World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Avrupa Birliği

Yazıcıya hazırla

DSWS Uluslararası Yazı Kurulu toplantısı

Avrupa kapitalizminin içinde bulunduğu çıkmaz ve işçi sınıfının görevleri

1. Bölüm | 2. Bölüm | 3. Bölüm

Uli Rippert
6 Mayıs 2006
İngilizce’den çeviri (13 Mart 2006)

Aşağıda, Dünya Sosyalist Web SitesiUluslararası Yazı Kurulu’nun (UYK) 22-27 Ocak 2006 tarihleri arasında Sydney’de yapılan genişletilmiş toplantısında, Uli Rippert tarafından Avrupa üzerine sunulan üç bölümlük raporun birinci bölümünü yayınlıyoruz. Rippert Dünya Sosyalist Web Sitesi UYK üyesi ve Almanya’daki Partei für Soziale Gleichheit’ın (Sosyalist Eşitlik Partisi) ulusal sekreteridir.

2006 yılının ilk haftalarında yaşanan iki olay, Avrupa’daki patlayıcı siyasi durumu bütün çıplaklığı ile gözler önüne serdi.

Ulusal Rus enerji şirketi GASPROM, 1 Ocakta, doğalgaz fiyatında beş katlık bir artışı kabul ettirmek için Ukrayna’ya gaz akışını kesti. Daha önceleri Ukrayna, eski bir Sovyet cumhuriyeti olarak, Rus doğal gazını özel bir fiyatla, 1.000 metreküpünü 50 dolardan -dünya fiyatının sadece beşte birine- alıyordu.

Bir kaç gün içinde, tarafların karşılıklı olarak ödün vermesiyle sağlanan uzlaşma bu anlaşmazlığa bir son verdi ancak temel sorunlar oldukları gibi kaldılar.

Almanya’daki Rusya uzmanlarından Alexander Rahr, Moskova’nın, bütün bir Soğuk Savaş süresince elindeki "en etkili güç aracı"nı -"enerji silahını"- hiçbir zaman için kullanmamış olduğuna işaret etti. Rahr, Kremlin’in, bu "silah"ı şimdilerde kullanmaya başlamasının, uluslararası durumun gelişiminde yeni bir aşamayı temsil ettiği sonucuna vardı.

Rahr, "gaz savaşı"nı Rusya’nın ABD tarafından gittikçe daha fazla kuşatılmasına ve Moskova ile Washington arasındaki ilişkilerin giderek bozulmasına bağlıyor.

Rahr’a göre: "Rusya, Ukrayna üzerindeki etkisini yitirdikten sonra, yılın ilk yarısında, aynı zamanda Güney Kafkasya’daki çıkar alanını kaybetmeyi ve Gürcistan’daki askeri üslerini boşaltmayı kabullenmek zorunda kaldı. Moskova, Bakü-Ceyhan petrol boru hattının açılmasıyla birlikte, Kafkaslardan Batı’ya sağlanan enerji üzerindeki tekelini kaybetti.

"Rusya’nın karşılık vermesi uzun sürmedi: yazın, Şanghay İşbirliği Örgütü, Rusya ve Çin’in önderliğinde yeniden örgütlenerek bir siyasi-askeri ittifak haline getirildi ve Amerikan askeri üsleri Orta Asya’dan çıkartıldı. Hindistan, Pakistan, İran ve Beyaz Rusya, bu yeni güç merkezine -ABD’nin görmek istediği tek kutuplu dünya düzenine karşıt olarak- gözlemci olarak katıldılar. Türkmenistan ve Özbekistan, Batı’ya sağladıkları gazın Rusya’yı zarara uğratmayacağı konusunda güvence vermek zorunda kaldılar. Rusya, varolan anlaşmaları bir kenara bıraktı ve İran ve Suriye ile birlikte füze savunma sistemleri kurmaya başladı.

"ABD, buna, Karadeniz’in batı kıyısındaki askeri varlığını genişleteceğini, Polonya’ya bir Amerikan füze savunma sistemi yerleştireceğini ilan ederek ve Ukrayna’yı NATO’yla daha fazla yakınlaştırarak ve Rusya’yı Kırım’daki donanma üssünden çıkartarak tepki gösterdi."

Bu yılın başında gaz tedariki konusunda yaşanan bu anlaşmazlık, enerji kaynaklarının denetimi üzerinde büyük güçler arasında gelecekte yaşanacak karşılıklı meydan okumaların habercisidir -bu, Irak savaşının etrafında yaşananın çok ötesine geçen bir çatışma olacaktır; bu konuya daha sonra döneceğim.

İkinci önemli gelişme, Alman istihbaratının Irak savaşına katılmış olduğunun açığa çıkmış olmasıdır. Almanya’nın bir önceki Sosyal Demokrat Parti (SPD)-Yeşiller Partisi hükümetinin sinik ve hilekâr karakterine bundan daha ağır bir suçlama yöneltilemezdi. Bu hükümet, yaptığı resmi açıklamalarda Irak savaşına karşı çıkmış ve bu savaşı bir hata olarak eleştirmişti. Ancak pratikte, Alman hükümeti, yalnızca hava sahasını kullanma hakkını vermekle ve Almanya’daki ABD üslerinin güvenliğini güvence altına almakla kalmadı. Aynı zamanda devletin istihbarat örgütü de bu savaşta doğrudan yer aldı.

Bu, Avrupa’daki tek bir hükümetin bile, ne o zaman, ne de şimdi ABD’nin askeri saldırganlığına karşı çıkmaya hazır olmadığını gösteriyor. ABD emperyalizminin Irak’taki felaketlere yol açan politikaları, aynı zamanda, Avrupa’da yaşanan çöküşü ve krizi de hızlandırdı. Bu süreci anlayabilmek için, on beş yıl önce, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki kapitalist restorasyonun başlangıcı sırasında yapmış olduğumuz tahlili yeniden ele almamız gerekiyor.

On beş yıl önce, Doğu Avrupa’daki ve Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist rejimler çöktüğü zaman, bunun, dünya emperyalizminin içinde bulunduğu derin krizin bir ifadesi olduğunu söylemiştik.

1990’da, Doğu Almanya’nın ortadan kalkışını ele alan bir bildiride şöyle yazmıştık: "Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin çöküşü, emperyalizmin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sahip olduğu görece istikrarın üzerinde yükseldiği ekonomik ve siyasi dengenin çöktüğünü ortaya koymaktadır. Emperyalizmin zinciri, Doğu Avrupa’daki en zayıf halkasında kırılmıştır... Stalinizmin iflası, yeni bir kapitalist büyüme döneminin değil, bir yandan burjuvazi, işçilerin kemikleri üzerinde yeni bir denge kurmaya çalışırken diğer yandan işçi sınıfının emperyalizmi dünya çapında ortadan kaldırması olasılığının ortaya çıkacağı, yeni bir devrimci çağın, yeni keskin sınıf mücadelelerinin ve savaşların habercisidir." [1]

O sıralar, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının, genel olarak kapitalizmin zaferi olarak kutlandığı (ya da -bakış açısına bağlı olarak- kimilerince üzüntüyle karşılandığı) göz önünde bulundurulduğunda, bizim bildirimizin çok öngörülü bir deklarasyon olduğu görülür. Bu bildiri on beş yıl sonra tamamen doğrulanmıştır. Amerikan ve Avrupa emperyalizmi derin bir kriz içinde. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Avrupa’yı kuşatmış, şiddetli sınıf savaşlarına ve iki dünya savaşına yol açmış olan bütün iç ve dış çelişkiler, bugün yeniden patlak veriyorlar.

Amerikan emperyalizmi, Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasını, dünya üzerinde rakipsiz bir egemenlik kurmak ve üstünlüğünü, yerkürenin eskiden Sovyet etkisi altında olan bölgelerine yaymak için bir fırsat olarak gördü.

Avrupa ve özellikle de Alman emperyalizmi, Berlin Duvarı’nın yıkılmasını Amerika’nın egemenliğini sarsma, Avrupa Birliği’ni Doğu Avrupa’ya doğru genişletme ve -ekonomik ve askeri olarak- ABD’ninkine eşit ya da ondan üstün bir güç haline gelmek için bir fırsat olarak gördü.

1991 yılının Ocak ayında, ABD’nin başını çektiği bir askeri ittifak Irak’a saldırdı. Bu, Amerikan hegemonyasını askeri araçlarla genişletmek için yapılacak ve uzun bir döneme yayılacak olan bir dizi girişimin başlangıcıydı. Bunu, Yugoslavya’ya karşı yürütülen savaş, NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, Afganistan’a karşı savaş, Orta Asya’ya asker yerleştirilmesi ve ikinci Irak Savaşı izledi.

Aynı yılın, 1991’in Aralık ayında, Avrupa hükümetlerinin başları Maastricht’te buluştular ve Avrupa Topluluğu’nun siyasi bir birliğe dönüşmesine; dolarla rekabet edebilmek için ortak bir para biriminin oluşturulmasına; Avrupa’nın ABD’den siyasi ve askeri olarak bağımsız bir biçimde hareket etmesini sağlayacak ortak bir dış politika ve güvenlik politikasının yaratılmasına; polis kuvvetleri ve hukuk alanlarında sıkı işbirliğinin sağlanmasına; ve Avrupa Birliği’nin doğuya -ve kısmen bunun da ötesine geçerek- eski Sovyetler Birliği’nin sınırlarına doğru genişlemesine yönelik planlar yaptılar.

Dokuz yıl sonra bu planlara, Avrupa Birliği’ni "dünyadaki en rekabetçi ve dinamik, bilimsel temelli ekonomik bölge" haline dönüştürme amacını taşıyan Lizbon beyanatı eklendi.

ABD’yi "tek dünya gücü" yapma girişimi askeri bir felaketle sonuçlandı -ki ABD emperyalizminin bu felakete karşı verebildiği tek bir cevap var: başka ve hatta daha saldırgan askeri maceralara girişmek.

Avrupa burjuvazisi, kıtayı ABD’nin desteğiyle ekonomik olarak bütünleştirmenin bir şey, fakat ABD’ye karşı siyasi olarak bütünleştirmenin çok başka bir şey olduğu konusunda acı bir ders aldı.

Avrupa Birliği kargaşa içinde

Avrupa Birliği (AB) derin bir kriz içinde. Birleşme süreci, polis güçlerinin genişletilmesinden başka, her alanda ardı ardına başarısızlıklarla karşılaşıyor. Avrupa Anayasası, çeşitli Avrupa hükümetleri arasındaki farklılıklardan dolayı ve Fransız ve Hollandalı seçmenlerin yaygın muhalefeti karşısında başarısızlığa uğradı. Bugün, ortak dış politikanın izine bile rastlanmıyor. Askeri olarak, Avrupa’da atmosferi ABD’nin egemenliğindeki NATO belirliyor. Britanya görülebilir gelecekte, Avro bölgesine katılmayacak. Ve ortak maliye ve vergi politikalarının yokluğunda, Avronun güvenilirliği giderek azalıyor.

ABD, Avrupa içinde anlaşmazları kışkırtmak amacıyla Avrupa’daki güçlü konumunu kullandı. Bu durum, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Irak savaşı sırasında, kışkırtıcı biçimde "eski" ve "yeni" Avrupa arasındaki bölünmeden söz ettiği zaman açık bir biçimde gözler önüne serildi.

ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa’yla ilgili konularda arabulucu rolünü üstlenmişti. Şimdi artık böyle bir şey söz konusu değil ve bu da eski çözülmemiş sorunların bir kez daha ortaya çıkması anlamına geliyor: Avrupa’ya hangi ulus egemen olacak? Yeniden birleşmiş bir Almanya nasıl denetim altında tutulabilir? Britanya, Fransız-Alman ekseninin egemenliğini nasıl önleyebilir? Daha küçük üye devletler, daha büyük devletler karşısında çıkarlarını nasıl koruyabilirler? Polonya, kendisini Almanya ile Rusya arasında sıkışmış bir halde bulmaktan nasıl kurtarabilir?

Avrupalı hükümetler komşularını ihtiyatla izliyorlar ve hiçbiri bir diğerine karşı güven duymuyor.

Trotskiy, 1915’te şu satırları yazarken haklıydı: " Avrupa’nın, yukarıdan aşağıya, kapitalist hükümetler arasında anlaşmaya varılarak nispeten tam bir ekonomik birliğe ulaşması bir ütopyadır. Bu sorun kısmi uzlaşmaların ve yeterli olmayan önlemlerin ötesine geçemez. Bu yüzden, Avrupa’nın, hem üreticiler hem de tüketiciler ve bir bütün olarak kültürel gelişme için büyük bir avantaj yaratacak olanekonomik birleşmesi, Avrupa proletaryasının emperyalist korumacılığa ve onun silahı olan militarizme karşı mücadelesinde üstlenmesi gereken devrimci bir görev haline gelmiştir." [2]

Avrupa burjuvazisi Amerikan emperyalizmiyle karşı karşıya gelmeye cesaret edemiyor -ve buna Irak savaşına karşı açıkça konuşmuş olan Alman ve Fransız egemen sınıfları da dahildir.

Almanya’da, SPD ve Yeşiller, 2002 Bundestag (parlamento) seçimini, Irak savaşına karşı çıktıkları için kazandılar. Ancak bu partiler, Washington’un savaşı sürdürebilmek için Alman topraklarındaki üslerini herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın kullanmasına engel olmak yolunda -daha sonra Alman yüksek mahkemesince onaylandığı gibi, bu uygulamanın uluslararası hukuka aykırı olmasına rağmen- hiçbir şey yapmadılar.

Alman ve Fransız hükümetleri savaşa uluslararası hukuka duydukları saygı nedeniyle ya da büyük ölçüde savunmasız bir ülkenin bombalanması ve askeri işgal edilmesi konusunda kuşkuları olduğu için karşı çıkmadılar. Bu iki ülke yalnızca, Körfez bölgesindeki Amerikan saldırısı nedeniyle tehdit edildiğini düşündükleri, kendi ekonomik ve stratejik çıkarlarını düşünüyorlardı. Onlar, savaş başladıktan sonra, kayıtsız şartsız bir biçimde istilacıların askeri zaferinden yana tavır aldılar.

Almanya’da, milyonlarca insan savaşa karşı sokaklara çıkarken, Yeşillerin önderi ve zamanın dışişleri bakanı Joschka Fischer ile Şansölye Schröder’in baş danışmanı başkanı Frank-Walter Steinmeier (şimdi Almanya’nın yeni dışişleri bakanı), ABD hükümetiyle, perde arkasında halktan gizli olarak kapsamlı bir işbirliği yapma konusunda anlaşmaya vardılar. Kısa bir süre önce gün ışığına çıktığı gibi, Alman istihbaratı ABD’ye Saddam Hüseyin’i yakalama konusunda destek verdi ve Irak’ta saldırılacak hedefleri belirlemede ABD ordusuna yardımcı oldu.

Alman hükümeti, daha sonra, Guantánamo Körfezi’ne ve ABD’nin diğer yasadışı uygulamalarına yönelik her türlü eleştiriyi bastırırken, Alman yurttaşları CIA tarafından kaçırılıp ve işkenceye tabi tutulmasına da sessini çıkarmadı.

Amerikan emperyalizmince güç kullanılması konusundaki saldırgan iddiaları, Avrupalı hükümetleri bir ikilemin içine itti. Irak savaşının başlangıcında yazmış olduğumuz gibi, Avrupalı hükümetler, ABD’nin peşi sıra gitmiş olsalardı sonuçta yalnızca Amerika’nın uşakları haline geleceklerdi. Eğer ABD’ye karşı çıkmış olsalardı, Avrupa’yı bölme ve uzun vadede felaketli sonuçlara yol açacak olası bir askeri çatışma riskini üstlenmiş olacaklardı.

Bu ikilem, Almanya’da çok keskin bir biçim aldı. Irak savaşı konusunda yaşanan anlaşmazlık sırasında, Gerhard Schröder’in hükümeti büyük ölçüde Fransa ile Rusya’ya bel bağlayarak, Alman dış politikasının, her ikisi de kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmekte olan, Paris’e ya da Moskova’ya bağımlı hale gelebileceği yönündeki korkuları körükledi.

Daha sonra, bu yılın başında Rusya Ukrayna’ya olan doğal gaz sevkiyatını kesince, Alman dış politikasında yeni bir yöneliş benimsemesi gerektiği talebi daha yüksek sesle ifade edilir oldu. Almanya, Rusya’ya olan bağımlılığının bir sonucu olarak şantajla karşılaşabilirdi -bu korku egemen çevrelerce sıkça dile getirildi.

O zamandan bu yana, yeni Alman Şansölyesi, Hıristiyan Demokrat Angela Merkel, Alman dış politikasının eksenini giderek daha fazla Washington’a doğru kaydırmaya çalışıyor. Bir gazeteye göre, yeni dış politika hattı, "Amerika’ya daha yakın, Rusya ile daha gerçekçi, Çin’le daha rekabetçi" olmayı içeriyor.

Ancak şu ana kadar, bu yeni yönelim, diplomatik jestlerle sınırlı kaldı. Washington ile Berlin arasındaki gerginliklerin, üstesinden yalnızca diplomasiyle gelinemeyecek olan, daha derin nedenleri var.

Enerji çatışmaları

Dünyanın yeninden paylaşılması mücadelesinde hem Amerika ile Almanya hem de diğer Avrupalı güçler rakip olarak birbirlerinin önlerini kesiyorlar. Günümüzün karmaşık uluslararası ticari ilişkiler ağını tam olarak tahlil etmek kapsamlı bir incelemeyi gerektirecektir. Ben sözlerimi, uluslararası ilişkilerde gittikçe daha fazla tartışma odağı haline gelen bir sorunla sınırlandırmak istiyorum: uzun vadeli enerji tedarikini güvence altına almak.

Dünya çapındaki enerji tüketiminin büyük bölümü fosil yakıtlardan -petrol, doğal gaz ve kömürden- sağlanıyor. Bu kaynaklar sınırlı. Bu kaynakların büyüklüğüne ilişkin farklı bilimsel öngörüler söz konusu. Buna karşılık, bu kaynakların on yıllarla ölçülebilen bir süre içinde tükenecekleri yaygın olarak kabul ediliyor. Dünya talebinin 20 ile 60 yıl arasında değişen bir süre içinde varolan enerji kaynaklarını aşacağı kesin.

Çin’in artan enerji gereksinimi ve Irak savaşının sonuçları daha şimdiden fiyatlarda artışa yol açmış durumda; gelecekte yaşanacak çatışmalar kaçınılmaz olarak arz eksikliğine yol açacak ve bütün ulusal ekonomileri tehdit edecektir. Bu nedenle enerji kaynaklarına erişim dünyanın her köşesinde egemen seçkinler için bir ölüm kalım meselesi -ve askeri önlemlere başvurmaya hazır oldukları bir sorun- haline gelmiş durumda. Bu sorun Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesindeki dönemde kömür ve çelik rezervlerine erişimin oynamış olduğu rol kadar önemli bir rol oynamaktadır.

Almanya, özellikle darbelere açık bir durumda. Almanya nispeten randımansız linyit kömürü, aşırı derecede pahalıya mal olan taşkömürü ve sınırlı gaz yatakları dışında kendine ait hiçbir enerji rezervine sahip değil. Almanya enerji gereksiniminin dörtte üçünü yabancı kaynaklardan karşılıyor ve kullandığı petrolün yüzde 97’sini, doğalgazın yüzde 83’ünü ve taşkömürü gereksiniminin yüzde 60’ını ithal ediyor.

Bu üç enerji kaynağı, Alman linyit kömürü ile birlikte, Almanya’nın temel enerji tüketiminin yüzde 84’ünü oluşturuyor. Enerji ihtiyacının yalnızca yüzde 13’ü nükleer enerjiden (aynı zamanda bu reaktörlerde kullanılan yakıt da ithal ediliyor) ve yüzde 3’ü de yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanıyor.

Almanya’nın enerji ithalatının önemli bir bölümü Rusya’dan geliyor. Geçen yıl, Almanya, doğalgazının yüzde 43’ünü, petrolünün yüzde 34’ünü, taşkömürünün yüzde 16’sını Rusya’nın kaynaklarından sağladı.

Bu sorun her ne kadar, Alman egemen çevrelerinde giderek daha fazla kaygı konusu olsa da, bu bağımlılık, 2010 yılında tamamlanması öngörülen ve Rusya’yı doğrudan Almanya’ya bağlayacak olan Baltık Denizi boru hattı yapımının ardından artmaya devam edecek. Bu yeni boru hattının inşasına yol açan başlıca dürtü, Körfez bölgesini istikrarsızlaştırmış ve bölgeyi Amerikan egemenliğine sokmuş olan Irak savaşıydı. Körfez, yalnızca dünyanın en büyük petrol yataklarını içermiyor. İran, Rusya’nın ardından, dünyanın ikinci en büyük doğal gaz rezervlerine sahip olan ülke.

Rusya ile Ukrayna arasındaki doğal gaz anlaşmazlığı, Almanya’da, ülkenin enerji kaynaklarının daha fazla çeşitlendirilmesi gerektiği yönündeki taleplerin yüksek sesle dile getirilmesine yol açtı. Ama bunu söylemek, yapmaktan daha kolay. Nereye bakarsanız bakın -Orta Asya’ya, Ortadoğu’ya, kuzey ve orta Afrika’ya ya da Latin Amerika’ya- enerji kaynakları, büyük devletlerin daha şimdiden kendi etkilerini arttırmaya çalıştıkları kriz bölgelerinde bulunuyor. Enerji kaynaklarına erişimi güvence altına almak, giderek daha fazla bir siyasi ve askeri güç konusu haline geliyor.

Almanya’daki egemen sınıf, bu gelişmelerin bütünüyle bilincinde. Alman Ordusu için 1990’lı yıllarda hazırlanmış yolgösterici politik ilkeler, ordunun savunmacı bir konumdan çıkarılıp uluslararası bir vurucu güce dönüştürülmesini amaçlıyordu. Ordunun gelecekteki görevi, hem "dünya çapındaki siyasi, ekonomik ve askeri istikrarı desteklemek ve güvence altına almak" hem de "serbest dünya ticaretini ve stratejik hammaddelere erişimi korumak" olarak tanımlandı.

Böylelikle, Rusya-Ukrayna gaz anlaşmazlığında, hiç kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde, bütün büyük güçleri içerecek uluslararası çatışmaların gelmekte olduğuna tanık oluyoruz.

Notlar: 1. "GDR: the Working Class at the Crossroads", BSA merkez komitesi tarafından yayınlanan bildiri, 2 Haziran 1990,The End of the GDR’ın [DAC’nin Sonu] içinde, ss. 369-370. 2. Lev Trotskiy, "Barış Programı".

Devamı var

Aynı zamanda bakınız
Makalenin İngilizce orijinali
(13 Mart 2006)

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2017
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır