World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2013/feb2013/euro-f13.shtml

Avrupa’daki sınıfsal gerilimler kırılma noktasında

Peter Schwarz
13 Şubat 2013
İngilizce’den çeviri (11 Şubat 2013)

Avrupa’daki sınıfsal gerilimler hızla artıyor. Egemen sınıf, uluslararası mali krizin bütün yükünü işçi sınıfına dayatana kadar rahat etmeyecektir. Onun amacı savaş sonrası dönemde elde edilmiş olan toplumsal kazanımları ortadan kaldırmak ve Avrupa’daki ücretleri Çin ile Hindistan’dakilerle karşılaştırılabilecek bir düzeye indirmektir.

Birbirini izleyen beş kemer sıkma önleminin halkın geniş kesimlerini işsizliğe ve yoksulluğa sürüklediği Yunanistan yalnızca başlangıçtır. Portekiz, İrlanda, Slovenya, Romanya, İspanya ve İtalya gibi ülkeler de benzeri kemer sıkma politikalarına maruz kalmaktadır.

Almanya’da yayımlananSüddeutsche Zeitung, kendinden memnun bir şekilde, Fransa Devlet Başkanı François Hollande’ın, geçen ilkbaharda seçildikten bu yana "radikal bir paradigma değişikliği" geçirmekte olduğunu belirtiyor. Gazete, onun önceli Nicolas Sarkozy’nin toplumsal "reform" konusunda çok şey konuştuğu ama çok az şey yaptığı; öte yandan Sosyalist Partili yeni devlet başkanının, hiçbir yaygara koparmadan, önemli "reformlar" (yani işçi sınıfına yönelik saldırılar) başlattığı yorumunda bulunuyor.

Hollande’ın hükümeti, işgücü maliyetlerini 20 milyar avro kesmiş, emek piyasasını daha "esnek" hale getirmeye başlamış ve devlet harcamalarını her yıl 12 milyar avro azaltmaya karar vermiş durumda. Bununla birlikte,Süddeutsche Zeitung’a göre, bu yalnızca başlangıç: "Görev, onlarca yıl boyunca geciktirilmiş reformları başarıyla tamamlamaktır."

Almanya’da, Eylül ayında yapılacak olan genel seçimlerin iki önde gelen adayı olan Hristiyan Demokratik Birlik’ten (CDU) Başbakan Angela Merkel ile Sosyal Demokrat Parti’den (SPD) Peer Steinbrück, Avrupa işçi sınıfına yönelik saldırıların koşulsuz savunucusudur. Onlar, kendilerini seçimlerden sonra yeni toplumsal saldırılar başlatmaya adamış durumdalar.

Bu toplumsal karşıdevrim ile el ele, militarizm yeniden canlanıyor. Kıta Avrupalı devletler, geçmişte, Afganistan’da ve Irak’ta olduğu gibi ABD’nin dümen suyunda müdahale eder ya da büyük ölçüde bundan sakınırken, şimdi, "Afrika için yeni bir kapışma"da başı çeken saldırganlar durumundalar. Libya’ya karşı savaş büyük ölçüde bir Fransız girişimiydi; Mali’de ise Fransa tek taraflı olarak davrandı. Britanya ve Almanya, bu zengin kaynaklara sahip kıtanın yeniden sömürgeleştirilmesi söz konusu olduğunda acilen işin içinde olmak istiyorlar ve Fransa’ya askeri destek sözü verdiler.

Hollande, hem dış hem de iç politikada "radikal bir paradigma değişikliği" geçirmektedir. O, seçim kampanyasında, "Fransız Afrikası" politikasını -yani, eski Fransız sömürgelerindeki müflis hükümdarlara arka çıkma politikasını- terk etme sözü vermişti. O şimdi, Mali’de sömürgeci bir fatih kisvesine bürünüyor.

Bu yüzseksen derece dönüşte, yerli ve uluslararası etmenler önemli rol oynamaktadır.Nouvel Observateur, Hollande’ın, Mali’ye müdahalesiyle, devlet başkanı olarak gerçek kalitesini göstermiş ve içerideki saygınlığını arttırmış olduğunu beğeniyle yazdı.

Toplumsal karşıdevrime direnmeye ve işleriyle geçmişte edinilmiş toplumsal kazanımları korumaya çalışan işçiler, bunun, önceki on yıllar içinde başvurulmuş mücadele yöntemleriyle mümkün olmadığı gerçeğiyle karşılaşıyorlar.

Yalnızca Fransız Sosyalist Partisi değil ama bir zamanlar toplumsal reform ile özdeşleşmiş olan bütün sosyal demokrat partiler, bugün, kendilerini bütünüyle kemer sıkma önlemlerine ve geçmiş reformların yıkımına adamış durumda. Britanya’da İşçi Partisi’nin önderi Tony Blair ve Almanya’da SPD’nin önderi Gerhard Schröder tarafından açılmış olan yol, İspanya’da José Zapatero ve Yunanistan’da George Papandreou tarafından sürdürülüyor.

Aynı biçimde, şirketlerin ve devletin eklentileri haline gelmiş olan sendikalar, toplu işten çıkartmalarda ve ücret kesintilerinde şirket yönetimlerinin bir kolu/silahı işlevi görüyorlar. Onlar, siyasi düzeyde, toplumsal direnişin bastırılmış ve devlet için bir tehlike oluşturmayacak göstermelik protestolarla sınırlandırılmış olduğundan eminler.

Avrupalı hükümetler, işçi sınıfı mıuhalefetinin şirket kârları ve hükümet politikaları için daha ciddi sonuçlar doğuran her türlü dışavurumuna grev yasakları koyarak ve geleneksel olarak diktatörlüklerle bağlantılı devlet şiddeti yöntemlerine başvurarak yanıt veriyorlar.

İki yıl önce, İspanya’da, sosyal demokrat Zapatero hükümeti hava trafik kontrolörlerinin grevini kırmak için orduyu seferber etmişti.

Fransa’da, İçişleri Bakanı Manuel Valls, polise ve istihbarat örgütünün, işçi huzursuzluklarının patlayacabileceği sorunlu şirketlerdeki gelişmeleri "yakından" izlemesi ve "çatışmanın keskinleşmesi durumunda üretime yönelik tehditleri" takip etmesi uygulamasını başlattı. Fransız polisi, kısa süre önce kapsamlı işten çıkartmalara karşı Strasbourg’da gösteri yapan çelik işçilerini gözaltına aldı, onların üstlerini aradı ve onlara gözyaşartıcı gaz ile saldırdı.

Yunanistan’da, hükümet, geçen hafta, kemer sıkma önlemlerinin başlamasından bu yana ilan edilen dördüncü sıkıyönetim yasasını uygulayarak, grevci feribot işçilerini işe dönmeye zorladı. Hükümet, uzun hapis cezası tehdidi altında, ücretlerini aylardır almamış olan işçilerin grevini kırdı. Yunan hükümeti, iki hafta önce, Atina metrosu işçilerinin grevini kırmak için de aynı olağanüstü yetkilere başvurmuştu.

Demokratik bir hak olarak grev, fiilen kaldırılmıştır. Herhangi bir etkili grev yasadışıdır. Yalnızca, bütünüyle sembolik protestolara ve grevlere izin verilmektedir.

Bu koşullar altında, toplumsal ve siyasal hakların savunusu için mücadele, işçi sınıfının önüne yeni siyasi görevler koymaktadır. Bütün eski uzlaşma ve ödün mekanizmaları toplumsal çatışmayı çözmede başarısız kaldığında; hükümetler toplumsal basınca devlet baskısıyla yanıt verdiğinde ve sendikalar işçilere karşı patronlarla bir birleşik cephe oluşturduğunda, sınıf mücadelesi kaçınılmaz olarak ayaklanmacı ve devrimci bir karakter edinmek durumundadır.

Eğer işleri, ücretleri ve toplumsal koşulları şirketlere ve hükümetlere baskı yaparak savunmak artık mümkün değilse, işçi sınıfına toplumun ve ekonominin denetimini kendi eline alma çağrısı yapmak gerekir. Bu, sosyalist bir program ve bir Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri çerçevesinde işçi iktidarlarının kurulması uğruna mücadele eden bağımsız, enternasyonalist kitlesel bir işçi sınıfı hareketinin varlığını gerektirir.

Yunanistan’da SYRİZA, Almanya’da Sol Parti, Fransa’da Komünist Parti, Sol Parti ve Yeni Kapitalizm Karşıtı Parti gibi bir dizi sahte sol parti böylesi bir yolun önünde duran önemli engellerdir. Bu örgütler işçi sınıfının kapitalist sınıfın bütün kesimlerinden siyasi bağımsızlığının oluşturulmasına karşı çıkmakta ve onun bağımsız seferberliğini engelleme peşinde koşmaktadırlar. Onlar, sendikaları savunmakta, sosyal demokrasi hakkında yanılsamalar yaratmakta ve Avrupa Birliği’ni desteklemektedirler. Onlar, orta sınıfın, sağcı politikalarını sol görünümlü ifadeler arkasında gizlemeye çalışan hali vakti yerinde bir kesimini cisimleştiriyorlar.

İşçi sınıfının siyasi bağımsızlığını oluşturmak ve önümüzdeki büyük toplumsal mücadelelere hazırlanmak için, işçilerin bu sahte sol örgütlere karşı çıkması ve onların gerici rolünün bütün işçi sınıfı karşısında teşhir edilmesi gerekiyor.



Telif Hakkı 1998-2009, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır