırılması ve sistematik askeri silahlanma ile kol kola gidiyor. Avrupa bir kez daha keskin ulusal çatışmalara sahne oluyor - geçen yüzyıldaki iki savaşın yol açtığı katliamlardan hiçbir şey öğrenilmemişçesine - dünya savaşı hayaletini bir kez daha önümüze getiriyor.

Biz seçimlere kapitalist sisteme karşı geniş bir siyasi harekete giden yolu açmak için katılıyoruz. Avrupa genelindeki emekçilerin bağımsız siyasi müdahalesi olmadan gericilik dalgasını durdurmak ve felaketli bir sonucu önlemek mümkün değildir. İki yıl önceki Irak savaşına karşı düzenlenen kitle gösteriler ve Fransa ile Hollanda’da Avrupa anayasasına "hayır" oyu çıkması böyle bir hareketin yeşerebileceğinin habercisidir. Ancak, işçi sınıfı sadece sosyalist bir program altında ve Avrupa çapında bir parti inşa edilmesi yoluyla birleşebilir.

Ne Almanya’da ne de başka herhangi bir ülkede emekçilerin karşı karşıya oldukları tek bir sorun bile ulusal çerçeve içinde çözülemez. Bir bölgeye ve işgücüne karşı diğer bir bölgeyi ve işgücünü kullanan ulus-ötesi şirketlere ve finansal devlere karşı sadece tek bir savunma mümkündür: işçiler dayanışma ve işbirliğini temel alan kendi uluslararası stratejilerini geliştirmek zorundadırlar. Almanya’daki ve diğer sanayileşmiş ülkelerdeki işçiler, Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve diğer düşük-ücretli ülkelerdeki işçilerin sorumluluğunu üstlenmelidirler. Bu ülkelerdeki işçilerin içinde bulundukları çaresizlik ortamı diğer yerlerde ücretleri bastırmak için kullanılmaktadır - tıpkı doğudaki düşük ücretlerin batıdaki ücretleri aşağıya çekmek için Almanya’da kullanılması gibi.

Bu nedenle bizler eski SPD yöneticisi Oskar Lafontaine’nin ve onun Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ile Seçim Alternatifi grubu (WASG) arasındaki ittifakının kararlı muhalifleriyiz. Lafontaine’nin son zamanlarda Alman ücretlilerinin işlerini almakla suçlayarak yaptığı Fremdarbeiter (Naziler tarafından yabancı işçilere verilen isim) karşıtı uyarıları bir dil sürçmesi değil, fakat kendi programının bir parçasıdır. Lafontaine, Fransız-Alman egemenliği altında, dünyadaki diğer güçlere karşı direnebilecek güçlü, kapitalist bir Avrupa istiyor.

Lafontaine son kitabında Avrupa’nın "çıkarlarını koruyabilmesini" sağlayabilecek olan bir Fransız-Alman konfederasyonunu savunuyor. Bu amaçla yabancı düşmanlığını sömürmeye tamamen hazır. Doğum oranları daha yüksek olan ve Avrupa’nın kültürel kimliğini tehdit ettiklerini öne sürdüğü Müslümanların göçüne karşı çıkıyor. Aynı mantıkla Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasını da karşı çıkıyor.

Mevcut iş olanaklarını ve ücretleri bir veya birkaç ülkenin etrafına duvar çekerek korumaya çalışmak etkisiz olduğu kadar gericidir de. Küreselleşme bütün ulusal programların altını oydu. 15 yıl kadar önce eski Doğu Almanya, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği, kendi ulusal siyasetleri ve "tek ülkede sosyalizm" öğretileri küreselleşme gerçeğiyle burun buruna geldiğinde dağıldılar. Şimdi aynı kader dünyanın her yerinde sosyal demokrasiyi bunaltıyor. Artık ulusal çerçeve içersinde sosyal reformları gerçekleştirmenin mümkün olmadığı koşullar altında sosyal demokrat partiler geri döndürülemeyecek bir biçimde büyük sermayenin tarafına geçtiler.

Sosyal demokrasi yeniden diriltilemez. Gerçekler tarafından reddedilen siyasi programları tekrar canlandırmaya çalışmak yerine siyasi bir bilanço çıkarıp sosyalist perspektif hakkında ciddi tartışmalara girmek gerekir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Almanya seksiyonu olarak PSG, Marksizmi on yıllarca sosyal demokrasi ve Stalinizme karşı savunan Trotskist dünya hareketinin geleneğini pratiğe dökmektedir.

SPD-Yeşiller koalisyonunun bir bilançosu

Şansölye Schröder’in erken seçim çağrısı SPD adına siyasi iflasın ilan edilmesidir. Sosyal demokratlar, büyük şirketlerin toplantı salonlarında şekillendirilen, hükümetin "Gündem 2010"unda sıraladığı sosyal kesinti politikasından ayrılmaktansa, iktidarı muhafazakar Hıristiyan Demokratik Birlik/Hıristiyan Sosyal Birlik (CDU/CSU) ve Hür Demokrat Parti (FDP)’ye vermeyi tercih ediyorlar.

Schröder seçmenlere bir ültimatom verdi: "Ya Gündem 2010, Hartz IV ve onlara eşlik eden her şeyi kabul edersiniz, ya da çok daha kötüsünü yapacak olan CDU/CSU/FDP hükümeti başa gelir." İktidardaki altı buçuk yılın ardından, SPD’nin ezilmiş toplumsal kesimlerin çıkarlarını savunduğu iddiası saygınlığını bütünüyle yitirmiş durumda.

Schröder hükümeti 1998 sonbaharında iktidara geldiğinden bu yana, Federal Alman Cumhuriyeti’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulmasından beri sosyal ve demokratik haklara yönelik en kapsamlı saldırıyı gerçekleştirdi. Eğer bir CDU-iktidarı döneminde hükümet benzer bir şey deneseydi ciddi bir direniş görürdü. Hükümetin sosyal siyasetinin bilançosu şöyle: beş milyondan fazla işsiz, düşük ücret sektöründe çalışanlar işgücünün yüzde yirmisi, yedi aileden biri yoksulluk sınırı altında, milyonerlerin sayısı 510,000’den 775,000 çıkmış durumda, en zengin yüzde on toplumdaki servetin yüzde 47’sine sahipken en alttaki yarısı neredeyse hiç bir şeye sahip değil.

Schröder hükümeti en yüksek bireysel vergi oranını yüzde 53’den yüzde 42’ye ve kurumlar vergisini yüzde 42’den yüzde 25’e indirerek serveti zenginlere yarayacak şekilde yeniden dağıtırken devletin kasasını boşalttı. Bu, yerel ve eyalet düzeyinde borçlanmanın muazzam bir biçimde artmasıyla ve eğitim, kültür ve eğlence hizmetlerinin çözülüp dağılmasıyla sonuçlandı.

SPD-Yeşiller Partisi hükümeti döneminde temel demokratik haklara yönelik saldırılar bundan geride kalmadı. İstihbarat servisinin, polisin ve federal sınır devriyelerinin toplum üzerindeki yetkileri keskin bir biçimde arttırıldı. Devletin meraklı göz ve kulaklarından saklanan hemen hemen hiç bir kişisel bilgi yok. Hitler’in Gestapo deneyiminden sonra savaş sonrası Alman anayasasına konulmuş olan polis ve istihbarat servisinin ayrı tutulması uygulaması tamamen yürürlükten kalktı. Orwell’in Büyük Birader devleti hızla gerçek oluyor.

Devletteki bu yeniden yapılanmanın esas kurbanları yabancı işçiler ve mülteciler oldu. Bu insanlar yasal bir boşlukta yaşıyorlar. Onlar tüm toplumun haklarına saldırabilmek için günah keçisi olarak seçildiler. Gözaltına alınma, ailelerin bir bütün olarak sınır dışı edilmeleri, keyfi olarak vize vermeyi reddetmek, sınırlardaki ölümler ve intihar edecek kadar umudunu yitirmek Almanya’daki mültecilerin günlük yaşamının bir parçası.

Son olarak Bundeswehr (Silahlı Kuvvetler) - 1990’lara kadar anayasal olarak sadece savunma rolü ile sınırlıydı - artık dünyanın her yerinde konuşlandırılıyor. Daha önceki CDU önderi Helmut Kohl hükümeti döneminde en üst düzey ordu görevlisi, genel müfettiş Klaus Naumann, Bundeswehr için açıkça emperyalist bir yön göstererek yeni bir strateji çizmişti: Alman ordusunun en önemli görevi "uluslararası siyasi, ekonomik, askeri ve ekolojik istikrarı sağlamak ve korumaktır" ve "serbest dünya ticaretini korunmak ve stratejik hammaddelere ulaşımı sürdürmektir." Bu program Şansölye Schröder ve onun Yeşiller Partisi dışişleri bakanının zamanında gerçek oldu.

Yeşillerin sağa kayışları SPD’ninkinden daha az nefes kesici değil. Yeşiller 1968 protesto hareketinin kalıntılarından yeşerdikten sonra ilk başta amaçlarını çevreyi korumak, parti demokrasisi, barışseverlik ve belirli bir ölçüde, toplumsal adaleti sağlamak olarak açıkladılar. Ancak Yeşiller her zaman için işçi sınıfının çıkarları ile özdeşleştirilmeyi reddettiler. Bugün orta sınıfın, sosyal hiyerarşinin merdivenlerini başarılı bir biçimde tırmanabilmiş küçük bir kesimini temsil ediyorlar. Aşağıda yer alan kesimlerden gelen her hangi bir toplumsal talebe, artan bir düşmanlıkla yanıt veriyorlar. Onlar için refah devletinin "reformları" bir türlü yeterli hıza ulaşamıyor ya da yeterince yol alamıyor. Dünün pasifistleri bugün küresel ölçekte faaliyet gösteren profesyonel orduların savunucusu oldular.

Küreselleşme ve işçi sınıfının uluslararası birliği

SPD-Yeşiller Partisi koalisyonunun iflasının ardında dünya ekonomisinde yaşanan köklü değişiklikler yatıyor.

Bilgisayar teknolojisi, telekomünikasyon ve ulaştırma alanlarında yaşanan devrimci nitelikteki yenilikler üretim sürecinin gerçekten küresel bir ölçeğe ulaşması için gerekli temeli oluşturdu. Bu kendi başına muazzam bir ilerlemeyi temsil ediyor. İlk kez insanoğlunun üretken enerjisini dünya çapında birleştirmek ve fabrika ile büro işlerinin büyük bölümlerini otomatik hale getirmek mümkün hale gelmiş durumda. İnsan soyunun üretken kapasitesindeki bu muazzam artış, küresel düzeyde yoksulluğun ve geri kalmışlığın üstesinden gelmek ve herkes için genel yaşam koşullarını yükseltmek için gerekli araçları yarattı.

Ancak bunun tersi oluyor. Küresel ekonomi, dünyayı ucuz emek gücü, düşük vergi ve hammadde için tarayan, bir ülkeyi diğerine karşı kullanan ve Çin ve diğer ülkelerdeki düşük ücretleri, tüm dünyadaki ücret ve yaşam standartlarını aşağıya çekmek için sömüren ulus-ötesi şirketler ve uluslararası finans kuruluşları tarafından kontrol ediliyor. Bütün insan ihtiyaçları, kâr ve kişisel zenginleşme için yapılan bu mücadeleye bağlanıyor.

Birbirleri ile rekabet etmek ve piyasanın belirsizlikleriyle birlikte yaşamak zorunda oldukları için kapitalist şirketler üretimi rasyonel bir biçimde örgütleyemezler. Piyasa güçlerinin serbest işleyişlerinin toplumsal gelişmeye neden olduğu efsanesi gerçekler tarafından her gün çürütülüyor. Toplumsal çürüyüş yaygınlaşırken ve dünyanın bütün bölgeleri anlatılması zor bir yoksulluğa gömülürken, küçük bir azınlık gösterişli bir lüks içersinde yüzüyor. Doğal çevre tahrip ediliyor ve dünya güçleri arasındaki gerilimler artıyor.

Toplumsal çelişkiler keskinleştikçe, reformcu partiler ve sendikalar daha kararlı bir şekilde sermayenin tarafına geçiyorlar ve işçiler ile büyük sermayenin çıkarlarının aynı olduğunu iddia ediyorlar. Kendilerini sözde "ulusal çıkara" dayandırarak, sendikaların jargonu ile söylemek gerekirse, "Almanya’yı sanayi bölgesi olarak korumak" amacıyla, ücretlere ve toplumsal haklara saldırılar düzenliyorlar. Schröder hükümeti Gündem 2010’u "sosyal pazar ekonomisini küresel ekonominin bütünüyle değişmiş olan koşullarına uyarlamak" gerektiğini söyleyerek haklı gösteriyor.

Bununla birlikte küreselleşme sadece ulusal reformcu programların altını oymakla kalmadı, aynı zamanda işçi sınıfının uluslararası bir taarruz yapabilmesi için de gerekli olan nesnel koşulları hazırladı.

Çalışan insanların sayısı - yani sadece kendi emek gücünü satarak hayatta kalabilen insanların sayısı - dünya çapında muazzam ölçülerde arttı. Elli yıl önce çoğunluğu tarımsal olan bölgeler dünyanın üretim tezgahları haline geldi. Toplumsal farklılıklara karşın çalışma koşulları gittikçe birbirine benzer hale geliyor. Dünyanın dört bir yanındaki işçiler aynı ulus-ötesi şirketler ve ücretlerle, çalışma koşullarına yönelik aynı baskılarla karşı kaşıyalar ve modern iletişim sayesinde daha önce hiç olmadığı kadar dünya olaylarından haberdarlar.

Orta sınıf denen kesimin - büro çalışanları, üniversite mezunları, serbest çalışanlar - yüz yüze olduğu koşullar bugün fabrika işçilerininkinden hiç de farklı değil. Onlar da kötüleşen çalışma koşulları, düşen ücretler ve ekonomik güvencesizlikle karşı karşıyalar.

Bir çok insan eski, reformcu örgütlere sırtını döndü. SPD üye sayısında önemli düşüşler yaşadı - 1990’ların başından bu yana yaklaşık 300.000 üye kaybetti - ve ardı ardına on bir eyalet seçimini kaybetti. Bu, bütün toplumsal ihtiyaçları pazar ve sermayenin taleplerine tabi hale getiren bir politikaya artan muhalefetin bir sonucudur.

En başta SPD’nin geleneksel olarak tabanını oluşturan işçi sınıfı seçmenleri partiye sırt çevirdiler. Kuzey Ren Westphalia’daki seçim yenilgisi bu sürecin en çarpıcı örneğini oluşturuyor. SPD geleneksel kalesi olan bu eyalette son 50 yılın en kötü sonucunu aldı, 39 yıldan bu yana ilk kez eyalet yasama meclisindeki hükümet çoğunluğunu kaybetti ve 1998 federal seçimlerinde aldığı oydan yüzde 40 daha az oy aldı.

Hükümetin politikalarına karşı muhalefet gittikçe daha çok, denemiş ve sınanmış olan, bürokratik olarak denetlenen kanalların dışında cereyan etmeye başlıyor. Sendikalar 2004 yılının ilkbaharında, Gündem 2010’a karşı yapılan büyük gösterilerde - daha sonra şansölye ile yaptıkları toplantılarda Gündem 2010’a onay verebilmek için - kendilerini en öne koydular. Ancak, yaza geldiğinde, Hartz IV’e karşı yapılan protestolar, ilk kez sendikalar ve büyük siyasi partilerin kontrolü dışında gelişen daha geniş bir hareketin başladığına işaret ediyordu.

İşçi sınıfı ve siyasi seçkin arasındaki devasa uçurum büyümeye ve derinleşmeye devam edecek. Dünya üzerinde işsizlik, yoksulluk, baskı ve savaştan oluşan bir geleceği kabul edemeyen milyonlarca insan - gençler, işçiler, ezilen uluslardan insanlar - var. Bu insanlar daha iyi bir yaşam için mücadele edeceklerdir. Ancak bu mücadelelerin siyasi ve teorik olarak hazırlanmaları gerekiyor. PSG yapılacak olan seçime bu görevi yerine getirebilmek için katılıyor.

Lafontaine ve PDS

Oskar Lafontaine ve PDS’nin önderi Gregor Gysi’nin başını çektikleri "Solun Partisi"nin yaratılmasını bu açıdan incelemek gerekir. Böyle bir partinin işlevi kesinlikle işçi sınıfının gösterebileceği herhangi bir bağımsız gelişmeyi boğmaktır. Bu parti sosyal demokrasiye gerçek bir alternatifi oluşturmuyor. Bunun yerine sosyal demokrasiyi kurtarmaya çalışıyor - eğer bunu SPD’yi yeniden diriltme şeklinde yapamazsa, o zaman reformist ve ulusal programın bir başka örgütte vücut bulması şeklinde yapacak. Lafontaine ve avenesi küçük insanı savunma pozuna giriyorlar ve Gündem 2010 ile Hartz IV kesintilerini yüksek sesle kınıyorlar. Ancak bunlar hem işçi sınıfının gerçek anlamda bağımsız siyasi hareketine hem de toplumun sosyalist olarak yeniden örgütlenmesine kesin olarak karşılar.

Schröder’in neo-liberal siyasetine yönelttiği bütün eleştirilere rağmen, Lafontaine sosyal demokrat olduğu gerçeğini ve öyle kalacağını saklamıyor. PDS ile işbirliğini, PDS’in "sosyal demokrat bir programın en gerekli unsurlarına", yani "demokrasi ve serbest piyasa ekonomisine, özgür teşebbüs ve kâra" sadık kalmayı kabul ettiğini söyleyerek savunuyor (Süddeutsche Zeitung, 16 Haziran 2005). Özgür teşebbüse ve kâra sadık kalmayı kabul eden birinin, aynı zamanda sosyal kesintilere nasıl muhalefet edebileceği Lafontaine’in sırrı olarak kalıyor.

Aslında bu yeni parti, savaş sonrası dönemde Batı Almanya’da ve Doğu Almanya’da hüküm süren sistemlerin siyasi temelini oluşturan iki büyük bürokratik aygıtın - sosyal demokrasinin ve Stalinizmin - bir ittifakını temsil ediyor.

Seçim Alternatifi grubunun (WASG) önde gelenleri uzun yıllar boyunca sosyal demokrat saflarda yer aldılar ve sendikalarda görev yaptılar. Kendi adına Lafontaine geri dönüp, toplumsal çatışmaları bastırma konusunda bir uzman haline geldiği 39 yıl süren SPD üyeliğine bakarak övünebilir.

Saarbrücken belediye başkanı olarak sosyal refah yardımına bağımlı olanlar için düşük ücretli iş planlarını başlatmakta öncü bir rol oynadı. Saar yerel yönetiminin başı olarak ve IG Metall sendikası ile işbirliği içinde, bölgedeki çelik ve kömür fabrikalarının tasfiye edilmesini örgütledi. 1998’de, SPD başkanı olarak oturduğu koltuğunda Lafontaine, Schröder’in seçim başarısını garantilemek için uğraş verdi.

Kısa bir süre sonra, nüfuzlu iş çevrelerinden gelen eleştirilerin ardından, Almanya maliye bakanlığı ve SPD başkanlığı görevlerinden istifa etti. Bir mücadele başlatmak ve geniş halk kitlelerine çağrıda bulunmak yerine teslim bayrağını çekti. Asıl endişesinin ne pahasına olursa olsun hükümetin kemer sıkma ve refah kesintilerine karşı çıkacak herhangi bir kitlesel hareketlenmeyi engellemek olduğu çok açıktı.

PDS ise kendi adına, isim benzerliğinden başka sosyalizm ile ortak bir yanı bulunmayan Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) gömleğini giydi. Eski Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin (Doğu Almanya) iktidardaki Stalinist partisi olarak işçi sınıfı muhalefetinin her türlüsüne karşı ayrıcalıklı bir bürokratlar katmanının egemenliğini savunmuştu.

1989’da Doğu Alman rejimine karşı muhalif kitle gösterileri patlak verince, SED/PDS kapitalist "serbest piyasa" ekonomisine yumuşak bir geçişi sağladılar. Parti liderleri burjuva düzenine sadakatlerini bildirdiler. Böylece PDS doğmuş oldu.

Doğu Almanya’da SED/PDS hükümetinin başında yer alan son kişi olan Hans Modrow bu dönemle ilgili olarak şöyle yazıyordu: "Benim işim olarak ülkenin yönetimini güvence altına almaktı. Bana göre (Almanya’nın) birleşme süreci kaçınılmazdı ve kararlı bir şekilde yapılmalıydı."

O zamandan beri PDS doğu eyaletlerinde kapitalist düzenin bir payandası ve kefili olarak işlev gördü. SED gibi PDS de sosyalizme sözde bağlılık gösteriyor ancak pratikte bu partiyi SPD ve CDU’dan ayıran pek az şey var. PDS temsilcileri eyalet ve yerel yönetim bazında yönetimlerde resmi olarak rol aldıklarında bir dizi popüler olmayan önlemi dayatmak için uğraş verdiler. Berlin şehrinde yönetimdeki SPD-PDS koalisyonu, kamu hizmetlerindeki işlerin tahrip edilmesi ve çalışma koşulları ile ücretlerdeki kesintiler konusunda en önde gidiyor.

Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri

PSG, Lafontaine ve PDS’in programlarına doğrudan karşı çıkan bir program geliştiriyor. Bizim amacımız sosyal demokrasiyi yeniden canlandırmak değil fakat toplumun sosyalist olarak yeniden örgütlenmesidir. Bu, yalnızca işçi sınıfının uluslararası siyasi kitlesel hareketi ile gerçekleştirilebilir. Biz Avrupa’nın yukarından birleştirilmesinin karşısına Avrupa’nın aşağıdan birleşmesini koyuyoruz. Avrupa Birliği’ne tek demokratik ve ilerici alternatif Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’dir.

Birleşik sosyalist bir Avrupa, kıtanın rakip ulus devletlere bölünmesinin üstesinden gelecek ve Avrupa’nın muazzam servet ve üretim kapasitesini toplumu herkes adına geliştirmek için kullanacaktır. İşçi sınıfının ABD emperyalizmine karşı durabilmesini mümkün kılacak ve Amerikan işçi sınıfını Beyaz Saray’daki savaş tüccarlarının üstesinden gelebilmesi için cesaretlendirecektir. Dünyanın her yerindeki ezilmiş halklara emperyalizme karşı ve kendi ülkelerindeki zalimlerin üstesinden gelebilmek için ilham verecektir.

Bu amaçla biz şu programı öneriyoruz.

Toplumsal eşitlik için

Bir işe sahip olmak, emeklilik maaşı almak, sağlık ve eğitim hizmetleri temel sosyal haklardır. Bunlar büyük sermayenin kâr çıkarlarının önünde yer almalıdır. Kitlesel işsizliğinin üstesinden gelmek ve milyonlarca insana iş yaratmak için, eğitim, sağlık, yaşlılara bakım, kültür ve sosyo-ekonomik altyapının - ilk aşamada Doğu Avrupa’da - yeniden kurulması gibi hayati alanlarda devasa bir kamu projesi gerekmektedir. Her yurttaş devlet tarafından güvence altına alınmış, rahat ve güvenceli emeklilik sağlayacak bir emeklilik maaşından, geniş ve kamu tarafından sunulan sağlık sisteminden ve üniversiteyi de içerecek olan ücretsiz eğitimden yaralanmalıdır.

Bu tür bir politikaya karşı öne sürülen temel iddia kamu hazinelerinin boşalmış olduğu ve hiç para olmadığıdır. Gerçekte bu tür önlemleri alabilmek için gerekli zenginlik bol miktarda var. Sorun bu zenginliğin bir avuç ayrıcalıklı insanın elinde toplanmış olmasıdır.

Toplumsal ihtiyaçları karşılayacak olan kapsamlı bir program kendisine, ekonominin büyük şirketlerin ve bankaların kâr güdüsüne tabi kılınması yerine, toplumun tamamının çıkarları doğrultusunda rasyonel bir biçimde örgütlenmesini başlangıç noktası olarak almaktadır. Büyük şirketler ve finansal kuruluşlar kamulaştırılmalı ve toplumsal ve demokratik denetime tabi tutulmalıdır. Şu anda büyük şirketlerin baskısı altında ayakta kalmaya çalışan küçük işletmelere, işçilerine insan onuruna yakışan ücretler verebilmeleri için ucuz kredi kaynaklarına erişim olanağı sağlanmalıdır. Toplumsal gelişim programını finanse edebilmek üzere, en üst gelir seviyesindekiler ve büyük hisse - ve mülk - sahipleri çok yüksek oranlarda vergilendirilmelidir. Son zamanlarda böyle bir projenin gerçekleşebilmesi için gündeme getirilen, milyonerlerin vergi oranlarında sembolik bir vergi artışı yapma önerisi kesinlikle yeterli değildir.

Demokrasi ve göçmenlerin hakları için

Demokratik hakları savunmak ve gerçek anlamda her yurttaş için siyasi bir eşitlik inşa etmek sosyalist bakış açısının ana unsurlarıdır. Biz "terörizme karşı savaş" adına dayatılan, demokratik haklar üzerindeki bütün kısıtlamaları kesin bir biçimde reddediyoruz.

Demokratik haklar için mücadele ve sosyal haklar için verilen kavga birbiriyle çok yakından bağlantılıdır. Toplumsal servetin küçük bir azınlığın elinde olduğu, iş yerlerinin önsel olarak patronların diktatörlüğünde olduğu ve işçilerin karar mekanizması üzerinde demokratik denetimlerinin yadsındığı, basın ve medyanın büyük şirketlerin elinde ve emrinde olduğu ve eğitime ve kültüre küçük bir grup seçkinin egemen olduğu sürece gerçek anlamda demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Özellikle kültür, eğitim ve sanat alanlarında yapılan kesintiler toplumun dokusunda muazzam tahribata yol açmaktadır. Militarizmin, vahşiliğin ve bencilliğin yüceltilmesi ile geçmiş sanatsal ve kültürel kazanımların küçük görülmesi arasında güçlü bir ilişki var.

İşçilerin Avrupa’da baskı altında ve yoksunluk içinde yaşayan milyonlarca mülteci ve göçmenin sorumluluklarını almamaları durumunda kendi demokratik haklarını savunmaları mümkün olmayacaktır. Bizler Almanya’nın gerici ve ayrımcı göçmenlik yasalarının hemen iptal edilmesinden yanayız ve mültecilerin suçlanmaları ve sınır dışı edilmelerine tamamıyla karşıyız. İnsanların istedikleri bir Avrupa ülkesinde yaşama ve çalışma haklarını şartsız olarak savunuyoruz. Göçmenlere karşı güdülen iftira politikaları ve din, renk veya doğum yeri gerekçesiyle ekilen ayrımcılıkların hepsi işçi sınıfını bölmek ve toplumdaki kitleleri kontrol altında tutmak için tasarlanmaktadır. Mülteciler ve göçmenler işçi sınıfının büyük bir kesimini temsil etmektedir ve yaklaşmakta olan mücadelelerde önemli bir rol oynayacaktır.

Savaş ve militarizme karşı

Emekçiler Amerikan emperyalizminin patlayışından doğan tehlikelere karşı, kendi bağımsız yanıtlarını oluşturmak zorundalar. Alman ve Avrupa hükümetleri tarafından sürdürülen, Washington’un gönlünü alma çabaları ile kendilerinin kandırılmasına izin verip rahatlamamalıdırlar. ABD emperyalizminin saldırgan militarizmi insanlığı bir felakete sürüklemekle tehdit ediyor. Bu, kendi başına dünya barışını tehdit eden en büyük tehlikedir.

Biz NATO’nun derhal dağıtılmasından ve Avrupa’daki bütün Amerikan üslerinin kapatılmasından yanayız.

Avrupa hükümetleri Washington ile uzlaşmaya çalışırken aynı zamanda kendi emperyalist projelerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Alman ordusunun yeniden örgütlenmesinin ve ortak Avrupa müdahale gücü ile bağımsız bir Avrupa silahlanma sanayini kurma girişimlerinin ardında bunlar yatmaktadır. Biz bu gelişmelere karşıyız ve Alman ve diğer Avrupalı birliklerin Irak’ta ve Ortadoğu’nun diğer bölgelerinden olduğu kadar Balkanlardan, Afganistan’dan ve Afrika’dan da hemen çekilmeleri çağrısı yapıyoruz.

SEP’nin seçim kampanyasına destek ver

Biz kolayca ulaşılabilecek vaatlerde bulunmuyoruz. Yeni bir işçi partisi kurmak ileri görüşlülük ve sebatlı olmayı gerektiren çok çetin bir iş. Kapitalizmin krizine ve ondan doğan tehlikelere karşı sihirli bir çözüm yok. Her kim çabucak elde edilebilecek ve kolay bir çözüm öneriyorsa bu kişi ya bir ahmak, ya bir şarlatan ya da bir demagogdur. Ancak bu görev yerine getirilmek zorunda. SPD ve Yeşiller Partisi’nin muhafazakar birlik partileri ve "serbest piyasacı" FDP karşısında "kötünün iyisini" temsil ettiğini savunanlar ya da Lafontaine ve PDS’ye umut bağlayanlar sadece yeni bozgunlara giden yolu hazırlıyor demektir.

Sosyal demokratların yarı yolda duran uygulamaları, yaptığı manevralar ve verdiği ödünler, sağlam ilkelere duyduğu nefret ve gözü pek vizyon ve cesur eylem yerine oportünist miyopluğu yüceltmesi siyasi düşünce üzerinde boğucu bir etki yaptı. Şimdi SPD’nin politikalarının çöküşü bu atmosferi temizledi ve ciddi politik tartışma için fırsat yarattı. SPD ile hesaplaşmak temelden yeni bir siyasi yönelişi - onun siyasi anlayışından bilinçli bir şekilde kopmayı ve Marksizmin devrimci geleneklerine dönmeyi - gerektiriyor.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Almanya seksiyonu olarak PSG kendisini eşsiz bir geleneğe dayandırıyor. Dördüncü Enternasyonal, sosyal demokrasiye ve yalanlara dayanarak gerek Moskova’da gerekse Doğu Berlin’de Marksizmin sürekliliğini temsil ettiğini iddia etmiş olan Stalinizme Marksist bir alternatifin mevcut olduğunun yaşayan bir kanıtıdır.

Dördüncü Enternasyonal 1938’de Lev Trotskiy tarafından Komünist Enternasyonal’in yozlaşmasına karşı uluslararası sosyalist programı savunmak için kurulmuştu. Dördüncü Enternasyonal’in kökleri Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist yozlaşmaya karşı 1923 yılında başlayan Sol Muhalefet’e kadar uzanmaktadır. Stalinizm’in yüz binlerce muhalifi - neredeyse tamamı Trotskist olmakla suçlanmışlardı - 1930’lardaki kanlı tasfiyeler sırasında yaşamını yitirdi.

Sürgünde yazdığı çok sayıda makalede Trotskiy, Stalin’in ve Almanya’daki Komünist Parti’nin önderi Thälmann’ın izledikleri politikaların yol açacağı tehlikelere karşı uyarılarda bulunmuştu. Trotskiy Alman Komünist Partisi ve SPD’yi Nazilere karşı birleşik cephe kurmaya çağırdı. Yaptığı uyarılar boşunaydı. Stalinistlerin ultra-sol ve bozguncu politikaları sonucu işçi sınıfının önemli kesimleri SPD’nin kontrolü altında kaldı ve Hitler iktidara gelebildi. 1940’da Trotskiy Meksika’da bir Sovyet gizli ajanı tarafından öldürüldü.

Trotskyist hareketin tarihsel sürekliliği bugün Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nde vücut buluyor. Sosyal demokrasi ve Stalinizmin işçi hareketine egemen olması Marksist geleneğin yalıtılmasını olanaklı kılmıştı. Ancak şimdi bu bürokrasilerin siyasi iflası, Dördüncü Enternasyonal’in artan bir karşılık bulduğu yeni bir tarihsel dönem açıyor. DEUK, Dünya Sosyalist Web Sitesi ile dünyanın her tarafından izleyici kazanan ve gittikçe daha çok Marksizmin otantik sesi olarak kabul edilen bir araca sahip.

Seçim kampanyasının başarısı için - gerekli imzaları toplamak, politik materyallerin dağıtımını sağlamak ve bir dizi seçim toplantısı düzenlemek için - Partei für Soziale Gleichheit’ın (Sosyalist Eşitlik Partisi) geniş desteğe ihtiyacı var. Ayrıca kampanyayı finanse edebilmek için cömertçe yapılacak bağışlara da ihtiyacımız var.

Her şeyin ötesinde, gerçek bir sosyalist alternatife ihtiyaç olduğunu gören herkesi Dünya Sosyalist Web Sitesini okumaya ve takip etmeye, PSG ile iletişime geçmeye ve PSG ile Dördüncü Enternasyonali inşa etmek için gerekli olan siyasi tartışmalara ve etkinliklere katılmaya çağırıyoruz.



Telif Hakkı 1998-2005, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır