World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2008/apr2008/turk-a25.shtml

Almanya: Türk başbakanı politikacıların ve medyanın öfkesine hedef oldu

Peter Schwarz
25 Nisan 2008
İngilizce’den çeviri (19 Şubat 2008)

Türk başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya’ya yaptığı son ziyaret, bir siyasi hoşgörüsüzlük ve açık yabancı düşmanlığı ile karşılandı.

Erdoğan, geçen hafta yapılan, Türkiye’nin Avrupa ve Ortadoğu için taşıdığı stratejik önemin altını çizdiği ve Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği için destek sağlamaya çalıştığı Münih güvenlik konferansının açılış konuşmasını yaptı. Erdoğan aynı zamanda bir yangında dokuz Türk göçmenin öldüğü Ludwigshafen’ı ziyaret etti ve Köln’de 20.000 Türk göçmenin katıldığı bir toplantıda konuşma yaptı.

Erdoğan, bizim siyasi düşüncelerini reddettiğimiz, İslamcı kökten gelen, muhafazakâr bir burjuva politikacısı. Bununla birlikte, olayların normal akışı içinde, büyük bir göçmen nüfusunun bulunduğu -Almanya’da, dörtte üçü bir Türk pasaportu taşıyan (Almanya onlara çifte vatandaşlık vermeyi reddediyor) yaklaşık olarak 2,5 milyon Türk kökenli insan yaşıyor- bir ülkenin temsilcisinin Almanya’yı ziyaret etmesinde herhangi bir olağanüstülük bulunmuyor. Dolayısıyla, Türk hükümetinin başında yer alan kişinin kendi yurttaşlarını ziyaret etmesi ve onların sorunlarıyla ilgileniyor olması olağan bir durum.

Bu konuda Alman hükümeti Erdoğan’dan çok daha ileriye gidiyor-kendisini hâlâ on sekizinci yüzyılda Rusya ve Romanya’ya göç etmiş olan Almanların çıkarlarının temsilcisi olarak addediyor. Rusya’yı ziyaret edip de, Rusya’da yaşayan Almanların bir delegasyonuyla görüşmeyen bir Alman devlet ya da hükümet başkanı pek yoktur. Bugüne kadar bu insanların soyundan gelenler hâlâ, herhangi bir zamanda bir Alman pasaportu alabilecek ve Almanya’ya geri dönebilecek olan Almanlar olarak görülmektedirler.

Ancak Almanya’da yaşayan Türk kökenli insanlar söz konusu olduğunda farklı bir kıstas geçerli oluyor. Türk hükümeti liderinin ziyareti hem Hıristiyan Demokratik hem de Sosyal Demokrat politikacıların, ikiyüzlülük ve dar kafalı milliyetçilik eşliğinde eşi görülmemiş bir öfke fırtınası koparmasına neden oldu.

Bavyera Hıristiyan Sosyal Birliği’nin (CSU) önderi Erwin Huber, Erdoğan’ı "Alman toprağı üzerinde Türk milliyetçiliği vaaz etmekle" suçladı ve Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerinin iptal edilmesini talep etti. Bavyera Başbakanı Günther Beckstein (CSU), Türk hükümetinin gettolaşmaya yönelik eğilimleri desteklediğini öne sürerek, kullanılan "milliyetçi ve nahoş tondan" söz etti. Beckstein, "Bu, Türk hükümetiyle çok açık ve ciddi bir biçimde konuşmamız gereken bir şey," dedi.

CDU/CSU ortak meclis grubu başkan yardımcısı Wolfgang Bosbach (Hıristiyan Demokratik Birlik, CDU), Erdoğan’ı, Almanya’nın iç politikasına karışmakla suçladı. Bosbach basına yaptığı açıklamada, "Almanya’da barış içinde bir arada yaşamayı sağlamak Alman siyasetinin sorumluluğundadır. Türk hükümeti, Almanya’nın içinde, iç politika yapmaya çalışmamalıdır," dedi. Şansölye Merkel (CDU), Erdoğan’ın yanlış bir entegrasyon anlayışına sahip olduğunu söyleyerek, biraz daha ölçülü bir tutum aldı. "İşte bu nedenle, henüz bu tartışmanın sonuna ulaşmamış olduğumuzu düşünüyorum," dedi.

Erdoğan, Almanya’da Türk ilkokulları ve liseleri açmayı ve aynı zamanda Almanya’ya Türk öğretmenler göndermeyi önerdi. Köln’de yaptığı konuşmada entegrasyon ile asimilasyon arasına keskin bir ayrım çizgisi çekti. Kendi Türk yurttaşlarına Almanca öğrenmeleri ve kendilerini Alman toplumuna entegre etmeleri çağrısı yaptı, ancak asimilasyona karşı uyardı. Erdoğan’a göre bu sonuncusu, sözcüğün tam anlamıyla bir "insanlık suçu" oluşturuyordu.

Erdoğan bu sözleriyle Alman siyaset dünyasının bam teline dokunmuş oldu. Erdoğan’ın formülasyonu abartılı olabilir, ancak geçtiğimiz yıllarda, Almanya’da yaşayan yabancılarla ilgili siyasi tartışmaları izlemiş olan hiç kimsenin, bunu yanlış anlaması mümkün değildir.

Asimilasyon ve "tanımlayıcı bir Alman kültürü"

Tam asimilasyon -yani bir insanın kendi kültürünü, dilini ve milliyetini terk etmesi- talebi, bu tartışmayı boydan boya kesmektedir. CSU’nun parti programının bir parçası olarak kabul ettiği tüyler ürpertici "tanımlayıcı bir Alman kültürü" talebinin; dokuz yıl önce Hesse eyalet seçimlerini kazanmak için Ronald Koch (CDU) tarafından kullanılan, Türk göçmenlere çifte vatandaşlık verilmesine karşı yürütülen kampanyanın; Almanya’da kimi Länderlerin (eyaletlerin) Alman vatandaşlığını kazanabilmek için bir koşul haline getirdikleri külfetli yurttaşlığa kabul sınavlarının ve aile üyelerinin akrabalarıyla ancak Alman dilini yeterince bildiklerini göstermeleri durumunda birleşmelerine izin veren Göç Yasası’nın ardında yatan budur.

"Asimilasyon" teriminin kullanılması, altı yıl öncesinde bir tanımlayıcı Alman kültürü üzerine yapılan tartışmanın en üst noktasında, asimilasyonun en iyi entegrasyon biçimi olduğunu açıklayan eski SPD [Alman Sosyal Demokrat Partisi-ç.n.] İçişleri Bakanı Otto Schily’e kadar uzanmaktadır. Schily, asimilasyonla, "yerel koşullara" belirli bir uyum sağlamayı ve bunlara uyarlanmayı kastediyordu.

O zamandan bu yana, politikacılar bu kışkırtıcı terimden kaçınmayı öğrendiler ancak içerikte hiçbir şey değişmedi. Şansölye Merkel, Erdoğan’ın katıldığı halka açık toplantılara cevaben, entegrasyonun bir ülkedeki yaşam tarzıyla ilişki kurmak onun alışkanlıklarını kabul etmek anlamına geldiğini vurguladı.

En basit ifadesiyle, bu son derece tek yanlı ve demokratik olmaya bir entegrasyon anlayışıdır. Dostça bir arada yaşayabilmek için entegrasyon her şeyden önce eşit haklara sahip olmayı öngörür. Bir tarafı kendi dilini ve kültürünü bırakmaya ve kendini "tanımlayıcı bir kültüre" tabi kılmaya zorlamak, entegrasyonu olanaksız hale getirir. Gettoların oluşmasına yol açan şey kültürel çeşitlilik değil, kültürel ve ekonomik ayrımcılıktır. Eğitim olanakları yetersiz olan, düşük ücretli işlerde çalışan ve işten ilk çıkarılacak olanlar grubunu oluşturan Türk göçmenler, bundan özellikle etkilenmektedirler.

Göçmenlerin içinde bulundukları durumdan sorumlu oldukları, çünkü Almanca’yı öğrenmeyi reddettiklerine dair tekrar tekrar gündeme getirilen suçlama tam anlamıyla bir yalandır ve sebeple sonucu birbirine karıştırmaktadır. Almanya’ya Türk göçü ilk olarak 1960’larda ve 1970’lerde başlamış olmasına karşın, hâlâ çok az sayıda uygun nitelikte dil kursu bulunmaktadır. Bu tür kurslar düzenlendiğinde, aktif bir talep çıkmaktadır. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, geçtiğimiz üç buçuk süresince, Almanca dil eğitimini de içeren entegrasyon kurslarına 500.000 yasal göçmenden yaklaşık 350.000’i katıldı.

Okullarda ve anaokullarında, daha sonra selektif Alman eğitim sistemi içinde fırsat yetersizliğinin getirdiği sıkıntılarla yüz yüze gelecek olan ailelerin çocuklarını desteklemek için gerekli olan kalifiye öğretmenlerin sayısı yetersizdir. Alman öğrenciler için de Türkçe öğrenmek aynı derecede güçtür ve çok sayıda Türk göçmenin olduğu göz önünde bulundurulduğunda böyle bir uygulama son derece mantıklı olacaktır ve entegrasyonu güçlendirecektir. Şu ana kadar yalnızca birkaç okulda öğrencilere bir yabancı dil olarak Türkçe öğrenme fırsatı sunulmaktadır.

Bu koşullar altında Erdoğan’ın Almanya’ya Türk öğretmenler gönderme önerisi bir ölçüde anlam ifade etmektedir. Dersleri Türkçe yapmanın entegrasyonu engelleyeceği suçlaması saçmadır. Eğitimcilerin çoğu evde konuşulan dili hem sözel hem de yazılı olarak iyice öğrenmenin bir başka dili öğrenirken avantaj sağladığına inanmaktadır. Türk ailelerinden birçok genç ne bir dili ne de ötekini yeterince konuşamama sorunu yaşamakta ve eğitim ve iş fırsatlarını olumsuz yönde etkileyen bir tür argo konuşmaktadır.

Alman politikacılar bu sorunla ilgili olarak da bir çifte standart uyguluyorlar. Onlar bir yandan Erdoğan’ın önerilerine öfke dolu çığlıklar atarak tepki gösterirlerken, diğer yandan hükümet yurtdışında çok sayıda Almanca dil okulu işletiyor. Şu anda bir tanesi İstanbul’da olmak üzere, bu türden 117 eğitim kurumu mevcuttur-aynı zamanda İstanbul’da bulunan bir başka Alman-Türk okulu da öğrencilerine Abitur(bir Alman üniversitesine girebilmek için gerekli olan lise diploması) alma olanağı sağlıyor. Sayıları 1.700’ü bulan Alman öğretmen, Alman hükümeti adına yurtdışında çalışmakta ve dışişleri bakanlığının kültür bütçesinin yarısı Alman dilinin özendirilmesine harcanmaktadır. Diğer yandan, Almanya’da, aynı zamanda Alman öğrencilerin de öğrenim gördüğü İngilizce ve Fransızca eğitim veren liseler bulunmaktadır. Bazı üniversitelerde, küreselleşme çağında İngilizce’nin bir ikinci eğitim dili olarak işlev gördüğü genel olarak kabul edilmektedir.

Söyleşi programı sunucusu Anne Will

Bütün bu olanlar Anne Will tarafından, sunuculuğunu yaptığı söyleşi programında başlatıldı. Yıllardır siyaset ve gazetecilik dünyasının önde gelen isimlerini davet eden bu program -zaman zaman katışıksız ajitasyona çanak tutarak- medyada yeni bir seviyesizlik rekoru kırdı.

Son program şu başlığı taşıyordu: "Yas, suçlama, güvensizlik-histeri ve gerçek arasındaki Ludwigshafen." Tartışılan konu 2 Şubat’ta dokuz Türk yurttaşının yaşamlarına mal olan yangın trajedisine verilen tepkiydi.

İlk açıklama bir görgü tanığından, itfaiyenin olay yerine çok çabuk geldiğini ve yangında mahsur kalanları kurtarmak için elinden gelen her şeyi yaptığını doğrulayan ambulans doktoru Albrecht Reineke’den geldi. Reineke, bu nedenle itfaiyeye karşı dile getirilen şüphelerin ve eleştirilerin temelsiz olduğunu söyledi.

Program konukları, bu tür şüphelerin ortaya çıkmasına yol açan hararetli duyguların nedenlerini tahlil etme zahmetine girmediler. Şurası çok açıktı ki, yıllarca yabancı karşıtı duyguları körüklemiş olan politikacıların yerine eleştirilerin odağına oturtulanlar itfaiyeciler olmuştu. Ludwigshafen’daki yangının kundaklama sonucu ortaya çıktığı düşüncesi, her şeyden önce, kısa bir süre önce "suç işlemeye yatkın yabancılara" karşı pervasızca ajitasyon yürüterek, bir entelektüel fesatçı rolü oynayan Ronald Koch (CDU) tarafından başı çekilen Hesse eyalet seçim kampanyasınca beslendi.

Anne Will olaya bu bağlamda yaklaşmak yerine, Türkler arasında "Almanlara karşı filizlenmekte olan düşmanlık"la ilgili kızgınlığını dile getirdi. Program, gazeteci Henryk M. Broder ve İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble’nin konuk olarak katılmalarıyla, bu entelektüel fesatçılar grubunun saflarında önde gelen bir yere sahip olan iki kişiye söz hakkı vermiş oldu ve programda bunların, büyük ölçüde herhangi bir itirazla karşılaşmadan konuşmalarına izin verildi.

Broder, İslam’a karşı attığı sinik ve pervasız nutuklar aracılığıyla kendisine, bir siyasi provokatör olarak belirli bir ün sağlamış biri. Dünyanın "bir intiharcı İslamcı fundamentalizm dalgası" tarafından tehdit edildiğini zannediyor ve Avrupa’yı İslamcılıkla ilgili olarak alttan alma politikası izlemekle suçluyor. Broder, hem Irak savaşına hem de Bush yönetiminin İran’a karşı yönelttiği savaş tehditlerine destek verdi. İsrail’in politikalarını eleştirenleri, özellikle de bu eleştiriyi yapanlar solda yer alan insanlarsa, devamlı olarak anti-Semitizmle suçlar. Onun siyasi muhaliflerine yönelttiği aşağılayıcı ve hakaretler içeren saldırıları birkaç kez dava konusu oldu.

Anne Will, Türk göçmenlerin "Almanlara karşı" duydukları iddia edilen düşmanlıkla ilgili öfke kusması için, işte böyle bir kişiye bir platform sağladı. Broder, "Göçün tarihinde ilk kez, daha önce var olmayan bir olgu ile -yani göçmenlerin bir bölümünün, gelip içine yerleştikleri toplumu hor görmeleriyle- karşı karşıya kalıyoruz," diyerek, kendisinden bekleneni tam olarak yerine getirdi. "Yüzlerine tükürüldükten sonra, insanların hayatını kurtaran itfaiyecileri aşağılamaya hazır oluşun nedeni" buydu. Broder, Erdoğan’ın Köln’de katıldığı halka açık toplantıyı "kepazelik" ve "tatsız bir durum" olarak adlandırdı.

İçişleri Bakanı Schäuble, yanlış duyguları körükleyen "sorumsuz" Türk gazetecilerine karşı duyduğu kızgınlığı ifade etti, ancak bunun dışında daha gönül alıcı bir görünüm sergiledi. Yeşiller Partisi’nin Hesse eyalet örgütünün önderi Tarık El-Vezir’in, Schäuble’in parti arkadaşı Koch’un seçim kampanyasına yaptığı göndermeyi geçiştirdi ve onun yerine felâketin insanları nasıl yeniden bir araya getireceğiyle ilgili atıp tuttu. El-Vezir de konunun üzerine gitmedi.

Sınırların, göçü bütünüyle olanaksız hale getirecek biçimde mühürlenmiş olmasının temel sorumluluğu, içişleri bakanı olarak Schäuble’in omuzlarındadır. Önde gelen CDU’lu bir politikacı olarak Schäuble’in sözleri sürekli olarak yabancı karşıtı ifadeler içeriyor.

Örneğin, iki yıl önce basınla yaptığı bir söyleşide Schäuble Almanya’nın yaşam koşullarını kabul etmeyen göçmenlerin ülkeyi terk etmelerini istedi ve işsiz, genç Türk göçmenler için devletin herhangi bir sorumluluk üstlenmesine karşı çıktı. Hesse’de dayatılan kısıtlayıcı göçmenlik sınavlarına açıkça destek verdi. Sürekli olarak göçmenlerin Almanca öğrenmeleri gerektiğini talep ediyor olması onu, yabancıların ve göçmenlerin entegrasyonu ve dil kursları için ayrılan bütçeden 69 milyon avro kesinti yaparak, bu fonları federal polisin bütçesine aktarmaktan alıkoymadı.

Yönetici seçkinin bu kesimlerinin Türk göçmenlere karşı sergiledikleri kibir dolu küstahlık Alman tarihinin en karanlık dönemlerini hatırlatıyor. Bu kesimler, temel demokratik ilkelerden ne kadar yoksun olduklarını, ürkütücü bir biçimde gözler önüne seriyorlar. Bununla birlikte, bütün bunların nedeni geçmişten çok bugünde yatıyor.

Geçtiğimiz yıllarda izlenen resmi politikalar ve özellikle Gündem 2010 sosyal güvenlik "reformları", dramatik bir toplumsal kutuplaşmaya yol açtı. En tepede yer alan ince bir tabaka lüks içinde yüzerken, halkın geniş kesimleri hayatta kalmalarına ancak yetecek miktardaki düşük ücretlere ya da sosyal güvenlik yardımlarına katlanıyorlar. Özellikle göçmenler yoksulluk ve işsizlikten ağır bir biçimde etkileniyorlar. Yabancılara karşı halihazırda yürütülmekte olan cadı avı, Alman ve göçmen işçileri birleştiren daha geniş bir toplumsal hareket ortaya çıkmadan önce, onları yalıtmaya ve günah keçileri haline getirmeye çalışıyor.



Telif Hakkı 1998-2007, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır