World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2014/feb2014/iran-f20.shtml

Kalıcı nükleer anlaşma konusunda görüşmeler başlarken ABD İran’a baskıyı arttırıyor

Keith Jones
20 Şubat 2014
İngilizce’den çeviri (18 Şubat 2014)

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş üyesi (ABD, Britanya, Fransa, Rusya ve Çin) ve Almanya ile İranlı görüşmeciler, İran’ın nükleer programı konusundaki anlaşmazlığa “kalıcı çözüm” bulmak için bugün Viyana’da bir araya geliyor.

İran ile bu altı ülke arasında altı aylık bir geçici anlaşmanın yürürlüğe girmesinin dördüncü haftasında, Washington, İran üzerindeki baskısını arttırmış durumda. Bu, ABD’nin İran’a askeri saldırı tehditini, Suriye’deki Baas rejimine karşı savaşan İslamcı vekillerine desteğini arttırmasını ve onun Tahran’ın tarih belirleme konusunda verdiği ödünü yalnızca küçük bir teminat olarak değerlendirdiği uyarısını içeriyor.

ABD, aynı zamanda, İran’a dayattığı cezalandırıcı ekonomik yaptırımları sürdürme yönünde saldırgan bir hamle yaptı. Bir savaştan farksız olan bu yaptırımlar, İran’ın petrol ihracatını yarı yarıya azaltmış, ülkeyi dünya bankacılık sisteminin dışına atarak ticaretini felç etmiş ve İran’ın ilaç ve tıbbi donanım elde etmesini engelleyerek binlerce insanın ölümüne yol açmış durumda.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, gelecekte satış ve yatırım anlaşmaları yapma arayışı içinde yüz kişilik bir heyetle Tahran’ı ziyaret ettiği için Fransa’nın en önemli işverenini azarladı. Bu, ABD’nin -Obama yönetiminin kışkırtıcı sözlerini kullanırsak- “İran hizmete hazır olmama” durumunu korumaya yönelik saldırısının bir parçasıydı.

Ayrıca, Obama, geçen hafta Fransız Devlet Başkanı François Hollande ile düzenlediği ortak basın toplantısında, İran’da iş yapma olanakları arayanları açıkça uyardı. Obama, “Size şunu söyleyebilirim ki, onlar bunu kendilerini riske sokarak yapıyorlar. Çünkü onların üstüne bütün ağırlığımızla çökeceğiz.”

Azarlanmış Hollande, Washington’ın Avrupa Birliği müttefiklerinin ABD önderliğindeki yaptırım uygulamalarına desteğini yineledi. O, İran’a yolculuk yapan şirket yöneticilerine, “yaptırımların sürdüğünü ve sürmeye devam edeceğini elbette söyledim” dedi ve ekledi: “Herhangi bir ticaret anlaşmasının imzalanması mümkün değildi.”

ABD’nin tehditlerinin dondurucu bir etkisi oldu. İran Petrol Bakanı Yardımcısı Abbas Şe’ri, geçtiğimiz hafta, Financial Times’a, geçici anlaşmanın İran’ın petro-kimya sanayisi üzerindeki yaptırımları kaldırdığını ama bunun herhangi bir pratik etkisinin olmadığını; çünkü, yabancı bankaların ve sigorta kuruluşlarının hangi işlemlere izin verildiğini bilmediklerini ve ABD’nin cazalandırmasından korktuklarını anlattı. Şe’ri, “ABD’li politikacılar yaptırımların hala sürdüğünü söylemeye devam ediyorlar ve bu bizimle iş yapmak isteyenleri tereddütte bırakıyor.” dedi.

ABD’nin Viyana’daki baş görüşmecisi Wendy Sherman, geçici anlaşmada ABD’nin yaptırımları “hafifletme”sinin, İran’ın nükleer programının önemli bölümlerinden vazgeçmesi ve diğerlerini dondurması karşılığında, bu ülkeyi “her türlü önemli ekonomik kazanç”tan mahrum bırakmak için tasarlandığıyla övündü.

Sherman, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nin 4 Şubat’taki oturumunda, “İran’ın petrol ihracatı, 2011’de olduğundan yüzde 60 düşük düzeyde tutulmaya devam edecek.” demişti. O, anlaşma sürecince, İran’ın önceden belirlenmiş petrol ihracatında ayda 4,5 milyar dolar kazanamamaya devam edeceğini ve bu ülkeye yalnızca 4,2 milyar doların geri dönmesine izin verileceğini vurguladı. Sherman, bunun, “İran’ın, büyük bölümü kısıtlanmış ya da erişilemez durumdaki 100 milyar dolarlık döviz rezervlerinin küçük bir bölümü”nden ibaret olduğunu belirtti. Sherman, altı aylık geçici anlaşma “yaptırımları kaldırdığımız (bir avuç) sektörde bile herhangi bir uzun vadeli işin gerçekleşmesini zorlaştıracak” diye ekledi.

Sherman, Senato’daki konuşmasında, ABD’nin İran’ı sivil nükleer programının büyük bölümünü kaldırmaya ve geri kalanları oldukça müdahaleci bir denetim altına almaya niyetli olduğunu da ortaya koydu. Dahası, İran bu talepleri yerine getirdiğinde, Obama yönetimi, İran’ın balistik füze kapasitesini imha etmesinden Lübnanlı Şii milis örgütü Hizbullah’a, Filistinli gruplara ve Bahreyn’deki monarşik diktatörlüğün muhaliflerine olan yardıma son vermesine kadar uzayan bir başka talepler listesine sahip.

ABD’nin Viyana görüşmelerindeki özel taleplerinin, Fordo yeraltı nükleer tesisinin kapatılmasını, tamamlanmamış Arak ağır su plutonyum reaktörünün sökülmesini, İran’ın santrifüj ya da uranyum zenginleştirme kapasitesinin beşte dördünün ortadan kaldırılmasını içermesi bekleniyor. ABD, İran’ı özel uluslararası denetim altına alacak her türlü “kalıcı” anlaşmaya son derece kararlı şekilde karşı ve onun Nükleer Silahların Sınırlandırılması Anlaşması’nın diğer imzalayıcılarına 20-25 yıldır tanınan haklarını kabul etmiyor.

Bu talepler ve Obama yönetiminin zorbalığı ve tehditleri, onun diplomatik yöneliminin, ABD emperyalizminin dünyanın en önemli petrol ihracatçısı bölgesi olan Ortadoğu’daki egemenliğini güçlendirmesine yarayan taktik değişikliğinden başka bir şey olmadığının altını çizmektedir.

Dahası, Washington’ın İran’ın Suriyeli müttefikine karşı rejim değişikliği savaşını kızıştırması, onun kısa süre içinde, Suriye’ye, İran’a ya da her ikisine karşı doğrudan askeri harekat başlatan; tüm bölgeyi ve dünyayı savaşa sürükleyen bir başka ani değişikliğe yönelebileceğini gösteriyor.

Bizzat Obama’nın, ABD’nin İran ile nihai bir nükleer anlaşmaya varma şansının en fazla “yarı yarıya” olduğuna ilişkin sözleri kayda geçmiş durumda. Kerry, kendi adına, tam da geçici anlaşmanın uygulama girdiği hafta içinde, ABD’nin, İran’ın anlaşmayı bozduğu sonucuna varması ya da anlaşmanın süresinin bir nihai anlaşma sağlanmadan dolması durumunda, “ABD’nin askeri seçeneği hazır ve yapması gerekeni yapmaya hazırlanmış” olduğunu söyledi.

ABD’nin tehditleri ve zorbalığı, İran’da umutsuzluğa ve öfkeye yol açabilir.

Dün Tebriz’de büyük bir topluluğa konuşan İran’ın dini önderi Ayetullah Hamaney, bugün Viyana’da başlayan “görüşmeler hakkında iyimser değilim” ve orada “bir yere varılmayacak” dedi.

Hamaney, ABD’nin, nükleer meselesini İran’ı zorlamak ve çökertmek için “bir bahane” olarak kullandığını söyledi: “Eğer bu sorun, bir gün, herşeye rağmen ABD’nin beklentileri doğrultusunda çözülse bile, Amerikalılar, takipçisi olmak için bir başka mesele peşinde koşacaklardır. ABD yönetiminin, aynı zamanda insan hakları, füzeler ve silahlar konularını ortaya atmış olan sözcülerine kulak verin yeter.”

İslam Cumhuriyeti’nin dini önderi, bu uyarılarını, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ve hükümetinin Washington ile uzlaşma sağlama çabasına verdiği destekle birleştirdi. Hamaney, “Dışişleri bakanlığımız ve yetkililerimiz başladıkları işi sürdürecekler” dedi ve ekledi: “İran söz vermiş olduğu şeyden [yani geçici nükleer anlaşmadan] vazgeçmeyecek.”

İran siyasi seçkinleri ve devlet aygıtı içinde Bonapartist bir rol oynayan Hamaney, Ruhani’nin Washington’a yaptığı görüşme önerisine destek verir ve perde arkasından onun hükümetini kayırırken, ABD emperyalizmi ile uzlaşma konusundaki şüpheciliğini defalarca ifade etti.

Bu manevraların arkasında, patlamaya hazır toplumsal ve siyasal çelişkiler yatmaktadır. İranlı siyaset seçkinleri içinde, yaptırımların göstermelik hafifletilmesi karşılığında Washington’a şimdiden verilmiş olan ödünlerin kapsamı konusunda farklılıklar söz konusu. En önemlisi de, yaptırımların yol açtığı kitlesel işsizliğin ve aşırı yüksek enflasyonun işçi sınıfından gelen bir meydan okumayı kışkırtacağından korkuluyor.

Yönetim, İran’ın ABD’ye teslim olduğuna ilişkin genel kaygıyı yatıştırmak için, Viyana’daki görüşmelerde nükleer anlaşmazlık dışında bir konunun yer almayacağını açıkladı.

Bu resmi olarak doğru olabilir ama her türlü resmi olmayan görüşmenin sürdüğü de ortada. İran’ın istihbarat aygıtına yakın bir internet sitesi, son dönemlerde, “ABD Dışişleri Bakanı Kerry ile İran Dışişleri Bakanı Javad Zarif perde arkasında sürekli görüşmeler yapıyor” haberini verdi.

İran’ın dinsel burjuva rejimi, nükleer meseledeki herhangi bir çözümün ve yaptırımların muhtemelen aşamalı olarak kaldırılmasının ABD ile bir anlaşmayı gerektirdiğini; böylesi bir anlaşmanın da Tahran’ın ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin stratejik gündemine, İran işçi sınıfı ve tüm bölgedeki ezilenler zararına boyun eğmesini gerektireceğini çok iyi biliyor.

İranlı yetkililer, Tahran’ın ABD çıkarlarıyla aynı hizaya gelmeye hazır olduğunun işaretini vermek için, sürekli olarak, İran’ın 2011’deki Afganistan işgali sırasında ABD’ye yaptığı askeri istihbarat yardımına ve Aralık 2001’deki Bonn Konferansı’nda Hamid Karzai’nin bu ülkenin kukla devlet başkanı olarak atanmasına verdiği desteğe dikkat çekiyorlar.

Petrol ve doğal gaz zenginliklerine ulaşmada ABD’li ve Avrupalı petrol devlerine ayrıcalıklar tanımaya istekli olduklarını da açıklayan İranlı yöneticiler, onları bu ülkeye geri dönmeye davet ettiler. İran burjuvazisinin ABD ve Avrupa emperyalizmi ile işçi sınıfına karşı yeni bir ortaklık oluşturmaya hazır olduğunun bir diğer belirtisi, Ruhani hükümetinin, kısa süre önce, bir Uluslararası Para Fonu heyetini, ülkeyi ziyarete ve ekonomi politikası konusunda tavsiyelerde bulunmaya davet etmesidir.



Telif Hakkı 1998-2009, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır