World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Avrupa Birliği

Yazıcıya hazırla

Almanya seçimleri ve diktatörlük tehdidi

Ulrich Rippert
22 Ağustos 2013
İngilizce’den çeviri (12 Ağustos 2013)

Almanya’da yayımlana haftalık Der Spiegel dergisi, Almanya’daki “uyuşuk seçim” hakkında şikayette bulunuyor ve politikacıları, “popüler olmayan kararlar” alma cesareti göstermeye çağırıyor. Der Spiegel’ın yazarları, “Uyumlu Cumhuriyet” başlığı altında, kendilerini Alman yurttaşlarının “reform isteksizliği”ne uyarlamış olan partilerin ve politikacıların “siyasi korkaklığı”nı eleştiriyor.

Dergi, okurlara “seçkinlerin başarısızlığı” hakkında ders veren 84 yaşındaki felsefeci Jürgen Habermas’tan alıntı yapıyor. Habermas, “’Popüler olmayan’ gerçekte ne demek?” sorusunu ortaya atıyor. O, kendi sorusuna yanıt verirken, seçmenlerin gerekli ve makul siyasi çözümleri desteklemesinin beklenmesi gerektiğini iddia ediyor. O, hükümetin bütün diğer Avrupa ülkelerinden acı verici kemer sıkma önlemleri talep etmesinin kabul edilemez olduğunu savunmakta ama böylesi önlemlerin Almanya’da uygulanması olasılığı karşısında eğilmektedir.

Habermas’a göre, “iktidarı oportünist biçimde koruma” uygulaması, Almanya’nın Avrupa’daki kendi önderlik sorumlulukları karşısında körleşmesiyle sonuçlanmaktadır. Her ne kadar Avrupa acil bir durumda olsa da, Almanya, toplumsal kriz volkanının üzerinde dans etmek yerine pinekliyor.

Der Spiegel, Berlin’deki hükümetin, yalnızca başkaları için sosyal kesintiler söz konusu olduğunda güçlü ve boyun eğmez olduğunu yazıyor. O, güney Avrupa ülkelerinin, birçok ülkede “çarpıcı toplumsal ve siyasal çalkantılar”a yol açmış olan kemer sıkma önlemlerine boyun eğmesini beklemektedir. Bunlar, “emeklilik maaşlarında yüzde 30’a varan indirimleri, sosyal yardımlarda ve sağlıkta sert kesintileri, kamu sektöründe toplu işten çıkartmaları” kapsıyor. Yazarlar, böylesi önlemlerin gerekli olduğuna inanmakla birlikte, “bizzat Almanya, söz konusu önlemlerden en azından bir kesimini uygulamaya hazır olsaydı, bu çetin sosyal politikaları güneylilere daha makul biçimde dayatırdı” düşüncesini ileri sürüyorlar.

Başka sözcüklerle ifade edersek, onlara göre, bir sonraki hükümetin, Avrupa’daki toplumsal karşı-devrimi yoğunlaştırması; onu aynı zamanda Almanya’da da ilerletmesi gerekiyor. O, bunu yaparken, ne seçmenlerin kararlarından korkmalı ne de halkın protestoların ve muhalefeti karşısında sinmelidir.

Bu, otoriter egemenlik biçimleri ve diktatörce önlemler yönünde bir çağrıdır.

Der Spiegel’in yazı işlerinin görüşü, böylesi bir yolu tutmaya en yakın siyasi yapının Sosyal Demokrat Parti (SPD) olduğu yolunda. Gerhard Schröder başkanlığındaki SPD-Yeşiller koalisyonu, halkın “Gündem 2010 politikalarının toplumsal zorlukları”nı kabul edeceğini ummuş ve halktan gelen basınca teslim olmamıştı.

Der Spiegel’in yazarları, “Schröder döneminde SPD’nin parlamento grubunun başkanı olan [Franz] Münterfering yoldaş” hakkında yazarken mutluluktan havaya uçuyorlar. Müntefering’in “[şimdiki başbakan Angela] Merkel’in –ne o zamanlar ne de şimdi- asla cesaret etmediği şeye kalkıştığı. Bunun, demokratik yollarla seçilmiş hemen hiç bir siyasetçinin cüret etmediği bir şey olduğu” anlatılıyor. O, çoğunluğun kafasını karıştırmış ve ülkeyi “geleceğe uygun” hale getiren reformların başını çekmiş.

Makale, Müntefering’in, demokrasi iyi “ama yazık ki yasama dönemlerine çok fazla bağlı” biçimindeki açıklamasını, onaylayarak yineliyor. Başka sözcüklerle ifade edersek, demokrasilerin dönem dönem seçimleri gerektiriyor olması ve hükümetlerin oyla değiştirilebilmesi talihsiz bir olgudur. Müntefering’in bu akıl yürütme çizgisi izlenirse, bu “demokrasi eksikliği”nin en basit çözümü, seçim yükünden bütünüyle kurtulmak ya da seçimleri, artık gerçekte lehine oy verecek birşeyin olmayacağı şekilde sahnelemektir.

Der Spiegel’in editörleri, bu gerici ve demokrasi karşıtı konumlarını haklı göstermek için siyaset bilimci Herfried Münkler’in yardımına başvuruyorlar. Münkler, Berlin’deki Humboldt Üniversitesi’ndeki Toplum Bilimleri Enstitüsü’nde siyaset kuramı dersi veren kadrolu bir profesördür. O, daha önce, otoriter regemenlik biçimlerinin yararları ve “Bonapartist çözümlere olan gereksinim” hakkında yazılar yazmıştı.

Münkler, Der Spiegel’de, “gelecek uğruna risk almaya [yani toplumsal protestolar ve seçim yenilgileri yaşamaya] gönüllü bir grup önde gelen politikacının olması gerekiyor.” diyerek, bu yönde bir talepte bulunuyor. O, bunun olmamasına ve uzun vadeli düşünme becerisine sahip hemen hiç bir politikacının yokluğuna üzülüyor. Münkler, “yalnızca hoşlanılmayan önlemleri başlatma konusunda cesaret” boşluğu değil; aynı zamanda stratejik düşünmeyle uğraşmada da bir isteksizlik olduğunu söylüyor. Ödüller, “stratejik değil ama ahlaki açıdan düşünenler”e gidiyor ve bu, topluma “uzun vadede ciddi zararlara” yol açacaktır.

Münkler, önerilerine ilişkin ayrıntılı bir çerçeve sunmuyor ama tavsiyeleri ortada: Harz IV sosyal yardımlarıyla yaşayan milyonlarca insanın sistematik yoksullaşması ahlaki açıdan kınanması gereken bir şey olabilir. Bununla birlikte, egemen mali aristokrasinin çıkarlarını korumak için, acımasız bir kemer sıkma yönelimi, bankaları kurtarmak için 700 milyar avronun hibe edilmesinde olduğu gibi, “stratejik bakımdan” kaçınılmaz ve gereklidir.

SPD’nin destekleyicilerinden olan Münkler, üç yıl önce, “demokrasi ile diktatörlük arasındaki ilişkiye yeni, çekincesiz bir yaklaşım” çağrısı yapan, “Topal Ördek Demokrasisi” başlıklı bir deneme yayımlamıştı.

Totaliter egemenlik biçimlerinin gerekirliği, doğrudan doğruya toplumsal krizin derinleşmesi ile bağlantılıdır. Merkel hükümetinin saldırgan kemer sıkma yönelimi, güney Avrupa ülkelerini yıkıcı bir toplumsal krize sürüklemiş durumda. Bu, toplumsal krizin, bütün tersine iddialara rağmen, şimdiden oldukça ilerlemiş olduğu Almanya’ya geri tepmiştir. Almanya’daki toplumsal bölünme, diğer Avrupa ülkelerinin çoğundan daha ileridedir.

Toplam çalışanların yaklaşık dörtte biri ya da 8 milyon insan, düşük ücretli işlerde çalışmaktadır. Bunların yarısını oluşturan 4,1 milyon kişi, saatte 7 avrodan az kazanmaktadır. Fabrikalarda ve bürolarda, sürekli bir ücret kesintisi uygulanmaktadır. İş ve işçi bulma kurumları tarafından yıllardır sömürülen geçici işçilere ek olarak, sosyal güvenlikten yoksun şekilde parça başı çalıştırılmak üzere istihdam edilen “sözleşmeli işçiler” ordusu büyüyor. 4,5 milyon insan, tamahkar Hartz IV sosyal yardımlarına (aylık 374 avro artı kira ve ısınma masrafları) bağlı şekilde yaşıyor.

Toplumun diğer ucundaki servet ise artmaya devam ediyor. Ayrıcalıklı bir tabakanın lüksü sınır tanımıyor. Almanya’da yaşayan milyonerlerin sayısı, ilk kez bir milyonu aştı. Almanya’da yayımlanan Tageszeitung, “Tam olarak 1 milyon 15 bin milyoner var ve bu, geçtiğimiz yıl içinde yüzde 6,7’lik bir artış” anlamına geliyor diye yazıyor ve ekliyor: “Milyonerlerin serveti, sayılarından daha hızlı bir şekilde artıyor. Onların varlıkları, yüzde 7,7 artarak, 3,4 trilyon ABD Doları’ından 3,7 trilyon ABD Doları’na ulaşmış durumda.”

Başka sözcüklerle ifade edersek, milyonlarca aile için yıkıcı sonuçlara yol açan sosyal saldırılar, toplumsal serveti zenginlerin ve süper zenginlerin ceplerine aktarmada kullanılmaktadır.

Egemen sınıfın siyaset dünyasındaki sözcüleri, medya ve üniversiteler, bu toplumsal karşı-devrim politikasına yönelik artan muhalefetten dolayı, otoriter yapılar ve yönetim biçimleri talep ediyorlar. ABD Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın (NSA) muhbiri ve eski çalışanı Edward Snowden, halkın -Almanya’da dahil- ne ölçüde izlendiğini açığa çıkarttı. Demokratik bir görünüm arkasında, bir polis devletinin inşası şimdiden oldukça ilerlemiş durumda.

Ana akım partiler, bu gelişmeyi destekliyorlar. Onlar, artan toplumsal kriz karşısında kenetleniyorlar. Başbakan Merkel gerici kemer sıkma programını savunurken, SPD, hükümetle bütün önemli konularda anlaşmış olduğunu vurgulamak için, onun eski maliye bakanı Peter Steinbrück’ü başbakan adayı olarak belirledi. Yeşiller SPD ile bir koalisyon peşinde ama Merkel’in Hristiyan Demokratik Birlik’i (CDU) ile koalisyona da hazırlar. Sol Parti SPD’ye ve Yeşiller’e desteğini sunuyor ve bütün sahte sol gruplar tarafından destekleniyor.

Bütün burjuva partilerin, sağcı Hristiyan Sosyal Birlik’ten (CSU) Sol Parti’nin sol kanadına kadar yayılmış olan bu “büyük koalisyon”una yalnızca bir parti karşı çıkmaktadır: Sosyalist Eşitlik Partisi (PSG).

PSG, işçi sınıfını enternasyonalist sosyalist bir program temelinde harekete geçirmeye çalışmakta ve egemen sınıfın -aynı 1930’larda olduğu gibi- kendi kar sistemini diktatörlüğe ve faşizme başvurarak korumaktan çekinmeyeceği uyarısında bulunmaktadır.

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2017
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır