World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2006/feb2006/opel-f10.shtml

Almanya: Mahkeme Opel işçisini cezalandırdı

Ulrich Rippert
10 Şubat 2006
İngilizce’den çeviri (28 Aralık 2005)

Hamm (Kuzey Ren-Westphalia) İş Mahkemesi 19 Aralıkta, her türden ciddi adli prosedürle alay eden bir karar alarak Opel işçisi Richard Kaczorowski’yi haksız buldu. Mahkeme, koşulsuz bir biçimde, 2004 yılının Ekim ayında yapılan bir haftalık greve katılan işçilere ibret olması için, Kaczorowski’yi ihbarsız olarak işten çıkaran otomobil şirketi Adam Opel AG’nin tarafını tuttu.

Mahkeme başkanı Helmut Richter tarafından açıklanan karar, en temel hukuki normları ayaklar altına aldı, Kaczorowski ve avukatı Dr. Grote tarafından mahkemeye sunulan ayrıntılı savları göz ardı etti. Mahkemenin aldığı bu karar şirketin herhangi bir engelle karşılaşmadan istihdamı tırpanlayabileceği, kitlesel işten çıkarmalara başvurabileceği ve işçilerin buna karşı direnmeye hiçbir biçimde hakları olmadığı anlamına geliyor.

Dava sırasında, o sıkça sözü edilen yargı bağımsızlığının izini bile görmek mümkün olmadı. Yargıç Richter’in yanında oturmakta olan iki onursal bilirkişiden biri olan Rainer Witt, "küçük olmayan" bir fabrikanın personel şefi olarak tanıtıldı; davaya onursal bilirkişi olarak katılan ikinci kişi, Hüseyin Göçmen ise ilk duruşmasına çıkıyordu. Göçmen davanın hemen başlarında yapılan hukuki işlemler sırasında yemin etti ve dava süresince bir daha hiç konuşmadı.

Mahkeme başkanı, daha tanıkların sorgulandıkları sırada, ne kendisinin ne de bilirkişilerin işten çıkarmaların yasallığı konusunda herhangi bir şüphelerinin olmadığını söyledi. Yargıç Richter birkaç kez, davayı bütünüyle reddetmekle ve ihbarsız olarak işten çıkarılmasını onaylamakla tehdit ederek herhangi bir tazminat hükmü içermeyen bir anlaşmayı kabul etmesi için Richard Kaczorowski üzerinde büyük bir baskı kurdu. Bunu kabul etmesi durumunda Opel işçisi sadece kendi avukatlarının değil, karşı tarafın avukatlarının da ücretlerini ödemek zorunda kalacaktı.

Kaczorowski ancak böyle bir anlaşmayı kabul etmesi durumunda, ihbarsız olarak işten çıkarılmasını, "ekonomik nedenlerle" işten çıkarılmaya dönüştürebilecekti.

Mahkemenin almış olduğu bu kararın, kısa bir süre önce birçok Alman şirketi tarafından ilan edilen ve birçok işyerinde daha şimdiden uygulamaya konmuş olan kitlesel işten çıkarmalarla ilişkili olarak görülmelidir.

Elektrik ve elektronik şirketi AEG’nin Nuremberg’deki işçileri, yaklaşık 1.800 işçiyi etkileyecek olan, şirketin eski bir fabrikasını kapatma planına karşı birkaç gündür grevdeler. Bundan başka Telekom 32.000; Volkswagen 8.000 - 10.000; Siemens 8.000 ve DaimlerChrysler ilave 8.000 işçinin işten çıkarılacağını ilan etti. Ayrıca perakendeci KarstadtQuelle 5.700; inşaat şirketi Walter Bau 3.000; HypoVereinsbank 2.400 ve Deutsche Bank 1.900; IBM 1.600; Hewlett-Packard 1.500; Ford 1.300; Linde 1.100; mutfak ve mutfak cihazları üreticisi Miele 1.100 ve sıhhi tesisat aksesuarları üreticisi Grohe 943 kişiyi işten çıkarıyor. Tekerlek üreticisi Continental, Hanover’daki fabrikasını kapatmak ve 320 kişiyi işten çıkarmak istiyor. Hepsi bir arada ele alındığında ortaya neredeyse sonu olmayan bir kitlesel işten çıkarma listesi çıkıyor.

Buna karşılık, bu şirketlerin bir çoğunun sahipleri ve hissedarları yıl sonunda büyük tutarda kâr payları elde edecekler. Bu büyük çaplı işten çıkarmalar çalışanları büyük çaplı ödünler vermeye zorlamak ve şirketlerin kârlarını artırmak için kullanılıyor. Bu kitlesel işten çıkarma dalgası, hiç kuşkusuz, büyük toplumsal çatışmalara yol açacak.

Mahkemenin Richard Kaczorowski’yi cezalandırdığı gün, New York şehri ulaştırma işçileri, sendikalarının karşı koymasına rağmen greve gittiler. Bu eyleme, grevi yasaklayan ve katılanları ciddi cezalara çarptırmakla tehdit eden mahkemelere karşı koyarak giriştiler.

Şimdi artık 2004 yılının sonbaharında Bochum’daki Opel fabrikasında yaşanan protesto grevinin uluslararası sınıf mücadelesinin içine girdiği niteliksel yeni aşamanın bir parçası olduğu açıkça görülüyor. Richard Kaczorowski’nin cezalandırılması ve bunun yüksek mahkemece onanması doğrudan bütün işçilere gözdağı vermeyi amaçlıyor ve bu sistemin zirvesinde alınmış bir karardır.

Kaczorowski’nin duruşması

Yaklaşmakta olan mücadelelere hazırlanabilmek için Kaczorowski davasının ve Opel’de yaşanmış olan bir haftalık grevin siyasi derslerini çıkartmak gerekiyor.

Davayla ilgili en öğretici yorum, duruşmanın hemen başlarında Opel yönetimini temsil eden Elmar Eising, şirketin neden herhangi bir tazminat ödememesi gerektiğini savunurken yapıldı. Eising’in Opel yönetimini telefonla arayabilmesi için, duruşmanın başlarında verilen kısa bir aranın ardından, Eising bu tür bir ödemenin, küçük tutarlı bile olsa diğer Opel işçilerine "yanlış sinyal" göndereceğini söyledi. Eising şunları ilave etti: "Bu hukuki süreç sadece Richard Kaczorowski ve ona yakın olanlar açısından değil, fakat aynı zamanda Opel AG için de büyük bir siyasi önem taşıyor."

Opel davasının siyasi önemi ve göndermeyi amaçladığı sinyal bundan daha açık bir biçimde ifade edilemezdi. Bochum’daki Opel fabrikasında 2004 yılının Ekim ayında yaşanan bir haftalık grevin ve protesto eylemlerinin hemen ardından şirket yönetimi bir işçiyi - Richard Kaczorowski’yi- seçti ve onu diğerlerine ibret olması için ihbarsız olarak işten çıkardı. Vermek istedikleri "sinyal" çalışanlara gözdağı vermekti -gelecekte işten çıkarmalara karşı yapılan protestolara ve diğer türden eylemlere katılma cüretini gösterecek olan herkes çok sert bir biçimde cezalandırılacağını hesaba katmalıydı.

Bununla birlikte Alman iş yasası bir bireyin diğerlerinin arasından seçilmesini ve cezalandırılmasını görünüşte yasaklamaktadır. Yasa, hem işverenlerin hem de iş konseyinin "bir fabrikada çalışan herkese adalet ve eşitlik ilkesine göre muamele edilmesini" sağlamaları gerektiğini ve "hiç kimseye etnik kökenleri, dini, milliyeti, siyasi ya da sendikal faaliyetleri nedeniyle farklı muamele edilmemesi gerektiğini" açıkça belirtmektedir. Bu paragrafla ilgili yapılmış bir resmi hukuki yorumda, iş anlaşmazlıklarının ardından alınan mahkeme kararlarının kimi çalışanların haksız davranışlara maruz bırakılarak mağdur edilmelerini yasaklaması gerektiğine açıkça işaret etmektedir.

Opel yönetimi bu yasaktan kaçınabilmek için, Kaczorowski’yi cezalandırmak üzere aslı olmayan bir bahane uydurdu. Grevin üçüncü gününde -normalde üretim faaliyetinin yapılmadığı bir Cumartesi günü- fabrikanın kapısında yapılan bir toplantı sırasında, Kaczorowski, birkaç iş arkadaşları ile birlikte, neler olduğunu görmek için fabrikaya, yeni Zafira modelinin üretilmekte olduğu atölyeye gitti. Daha sonra orada, atölyeyi ziyaret edenlerle otomobillerin karoserlerini taşıyan ve montaj işini bitirmek üzere olan diğer dört işçi ve bir ustabaşı arasında kısa süreli bir tartışma yaşandığı öne sürülüyor.

Bu tartışmanın konusu, o sırada fabrikada, fabrika kapısında ya da evlerde düzenlenen toplantılarda sayısız işçi tarafından yapılan diğer tartışmalar gibi, çalışanların ve ailelerinin geleceğinin ne olacağı ve planlanan kitlesel işten çıkarmalarla ilgili protesto eylemlerine destek vermenin ve toplantılara katılmanın neden önemli olduğuydu ilgiliydi. Şirket yönetimi Kaczorowski’nin işçileri taciz ettiğini, tehditler savurduğunu ve hakaret ettiğini öne sürerek, bu tartışmayı Kaczorowski’yi "fabrikanın işleyişini ciddi biçimde kesintiye uğrattığı gerekçesiyle" ihbarsız olarak işten çıkarmanın bahanesi olarak kullandı.

Davanın ilk duruşmasında sadece Opel tarafından gösterilen, davalı tarafın tanıklarının ifade vermesi istendi ancak bu tanıklar bile tartışmanın herhangi bir anında kendilerini tehdit edilmiş hissetmediklerini söylediler. Davacı Richard Kaczorowski tarafından gösterilen tanıklar onun anlattıklarını doğrulamak üzere ancak ikinci duruşmada ifade verebildiler.

Bu açıklamaların ardından bir dizi konu açıklığa kavuşmuş oldu: birincisi, fiziksel bir saldırı söz konusu olmamıştı; ikincisi, hiç kimse tehdit edilmemişti; üçüncüsü, fabrikanın önünde yapılan bilgilendirme toplantısına katılınması ve dayanışma içinde olunması istekleri fabrikada yapılan genel tartışmalardan farklı değildi; ve dördüncüsü, grup atölyeyi 10 dakika sonra sakince terk etmiş ve kapıda yapılan bilgilendirme toplantısına geri dönmüştü.

Buna karşılık mahkemeye başkanlık eden yargıç, Richter, bu olaylar silsilesini bir kenara itti ve verilen ifadelerle ilgili herhangi bir değerlendirmenin yapılmasına izin vermedi. Bunun yerine iki tanığı güvenilir olmadıkları için reddetti ve sadece bir tanığın Richard Kaczorowski’nin lehine tanıklık yaptığını söyledi. Bu tanığın ifadesi davalı tarafın tanıklarının üçünün vermiş oldukları ifadelerin aksi yönündeydi ve dolayısıyla yargıçlar heyeti için durum açıktı.

Yargıç Richter’in böyle bir varsayım yapmasının, yerleşik adli işleyiş yöntemleriyle pek fazla bir alakası yok. Yargıç, Opel yönetiminin çizgisini destekleyebilmek için açıkça görülebilen çelişkileri bariz bir biçimde göz ardı etti. Böylece tanıkların verdikleri ifadeler montaj atölyesine yapılan ziyaret sırasında oradaki işçilerle konuşup düşüncelerini açıkça ifade eden tek kişinin Kaczorowski olmadığını ortaya koydu. Kaczorowski’ye eşlik eden birkaç iş arkadaşı da benzer şeyler söylemişlerdi. Ancak bu işçilerden hiçbiri, bırakın işten çıkartılmayı, disiplin cezası bile almadılar.

Richard Kaczorowski’nin avukatı Dr. Grote 28 Kasım 2005 tarihli bir ilamda bu çelişkiye dikkat çekti: "16 Ekim 2004 tarihinde davacıya eşlik ederek onunla birlikte montaj bölümünün sonunda yer alan yeni Zafira karoser atölyesini kontrol etmek için gidenlere davalı tarafından uyarıda bulunulmamış olması ve bu kişilerin işten çıkarılmamaları, işyerlerinde geçerli olan ilkelere bütünüyle aykırıdır ve bu suretle işten çıkarmada adil muamele görme hakkının bütünüyle göz ardı edilmiş olduğunu göstermektedir. Bir yandan bu kişilere uyarıda bulunulmaması ya da işten çıkarılmamış olmaları bütünüyle haklı bir uygulamadır ancak diğer yandan bu uygulama 16 Ekim 2005 tarihinde Zafira atölyesine yaptığı bir kaç dakikalık ziyaret sırasında kendisini diğer iş arkadaşlarınınkine benzer bir biçimde ifade etmiş olan davacıya davalılar tarafından aşırı suçlamalar yöneltilmesi ve işten çıkarma bildiriminde bulunulması bariz bir çelişki oluşturmaktadır."

Yargıç Richter bir başka çelişkiyi daha göz ardı etti. İlk davada verilen kararda Richard Kaczorowski’nin -"personel sayısındaki indirimi protesto eden iş arkadaşlarının" davranışlarının ötesine geçip "görevini terk ederek"- "fabrikanın çalışmalarında önemli bir aksamaya" neden olduğu belirtiliyordu. Oysa 6.000’den fazla işçi tarafından yapılan üç günlük grevin ardından fabrikada Richard Kaczorowski’nin "önemli bir" aksamaya yol açabileceği herhangi bir çalışma kalmamıştı.

Eğer yargıç o gün, 16 Ekim 2004 tarihinde yaşanan olayların, tanıkların verdikleri ifadelerle kesin bir biçimde belirlenemeyeceği sonucuna varmış olsaydı, bu durumda hukukun "in dubio per reo!" (şüphe halinde suçlanandan -bu davada işten çıkarılmış olan davacıdan- yana olmak) ilkesini izlemek zorunda kalacaktı. Bunun yerine mahkeme açıkça Opel yönetiminin suç ortağı gibi davrandı.

Davanın görülüş şekli, sanki bir mikro-kozmos [küçük evren - ç.n.] gibi şirket yönetimi, yargı ve sendikalar/iş konseyleri ile işverenler arasındaki ilişkileri gözler önüne serdi. Duruşmanın sonunda yargıç Opel’in avukatlarıyla şakalaştı ve dava sonunda tazminatla ilgili olarak ceplerinde kalan parayla yeni bir Opel Zafira alabileceklerini söyledi. Buna ek olarak yargıç şirket yönetiminden gelecekte protestocuların "şirkete istedikleri gibi girememelerinin" sağlanması için güvenlik personelinin "gerektiği şekilde kullanılmasını" istedi.

Tanık olarak mahkemeye davet edilmiş olan ancak ifade vermesi istenmeyen iş konseyi komitesi başkanı yargıcın davayı sonuçlandıran sözleri sırasında yerini hemen almayınca, yargıç şaka yaparak kendisini gözaltına aldırtmakla tehdit etti. Şakaya sempatiyle karşılandı ve şirketin 36 tam zamanlı işyeri temsilcisini istihdam eden iş konseyinin başkanı Rainer Einenkel yargıcın şakasına gülerek tepki verdi. Mahkeme salonunda bir yanda üst düzey şirket yöneticilerinden, yargıçlardan ve iş konseyi üyelerinden oluşan mutlu, şakalar yapan bir aile; diğer yanda ise sınıf hukukunun bütün karakteristik özelliklerini taşıyan, açıkça gayrı adil olan karar karşısında öfke içinde ve neredeyse şaşkınlıktan dilini yutmuş Richard Kaczorowski ve meslektaşları ve iş arkadaşları vardı.

Richard Kaczorowski’nin avukatı kararın açıklanmasından kısa bir süre önce 2004 yılının Ekim ayında o Cumartesi günü öğleden sonra yaşanan olayların her halükarda "fabrikadaki genel grev durumuyla ilişkili olarak" görülmesi gerektiğini söyleyince bu bağlantılar zinciri daha da açıkça görülebilir hale geldi.

Helmut Richter, "Grevden söz etme!" dedi. "Bu saygın terimi, ‘grevi’ lekeleme," diye bağırdı ve fabrikada yaşanmış olanın "serkeşçe yapılmış, yasadışı bir eylem," olduğunu söyledi. Yargıç Richter’e göre Almanya’da grevler ancak sendikalar tarafından ve o da yalnızca sıkı biçimde belirlenmiş koşullarda ve kurallara göre yapılabilirdi.

Richard Kaczorowski’ye karşı alınan cezai önlemlerin önemi kolay kolay bundan daha açık bir biçimde ifade edilemezdi. İşçiler tarafından yapılacak her türden bağımsız direnişe, sendikaların deli gömleğinden ve denetiminden kurtulmaya yönelik her girişime her koşulda engel olunmalıdır.

Siyasi dersler

Richard Kaczorowski’nin cezalandırılması ciddi bir uyarı olarak görülmelidir. Şirketin davaya hazırlanma konusunda gösterdiği çaba ve bu ibret örneğini ortaya koyabilmek için harcadığı para -en pahalı uluslararası hukuk bürolarından biri olan Baker&McKenzie’yi tutmuş olmaları- ve işten çıkarma kararını her mahkemeye kabul ettirebiliyor olması, bu cezai önlemlerin ne kadar önemli olduğunu ve gelecekte işçilere karşı ne türden acımasız saldırılar yapılacağını gösteriyor.

Opel de dahil olmak üzere, bütün şirketler, işçilere karşı yürüttükleri saldırılarda -sırtlarını hem mahkemelere hem de sendikalara dayayarak- ikili bir strateji kullanıyorlar. İhbarsız olarak işten çıkarma, iş konseyleri ve sendikanın geçen yıl yaşanan iş anlaşmazlığını, eylemlere katılan çok sayıda işçinin dile getirdikleri isteklere karşın ve herhangi bir anlamlı sonuç elde etmeden sona erdirdiği için yapılabildi. Ayrıca iş konseyi ve sendika, şirket yönetimiyle -on yıllardır yaşanan diğer iş anlaşmazlıklarının sonunda bu türden anlaşmalar yapmış oldukları halde- iş anlaşmazlığına katılanların mağdur edilmelerini engelleyecek bir anlaşma da imzalamadı.

Richard Kaczorowski’ne dayatılan ve muhtemelen bir başka işçiye, iş konseyi üyesi olup aynı zamanda işten çıkarılan ve davası gelecek ay görülecek olan Turhan Ersin’e de dayatılacak olan türden cezai önlemlere yeşil ışık yakanlar iş konseyi ve sendika oldu.

Sendikalar artık her zaman olduğundan çok daha belirgin bir biçimde şirketlerin doğrudan suç ortakları olarak işlev görüyorlar ve üyelerine şirketlerin dayattıkları koşulları kabul etmeleri için şantaj yapıyorlar. Sendikaların sağa doğru kayışı uluslararası düzeyde yaşanan bir olgu. Şu anda New York’taki kamu ulaştırma işçileri de aynı sorunla karşı karşıyalar. ABD’deki ulaştırma işçileri sendikasının ulusal yönetimi greve kesin olarak karşı çıktığını açıklamış durumda.

Sendikaların ve iş konseylerinin oynadıkları gerici rolün kaynağı onların milliyetçi ve kapitalizm yanlısı programlarında bulunabilir. Opel’de ve diğer bütün şirketlerde çalışan işçilerin bütünüyle yeni bir siyasi perspektif benimsemeleri gerekiyor. Gelecekte yapılacak olan kitlesel işten çıkarmalara, sistematik bir biçimde daha fazla ücret indiriminin dayatılmasına ve çalışma koşullarının kötüleştirilmesine ancak uluslararası bir sosyalist program temelinde karşı çıkılabilir.

Almanya’da Sosyalist Eşitlik Partisi (Partei für Soziale Gleichheit, PSG) veDünya Sosyalist Web Sitesi, Richard Kaczorowski’yi ve Turhan Ersin’i ilkeli bir biçimde savunmak için duruma müdahale ediyor. Ciddi biçimde siyasi bir alternatif arayan bütün işçileri PSG ve DSWS ile ilişkiye geçmeye çağırıyoruz.



Telif Hakkı 1998-2006, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır