World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2007/okt2007/refe-o10.shtml

Türkiye: Cumhurbaşkanının halk oyuyla seçilmesi referanduma sunuluyor

Sinan İkinci
10 Ekim 2007
İngilizce’den çeviri (9 Ekim 2007)

Türkiye, İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) büyük bir üstünlük elde ettiği 22 Temmuz genel seçimlerinden tam üç ay sonra, 21 Ekim’de cumhurbaşkanının halk oyu ile seçilmesini öngören, ihtilaflı bir anayasa değişikliğiyle ilgili olarak halk oylamasına gidiyor. Sınır kapılarında oy verme işlemi başlamış durumda.

Anayasada yapılması önerilen değişiklik, iktidar partisi AKP’nin, genel seçimi erkene alma kararıyla birlikte, ordunun başını çektiği Kemalist kurumların Mayıs ayında, o tarihte Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini engellemeye yönelik girişimlerine karşı vermiş olduğu doğrudan bir tepkiydi.

Genel Kurmay, AKP’yi hedef alan ve bir İslamcının cumhurbaşkanı seçilmesine karşı çıkan bir dizi kitlesel gösteri ile birlikte, kendi internet sitesinde yayınladığı bir açıklamayla, üzeri çok az örtülü bir darbe tehdidinde bulundu. Bunun hemen sonrasında Anayasa Mahkemesi, gülünç bir karar alarak, cumhurbaşkanlığı seçimini durdurdu.

AKP’nin anayasa değişikliği paketi cumhurbaşkanının halk oylaması ile beş yıllık bir süre için seçilmesini ve aynı kişinin iki kez cumhurbaşkanı seçilebilmesini içeriyor. Değişiklik paketi milletvekilliği genel seçimlerinin süresini beş yıldan dört yıla indiriyor ve meclisin toplantı yeter sayısının, mecliste yapılacak seçimler dahil, meclisin bütün işlerinde, üye tam sayısının en az üçte biri olan, 184 olmasını öngörüyor. Anayasa Mahkemesi, CHP’nin (Cumhuriyet Halk Partisi) sistematik boykotunun ardından, cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunu toplantı yeter sayısı olan 367 milletvekilinin (meclisteki toplam sandalye sayısının üçte ikisi kadar milletvekilinin) oylamaya katılmadığı gerekçesiyle iptal etmişti.

Anayasa değişikliği aynı zamanda 11. cumhurbaşkanının halk oyu ile seçileceğini belirten geçici bir maddeyi de içeriyor. Ne var ki, 11. cumhurbaşkanı 28 Ağustos’ta AKP’li milletvekillerinin oylarıyla zaten seçilmiş durumda. AKP meclisteki en büyük parti olmasına karşın, üçte ikinin altında kalan bir çoğunluğa sahip. Faşist MHP, Kürt milliyetçisi DTP ve Kemalist-milliyetçi DSP gibi diğer muhalefet partileri, farklı gerekçelerle CHP’nin mecliste yapılacak oylamayı bir kez daha boykot etme ve seçimi tıkama girişimine katılmadılar. Bunun sonucunda Anayasa Mahkemesi tarafından talep edilen toplantı yeter sayısına bu kez ulaşılabildi.

AKP yönetimi, o tarihte Cumhurbaşkanı olan ve AKP’ye karşı yürüttüğü kampanyada fiilen ordunun yanında yer alan Ahmet Necdet Sezer’in, önerilen anayasa değişikliğini son çare olarak referanduma götürmesini bekliyordu. Sezer anayasa değişikliğini bir kez daha gözden geçirilmesi için meclise geri gönderdi, ancak AKP üzerinde hiçbir değişiklik yapmadan anayasa değişikliği paketini Anavatan Partisi’nin (ANAP) desteğiyle, meclisten bir kez daha geçirdi. İlk başta AKP’nin planı genel seçimlerle referandumu aynı günde yapmaktı. Bu amaçla AKP bu tür bir referandumu yapmak için gerekli olan 120 günlük süreyi 45 güne indiren bir yasa değişikliğini de meclisten geçirdi.

Anayasa değişiklik paketinin Türkiye’nin parlamenter sistemine uygun olmadığını ve istikrarsızlığa yol açabileceğini öne süren Sezer, kendisine tanınmış olan yasal gözden geçirme süresini sonuna kadar kullandı ve en sonunda anayasa değişikliğini referanduma götürdü ve aynı zamanda, referandum düzenleme süresini kısaltan değişikliği de bir kez daha görüşülmesi için meclise geri gönderdi. Bu, referandum ile genel seçimleri 22 Temmuzda bir arada düzenleme olasılığını fiilen ortadan kaldırdı. Erdoğan tarafından milletvekili aday listelerine alınmamış olan 150’den fazla küskün AKP’li milletvekilinin olması AKP yönetiminin tatile girmiş olan meclisi olağanüstü olarak toplamasını olanaksız hale getirdi.

AKP yönetimi böyle bir adım atmayı arzuluyordu, çünkü seçimlerden önce yapılan kamuoyu yoklamaları partilerinin açık bir zafer elde edeceğini gösteriyordu ve genel seçimleri bu referandumla aynı günde yapmak seçilme şanslarını daha da artıracaktı.

Soy liberallerin, sol-liberallerin ve kimi küçük burjuva radikal grupların da dahil olduğu birçokları için AKP, Kemalist düzenin otoriter geleneklerine karşı demokrasinin alanını genişletmek için - bu parti Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne tam üye yapma çizgisine bağlı kalmaya devam ettiği sürece - desteklenmeliydi. Aynı çevreler genel seçimler öncesinde aynı çürük perspektife dayanarak - açıkça ya da üstü kapalı bir biçimde - AKP’ye oy verilmesi çağrısı yaptılar.

Bunların bir bölümü bugünlerde cumhurbaşkanını halk oyuyla seçmenin Türkiye’ye daha fazla demokrasi getireceğinden söz ediyorlar. Gerçekte, mevcut yasalar altında cumhurbaşkanını doğrudan halk oyu ile seçmek daha demokratik değildir ve çok daha baskıcı ve anti-demokratik bir rejime yol açma potansiyeline sahiptir.

Fransa ve ABD gibi ülkelerin aksine, Türkiye anayasal demokrasiye dayalı bir başkanlık sistemi geleneğinden gelmemektedir. Cumhurbaşkanı her zaman halk oyuyla değil, meclis tarafından seçilmiştir. Başbakan geleneksel olarak seçilmiş hükümetin başıyken, cumhurbaşkanı - sözcüğün tam anlamıyla - "devletin başı" ve "anayasanın koruyucusu" olarak görülmektedir. Türkiye, cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılından 1945’e kadar süren dönemde bir tek parti devletiydi. Cumhurbaşkanı da, Stalinist rejimlerden farklı olmayan bir biçimde, bütün önemli politik konuları karara bağlayan ve her türlü muhalefeti acımasızca bastıran, yanılmaz "ulusal önder" konumundaydı.

Özellikle 1946’da çok partili sisteme geçilmesiyle birlikte, cumhurbaşkanlığı, devlet üzerindeki askeri vesayetin sivil temsilciliğini yapan bir makama dönüştü. Üçüncü askeri darbenin (1980) ardından cumhurbaşkanının yetkileri önemli ölçüde artırıldı. Cumhurbaşkanının kendi denetleme birimi var; gerek üst düzey memurları, yargıçları ve devlet başsavcılarını, gerekse de üniversite rektörlerini atama yetkisine sahip. Yasaları yeniden görüşülmesi için meclise geri gönderebiliyor ve meclisin geri gönderilen yasaları ikinci kez herhangi bir değişiklik yapmadan kabul etmesi durumunda bunları Anayasa Mahkemesi’ne götürebiliyor.

Ordu tarafından şekillendirilmiş olan 1982 Anayasası çerçevesinde ilk cumhurbaşkanı olan kişi, 1980 darbesinin lideri ve askeri cuntanın başı General Kenan Evren’den başkası değildi. Evren, 1989’un sonuna kadar cumhurbaşkanı olarak kaldı ve devlet bürokrasisi ile Anayasa Mahkemesi’nin "güvenilir" insanlardan oluşmasını güvence altına aldı. Halefi Turgut Özal İslamcı bir geçmişten geliyordu ancak darbenin hemen sonrasında ekonomi bakanlığı ve daha sonra 1989’da Evren’in yerine geçinceye kadar başbakanlık görevini yürütmüştü.

Özal, İMF tarafından dayatılan piyasa reformlarını uygulamaya koydu, Türk ekonomisini dünya pazarına açtı. Özal’ın uyguladığı politikalar İslami sermayenin yükselişine destek oldu ve bu aynı zamanda, o yıllarda sola ve Kürt milliyetçisi güçlere karşı dengeleyici bir ağırlık oluşturmak isteyen ordunun çıkarlarına bütünüyle denk düşüyordu.

Bununla birlikte, 1993 yılında Özal’ın Türk ordusu tarafından PKK’ya karşı yürütülmekte olan topyekün "özel savaşa" tam destek vermek konusunda isteksiz olduğu ve kimi iddialara göre Kürt milliyetçileriyle bir uzlaşmayı tercih ettiği ortaya çıktı. Ordu bu durumu kabul etmedi ve Özal aynı yıl şüpheli bir biçimde öldü.

Cumhurbaşkanlığı makamı bugüne kadar sıkı sıkıya Kemalist düzenin elinde oldu ve cumhurbaşkanları zaman zaman devlet ve ordu adına meclise karşı dengeleyici bir ağırlık oluşturdular. Cumhurbaşkanının doğrudan halk oyu ile seçilmesi, onun sahip olduğu siyasi ağırlığı muazzam derecede artıracaktır. Cumhurbaşkanı demokratik meşruiyete sahip olduğu ve siyasi partilerin egemenliğindeki meclise karşı "bütün ulusu" temsil ettiğini iddia edebilecektir. Hatırı sayılır miktarda yetkiyi elinde toplamış olan, seçilmiş bir cumhurbaşkanının seleflerine kıyasla çok daha güçlü olacağından kuşku duymamak gerekir.

Çok sayıda ve aşırı yetkilere sahip olan bir cumhurbaşkanının halk oyuyla seçilmesi bu makamı daha "demokratik" hale getirmeyecektir. Cumhurbaşkanı bir kez halk oyuyla seçildiğinde, halka karşı her türlü denetimden muaf olacaktır.

AKP hükümetinin Kemalist muhalifleri, bu partinin yönetimini, özellikle de Erdoğan’ı, bütünüyle AKP’nin acil taktik ihtiyaçlarına göre ve bir bütün olarak sistem için taşıyabileceği olası riskleri hesap etmeden, gelişigüzel yasal değişiklikler yapmakla eleştirdiler. Bu kesinlikle haklı bir eleştiridir. Ancak bu eleştiriyi yapanlar zincirleme tepkimeyi başlatan gücün -AKP hükümetine karşı yürütülen kampanyanın- ordunun kılavuzluğu altında hareket eden Kemalist düzenin kurumlarından geldiğini görmezden geldikleri için, aynı zamanda ikiyüzlü bir eleştiridir. Burjuvazinin hukukun üstünlüğüne bağlı kalma ilkesi, kriz koşullarında katıksız bir şarlatanlığa dönüşür. Türkiye’nin tarihi bu tür örneklerle doludur.

Sözde yeni "sivil bir anayasa" yapılmasına yönelik hazırlıklarla ilgili halihazırda sürüp gitmekte olan pespaye manevralar da yalnızca derin bir krizi ve ordu ile AKP arasında, son tahlilde Türkiye burjuvazisi içinde yaşanan iktidar mücadelesini yansıtmaktadır.

Şu anda hiç kimse yaklaşmakta olan referandumun olası yasal ve siyasi sonuçlarından tam olarak emin olamıyor. Bugüne kadar çok az sayıda yorumcu konuyu ele aldı ve bunların tutumu esas olarak büyük bir belirsizliğin doğabileceğine dair endişelerini seslendirmekle sınırlı oldu.

Turkish Daily News’ten Mustafa Oğuz 25 Eylül’de şu anki cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kaderinin ne olacağına ilişkin tartışmaları şöyle özetledi: "Laik çevreler paketin halk tarafından onaylanması durumunda Gül’ün görev süresinin sona ereceğini öne sürerlerken, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Gül’ün cumhurbaşkanlığının bundan etkilenmeyeceğini iddia ediyorlar."

Anayasa değişikliğinin 11. cumhurbaşkanının yapılacak halk oylaması ile seçileceğini belirten geçici maddesi durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Referandumun Gül’ün görev süresini etkileyip etkilemeyeceği, yani mevcut anayasaya göre yeniden seçilme şansı olmadan yedi yıl süreyle cumhurbaşkanı mı olacağı, yoksa referandumda önerildiği gibi beş yıl süreyle, ikinci kez seçilme şansına sahip bir cumhurbaşkanı olarak mı görev yapacağı oldukça tartışmalı. YSK [Yüksek Seçim Kurulu] bu konudaki kararını referandum sonuçları eline geçtikten sonra vereceğini açıkladı.

AKP, 4 Ekim’de meclise anayasa değişiklik paketinden 11. cumhurbaşkanına yapılan göndermeyi çıkaran bir değişiklik önerisi götürdü. Ne var ki, seçim süreci zaten başlamış olduğundan, bu değişiklik daha başka karışıklıklara yol açabilir.

Ordu, bir yandan seçilmiş olan hükümete ve bizzat generaller tarafından şekillendirilmiş olan bir anayasaya uygun olarak seçilmiş cumhurbaşkanına karşı duyduğu, pek de gizli olmayan düşmanlığını her fırsatta ifade ederken, AKP’nin referandum konusunda bir seferberlik başlatmakta, böyle bir seferberlik "onların" cumhurbaşkanının meşruluğunu ve gücünü bariz bir biçimde artıracak olmasına karşın, herhangi bir çıkarı bulunmuyor.

İngilizce yayın yapan Türk gazetesi The New Anatolian şöyle yazdı: "Siyasi yorumcular AK Parti’nin aslında bu referandumun kendilerini uğraştıracak yeni bir çekişmenin kıvılcımı olabileceğine inandıklarını öne sürüyorlar. Parti, Abdullah Gül’ü 11. Cumhurbaşkanı seçerek amacına zaten ulaşmış durumda ve tartışmalı Anayasa taslağı üzerinde çalışmaya başlamışken yeni bir tartışma cephesinin açılmasını istemiyor."

AKP’nin kitlesel bir seferberlikten uzak durmak için iyi nedenleri var. İktidar partisi piyasa reformları ve uluslararası sermayenin talepleri doğrultusunda emekçi halkın aleyhine sosyal harcamaların tırpanlanması sürecini hızlandıracaklarını daha şimdiden açıkça ortaya koymuş durumda. Aynı zamanda yeni adalet ve içişleri bakanları, ordunun talep ettiği gibi, "Türklüğü aşağılamayı" cezalandıran 301. Maddede -muhalif düşünceleri bastırmak için en çok kullanılan kanun maddesi- herhangi bir değişiklik yapmaya yanaşmayacaklarını ifade ettiler.

Bu arka plan, düzenlenen referandumun herhangi bir demokratik veya ilerici içerik taşımadığı göstermektedir ve seçmenler tarafından reddedilmelidir. Demokrasi mücadelesi ne Kemalistlerin ne de İslamcıların ve onların liberal dalkavuklarının ellerine bırakılamaz. İşçi sınıfının bağımsız hareketine önderlik edebilmek için uluslararası sosyalist bir programı temel alan yeni bir partinin inşa edilmesi gerekiyor.



Telif Hakkı 1998-2007, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır