World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Avrupa Birliği

Yazıcıya hazırla

Almanya Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (PSG) Savaşa Karşı Özel Konferans Kararı

Alman Militarizminin dönüşü ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (PSG) Görevleri

23 Ekim 2014
İngilizce’den çeviri (20 Eylül 2014)

Sosyalist Eşitlik Partisi (PSG-Almanya), 13-14 Eylül 2004 günlerinde, Berlin'de, Savaşa Karşı Özel Konferans düzenledi. Aşağıdaki karar, delegeler tarafından oybirliği ile kabul edildi.

1. Sosyalist Eşitlik Partisi (Almanya-PSG), Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) 9 Haziran 2014 tarihli “Sosyalizm ve Emperyalist Savaşa Karşı Mücadele” başlıklı açıklamasını destekler. O açıklama, “Emperyalist sistem, I. Dünya Savaşı’nın patlamasından 100 ve II. Dünya Savaşı’nın başlamasından 75 yıl sonra, insanlığı bir kez daha bir felaketle tehdit ediyor.” sözleriyle başlıyordu. Son üç ay içinde yaşananlar, bu açıklamayı çarpıcı bir şekilde doğrulamıştır. Emperyalist güçler, biri Rusya’ya karşı, diğeri ise Ortadoğu’da olmak üzere iki yeni cephe açmış durumda.

2. İstihbarat örgütleriyle bağlantılı bir ajanlar, askeri kişilikler ve gazeteciler kliği ile diğer kamuoyu oluşturucuları, gelişmeleri manipüle ediyor ve insanlığı bir kan banyosuna sürüklemekle tehdit eden kararlar alıyorlar. Bu militarist politika, nüfusun geniş kesimleri içinde güçlü bir muhalefetle karşılaşıyor. Kamuoyu yoklamaları, Alman halkının üçte ikisinin Irak’a silah gönderilmesine karşı olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, bu yaygın muhalefet dikkate alınmıyor. Siyasi partiler, seçmenlerine karşı sorumlu değil. Onlar, emirleri Alman ve küresel sermaye çevrelerinin en güçlü temsilcilerinden alıyorlar. Demokrasi, yalnızca, bir azınlığın egemenliğini maskeleme işlevi görmektedir.

3. Rusya ile nükleer bir savaş, artık varsayımsal bir olasılık değil ama gerçek bir tehlikedir. Şubat ayında, Washington ve Berlin, Kiev’de bir darbe düzenlemek için faşistlerle işbirliği yaptı. Onlar, o günden beri, Rusya ile bir cepheleşmeyi sistematik şekilde yoğunlaştırıyorlar. Onlar, Temmuz ayında, Malezya Havayolları’na ait bir uçağın hala netleşmemiş koşullarda düşmesini, ekonomik yaptırımlar uygulamak için kullandılar. Eylül ayı başında Galler’de toplanan NATO konferansı, ittifakın askeri stratejisinde esasen yeni bir yönelim benimsedi. İttifak, son yirmi yıl içinde, asıl olarak Balkanlar’da, Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da savaşlar sürdürürken, şimdi, silahlarını, aynı Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı yaptığı gibi, Rusya’ya çeviriyor. NATO komutanları, Avrupa dış politikasının kontrolünü etkili bir şekilde ele almış durumda. NATO, artık Rusya ile bir savaş kışkırtmak için açık çek almış olan Baltık devletlerindeki sağcı yönetimlere koşulsuz güvence sağlamıştır.

4. Polonya Dışişleri Bakanı’nın eşi Anne Applebaum, Washington Post’taki bir makalede, “topyekün savaş” çağrısı yaptı. O, “Avrupa’da savaş isterik bir düşünce değil” başlığı altında, “Dolayısıyla, topyekün savaşa hazırlanmak çılgınlık mı? Ya da bunu yapmamak saflık mı?” sorusunu ortaya attı. Bu olayların önde gelen kahramanlarından biri olan Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, “tersi olması gerekirken, askeri tırmanma dinamiği, siyasi eylemi giderek daha fazla belirliyor” dedi. Bu, Alman Genelkurmayı’nın stratejik planlarının siyasi kararları belirlediği ve savaş yönelimini geri dönülmez kıldığı I. Dünya Savaşı öncesi döneme yapılmış bir göndermedir.

5. Ortadoğu’da, İsrail, Almanya’nın ve ABD’nin desteğiyle, Filistinliler’e karşı kanlı bir saldırı başlattı. ABD, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından güçlendirilip desteklenmiş olan terörist İslam Devleti’ne (İD) karşı mücadele bahanesi altında, hammadde zengini bölgenin, Irak’taki, Libya’daki ve Suriye’deki önceki savaşlardan çok daha kanlı olacağı görünen yeniden paylaşımı başlatılmış durumda.

6. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) Haziran ayındaki plenumu, savaşa karşı mücadeleyi siyasi faaliyetinin merkezine yerleştirme ve DEUK’u “Emperyalist şiddetin ve militarizmin yeniden canlanmasına karşı devrimci muhalefetin uluslararası merkezi” haline getirme görevini koymuştu. DEUK’un Almanya şubesi Sosyalist Eşitlik Partisi, bu mücadelede önemli bir sorumluluk üstlenmektedir.

7. Almanya, 2003’te Irak’ta ve 2011’de Libya’da sürdürülen savaşlardan farklı olarak, bu kez, savaş yöneliminde başı çeken bir rol oynuyor. Ülkenin, dünyayı iki kere uçuruma sürüklemiş olan egemen seçkinleri, bir kez daha “Alman önderliği” çağrısı yapıyor ve kendi emperyalist çıkarlarını askeri şiddet aracılığıyla zorla kabul ettirmeye hazırlanıyor. Onlar, Doğu Avrupa’ya, eski Sovyetler Birliği topraklarına, Ortadoğu’ya ve Afrika’ya yöneliyorlar.

8. Tarih, büyük bir şiddetle geri dönüyor. Alman egemen sınıfı, Naziler’in suçlarından ve II. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinden neredeyse 70 yıl sonra, bir kez daha, Alman İmparatorluğu’nun ve Hitler’in büyük güç politikalarını benimsiyorlar. Rusya karşıtı savaş propagandasının artış hızı, I. ve II. Dünya savaşları öncesi dönemleri anımsatıyor. Alman hükümeti, Ukrayna’da, II. Dünya Savaşı’ndaki Nazi işbirlikçilerinin geleneğini sürdüren Svoboda ve Sağ Sektör faşistleri ile işbirliği yapıyor. O, iki dünya savaşında Almanya tarafından işgal edilmiş olan bu ülkeyi, Rusya’ya karşı bir yığınak alanı olarak kullanıyor. Alman hükümeti, ayrıca, Ortadoğu’da Kürt peşmergelerini silahlandırarak, bölgenin bir sonraki yeniden zor yoluyla paylaşımına katılma niyetini ilan etmektedir.

9. Savaş sonrası dönemin, Almanya’nın Naziler’in berbat suçlarından dersler çıkarmış, “Batı’ya katılmış”, barışçı bir dış politika benimsemiş ve istikrarlı bir demokrasi geliştirmiş olduğu biçimindeki propagandasının yalan olduğu ortaya çıkmış durumda. Alman emperyalizmi, tarihsel olarak biçimlenmiş gerçek yüzünü, hem içeride hem de dışarıda, tüm saldırganlığıyla bir kez daha gösteriyor.

Siyasi bir komplo

10. Alman emperyalizminin dönüşü, halkın arkasından, sistematik olarak hazırlanmıştır. Almanya’nın Libya savaşında çekimser kalmasının ardından, medya, o dönemin Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle’ye (Hür Demokrat Parti, FDP) ve Cumhurbaşkanı Christian Wollf’a karşı, FDP’nin çökmesine ve Wollf’un uydurma bir yolsuzluk skandalının ardından istifasına yolaçan bir kampanya başlatmıştı. Wollf’un yerini, azılı komünizm karşıtlığı ve Rusya karşıtı duruşu yaygın halk muhalefeti karşısında Rusya’ya karşı yeni savaş politikası dayatmak için daha uygun görülen Joachim Gauck aldı.

11. 2013 yılında, 50’den fazla önde gelen politikacı, gazeteci, akademisyen, subay ve iş dünyası temsilcisi, hükümetle bağlantılı düşünce kuruluşu Stiftung Wissenschaft und Politik’in (Bilim ve Siyaset Vakfı-SWP) ve Washington merkezli düşünce kuruluşu German-Marshall Fund’un (Alman-Marshall Fonu-GMF) yönetiminde, Alman dış politikası için yeni bir strateji geliştirmeye çalıştı. Onlar Almanya’yı, “hem diğer piyasaların taleplerine hem de uluslararası ticaret yollarına ve hammaddelere” neredeyse bütün diğer ülkelerden daha fazla bağımlı olan bir “ticaret ve ihracat ülkesi” olarak tanımladılar. Onlar, Almanya’nın, uluslararası düzeydeki, özellikle de “Alman güvenlik çıkarlarını güçlendirecek biricik güç” olarak betimlenen NATO çerçevesindeki askeri müdahalelerde, bir kez daha uluslararası düzeyde “önderlik rolü” oynamak zorunda olduğu sonucuna vardılar. Almanya, NATO’nun gelecekteki yönünü “yeni bir biçimde belirlemek” için, “artan etkisini kullanmak” zorundaydı. [1]

12. Cumhurbaşkanı Gauck, Eylül 2013’teki federal seçimlerin hemen ardından, bu yeni strateji uğruna atağa devam etti. O, Almanya’nın yeniden birleşmesinin yıldönümünde, Almanya’nın, “siyasi, askeri ve ekonomik çatışmalar”ın dışında kalabilecek “bir ada” olmadığını ilan etti. Almanya, “Avrupa’da ve dünyada”, büyüklüğüne ve etkisine orantılı bir rol oynamaya mecburdu.

13. Bu strateji, yeni hükümetin dış politikasının temelini oluşturdu. Bu, Dışişleri Bakanı Steinmeier ve Savunma Bakanı Ursula Von der Leyen askeri sakınma (restrain) döneminin bittiğini ilan ettiğinde, açıkça uygulamaya kondu. Almanya, “küresel politikalar konusunda kenardan yorum yapamayacak kadar büyük” idi ve “dış ve güvenlik politikalarında daha erken, daha kararlı ve daha esaslı olarak müdahale etmek” zorundaydı. Bu politika Ukrayna’da yaşama geçirildi. Washington ve Berlin, Avrupa’nın militaristleştirilmesine bahane yaratmak ve halk içindeki köklü savaş karşıtlığını bütünüyle kırmak için bir siyasi kriz kışkırttı.

14. Kamuoyu, o günden bu yana, sistematik olarak manipüle edilmektedir. Devlet televizyonundaki en önemli iki haber programı Tagesthemen ve Heute Journal, günlük propaganda gösterilerine dönüştürüldü. Dışişleri Bakanlığı, “Almanya’nın yazgısı: Dünyaya önderlik etmek için Avrupa’ya yol göstermek” başlığı altında açıklamalar yayımlıyor. Von der Leyen, Stern dergisinin kapağında “Savaş Bakanı” olarak poz veriyor; Gauck, Almanya’nın 1939’da II. Dünya Savaşı’nı başlatan Polonya’ya yönelik saldırısının gerçekleştiği Westerplatte’de, Rusya’ya saldırıyor. Okyanus ötesi düşünce kuruluşları ile sıkı ilişkileri olan Josef Joffe ve Joachim Bittner (Die Zeit), Stefan Kornelius (Süddeutsche Zeitung), Nikolas Busse ve Klaus-Dieter Frankenbrerger (Frankfurter Allgemeine Zeitung), Nikolaus Blome (Der Spiegel) ve Dominic Johnson (taz) gibi gazeteciler, yorulmak bilmeksizin, Rusya karşıtı propaganda yapıyorlar.

15. Üniversiteler de ordunun hizmetine sokulmuş durumda. Bu süreçte, tarih ile propaganda arasındaki ayrım, sistematik olarak ortadan kaldırılmıştır. Özellikle, 1999’da ölmüş olan tarihçi Fritz Fischer, öfkeli eleştirilerin hedefi haline geldi. Fischer, 1960’larda, Alman imparatorluğunun I. Dünya Savaşı’ndaki saldırgan savaş amaçlarını teşhir etmiş ve Hitler’in, II. Dünya Savaşı’nda, doğrudan doğruya bu amaçlarını kaldığı yerden sürdürdüğünü göstermişti. Fischer’in şimdi saldırıya uğramasının nedeni, onun bulgularının [günümüzdeki gelişmelerle] oldukça ilişkili olmasıdır: Ukrayna’ya yönelik Alman politikası, bir kez daha Wilhelm İmparatorluğu’nun ve Üçüncü İmparatorluk’un [Nazi Almanyası] izinden gitmektedir. Bethmann Hollweg’ten Ribbentrop’a ve Steinmeier’e kadar doğrudan bir tarihsel süreklilik söz konusudur.

16. Üniversitelerdeki propagandacılar, Alman imparatorunun savaş politikalarına yeniden itibar kazandırmakla yetinmiyorlar. Onlar, aynı zamanda, Hitler’in saygınlığını da iade etmeye kalkışıyorlar. Bu amaçla, Nasyonal Sosyalizm’in rolünü önemsiz gibi göstererek, 30 yıl önce tarihçilerin tartışmasını kışkırtmış olan 91 yaşındaki tarihçi Ernst Nolte yeniden gündeme getiriliyor. Şubat ayında, Berlinli tarihçi Jörg Baberowski, Der Spiegel’da, Nolte’nin “tarihsel açıdan doğru” olduğunu ilan etti. Nolte, kendi adına, The European dergisinin son sayısında, “bir zamanların ‘kurtarıcı’sını (yani Hitler’i) ‘mutlak şeytanın’ temsilcisi ve bir ‘tabu’ haline getirmiş olan nefretin ve suçlamanın çapı”na karşı çıkıyor. Nolte, Hitler’in, “Alman hükümetinin resmi politikasında olmayan ‘kendini ortaya koyma’ eğilimlerinin unutulmuş temsilcisi” olduğunu yazıyor.

Avrupa Birliği’nin krizi

17. Alman emperyalizminin yeniden ortaya çıkmasının nedeni, küresel kapitalizminin ve onun üzerine kurulu olduğu ulus devlet sisteminin krizidir. Troçki, 1932’de Hitler’in yükselmesine yolaçan nesnel itici güçleri çözümlerken şunları yazmıştı: “Almanya’nın üretici güçleri giderek daha üst düzeyde iç içe geçtikçe, daha devingen güç topladıkça, yoksul bir taşra hayvanat bahçesindeki kafes ‘sistemi’ne benzeyen bir Avrupa sistemi içinde daha fazla boğuluyor.” [2]

18. Hitler’in bu kafes sistemini, 70 milyon cana malolan ve tam bir askeri yenilgiyle sonuçlanan Avrupa’yı zorla ele geçirerek parçalama girişimi kıtayı harabeye çevirmişti. Ama savaş sonrası düzen, savaşa yolaçan sorunların hiçbirini çözmedi. ABD’nin ekonomik gücü, geçici bir istikrarı ve savaş sonrası ekonomik büyümeyi mümkün kıldı. Soğuk Savaş, yalnızca Sovyetler Birliği’ni sindirmemiş; aynı zamanda Almanya’yı da kontrol altında tutmuştu. Ama Alman şirketlerinin kendi meselelerini ABD’nin dümen suyunda ele alabildiği ve Alman ordusunun kendisini ulusal savunma ile sınırlayabildiği dönem, Almanya’nın yeniden birleşmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte, geri dönülmez biçimde kapandı.

19. Almanya’nın yeniden birleşmesinde, ilerici hiçbir yan yoktur. O, yalnızca Almanya’nın doğusunda ve Avrupa’da daha önce görülmedik bir toplumsal gerilemeye yol açmakla kalmamış, aynı zamanda, Alman kapitalizminin dinamizminden dolayı, militarizmin yeniden doğmasına yol açmıştır. Hükümet üyeleri Almanya’nın askeri ağırlığının onun ekonomik gücüne uygun olması gerektiğini açıklarken, bir kez daha, Alman emperyalizminin dilini konuşuyorlar.

20. PSG’nin önceli olan Sosyalist İşçiler Birliği, 1990 yılında, insanlığın tanık olduğu en barbar suçların bazılarını işlemiş olan aynı burjuvazinin, Almanya’nın doğusunda ve Avrupa’da yeniden ortaya çıkmasına karşı uyarıda bulunmuştu. Biz, “Doğu Avrupa’daki ulus devletlerin çökmesi, son tahlilde, emperyalizmin dünya çapındaki derin krizinin, yalnızca ilk sonucudur.” diye yazmış ve eklemiştik: “Emperyalistlerin, kendi egemenliklerini Stalinistlerin ve sosyal demokratların yardımıyla düzenledikleri ve kendi küresel çıkarlarını savundukları uluslararası güçler ilişkisi paramparça olmuş durumda. Dünyanın yeniden paylaşımı uğruna, insanlığı bu yüzyıl içinde iki kez dünya savaşı dehşetine sürüklemiş olan emperyalist güçler arasındaki eski çatışmalar yeniden ortaya çıkıyor.” [3]

21. Almanya’nın orta Avrupa’da baskın bir güç olarak yükselmesinin sonuçlarından korkan Margaret Thatcher önderliğindeki Britanya hükümeti ile Fransa’daki François Mitterrand yönetimi, başlangıçta, Almanya’nın yeniden birleşmesini önlemeye çalıştılar. Sonunda, Avrupa Birliği’nin kurulması ve genişlemesi konusunda anlaşma sağlandı. Fransa AB’yi baskın komşusunu kontrol etmenin aracı olarak görürken, Almanya, ona, Avrupa’ya hakim olmanın bir aracı olarak bakıyordu.

22. Alman hükümeti, kendi özlemlerini gizleme yönünde pek çaba harcamadı. Almanya Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel, daha 1993’te şu açıklamayı yapmıştı: “80 milyonluk bir halk olarak, orta Avrupa’daki en güçlü ekonomi olarak, hoşumuza gitsin ya da gitmesin, özel ve kısmen yeni sorumluluk taşıyoruz. Biz, merkezi konumumuzdan, büyüklüğümüzden ve orta ve doğu Avrupa ile olan geleneksel ilişkilerimizden dolayı, bu ülkelerin Avrupa’ya dönmesinden en fazla yarar sağlayan [ülke] olmaya mahkumuz.” [4]

23. Avrupa Birliği, halka, Avrupa’nın birleşmesi yönünde önemli bir adım olarak sunuldu. Gerçekte, o, en güçlü şirket ve mali sektör çevrelerinin işçi sınıfına karşı bir silahı; duvarlarının önünde her yıl binlerce sığınmacının öldüğü bir kale; Avrupalı güçlerin içinde egemenlik savaşı verdiği bir savaş alanı; milliyetçiliğin ve şovenizmin bir kuluçka makinesi; içeride ve dışarıda silahlanmanın bir aracı idi ve bugün de öyledir. AB, militarizmin, kemer sıkma politikalarının ve diktatörlüğün gelişme alanıdır.

24. AB içindeki gerilimler, daha yeni yüzyılın başında ortaya çıkmaya başladı. AB’nin başındaki bir Almanya’nın ABD’ye denk bir dünya gücü haline gelebileceği düşüncesinin bir kuruntu olduğu açığa çıktı. Ne Britanya ne de Fransa, orta Avrupa’da aşırı güçlü bir Almanya’yı hazmetmeye hazırdı. 2003’te, Irak savaşı konusunda açık bir kopuş yaşandı. Britanya ile bir dizi Doğu Avrupalı devlet ABD’yi askeri olarak desteklerken, Fransa ile Almanya savaşa katılmayı reddetti. 2005’te, Fransız ve Hollandalı seçmenler AB anayasasını reddettiler.

2008 mali krizinin sonuçları

25. AB’nin krizi, 2008’deki uluslararası mali kriz ile birlikte tırmandı. 1930’lardan bu yana yaşanmış bu en büyük kriz, çevrimsel bir olay değil; dünya kapitalizminin sürmekte olan krizinin başlangıcıydı. Altı yıl sonra, uluslararası mali sistemi çöküşün eşiğine getirmiş olan temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Tersine, trilyonlarca doların bankalara bağışlanması, mali piyasalara merkez bankalarından ucuz para akıtılması ve ücretlere, işlere ve sosyal yardımlara yönelik durmak bilmez saldırı, sınıfsal gerilimleri olağanüstü düzeyde alevlendirmiş ve bir sonraki mali çöküşün koşullarını yaratmış durumda.

26. Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) faiz oranlarını 0,05’e indirme ve 2008 krizini tetiklemiş olan yüz milyarlarca avroluk çürük tahvilleri satın alma yönündeki en son kararı, iflasın siyasi bir duyurusudur. O, ölümden korkan bir uyuşturucu bağımlığının son ölümcül dozu alma eylemine benzemektedir. ECB’nin Başkanı Mario Draghi, bu son hamleyi, “geleceğe yönelik güven eksikliği”ne ve bir diğer ekonomik gerilemeye gönderme yaparak gerekçelendirdi. Ama bankalara taze fonlar akıtılması, durgun Avrupa ekonomisini canlandırmaktan çok, borsalardaki spekülatif balonu patlama noktasına şişirecektir.

27. ECB’nin yönetimi içinde, Avrupa’daki artan ulusal gerilimleri ifade eden keskin bölünmeler var. Bununla birlikte, sınıfsal ilişkiler açısından, Draghi’nin para basma politikası ile Alman hükümeti tarafından talep edilen sıkı kemer sıkma önlemleri arasında herhangi bir önemli farklılık bulunmuyor. Bunlar birbirlerini tamamlıyorlar. Bu politikalar, büyük çoğunluk zararına üretim süreci ve toplumun gereksinimleri ile her türlü bağını yitirmiş olan doymak bilmez bir mali aristokrasiyi zenginleştirmeye hizmet etmektedirler. Mevcut durum, giderek daha fazla, Marie Antoinette’in ekmek yokluğundan dolayı açlıkla karşılaşan kitlelere pasta yemelerini öğütlediği Fransız Devrimi öncesine benziyor.

28. Banka kurtarmalarının maliyetini işçi sınıfının üstüne yıkmak için Berlin ile Brüksel tarafından dikte edilen aşırı sert kemer sıkma önlemleri, Yunanistan’da, Portekiz’de ve İspanya’da sert bir direnişle karşılaştı. Bununla birlikte, Avrupa Birliği tarafından krize yanıt olarak dayatılan önlemler, Almanya’daki ve bütün diğer Avrupa ülkelerindeki toplumsal ilişkileri de çarpıcı bir şekilde yoğunlaştırmış durumda.

29. Alman borsa endeksi DAX, halihazırda, ekonominin zar zor büyümesine rağmen, 2008 krizi öncesi doruk noktasının 2.000 puan üzerinde. En büyük 30 Alman şirketinin hisse senedi sahipleri, parmaklarını bile kıpırdatmaksızın, cüzdanlarını 200 milyar avro kabartmış durumdalar. Aynı dönemde, nüfusun çoğunluğunun yaşam standardı çarpıcı biçimde geriledi. Yaklaşık 120 milyon Avrupalı, nüfusun dörtte biri, yoksulluk tehlikesi altında. Yoksul çocukların sayısı, 2008’den bu yana 800.000 arttı. Avrupa’daki yetişkinlerin yüzde 11’i ve gençlerin yüzde 23’ü resmi olarak işsiz. Neredeyse üç kişiden biri herhangi bir sosyal yardım almıyor. Doğu Avrupa’daki toplumsal durum, Stalinist rejimlerin çöktüğü 25 yıl öncekinden çok daha kötü. Küçük, sıkça rüşvetçi ve suçlu bir azınlık aşırı ölçüde zenginleşirken, nüfusun büyük çoğunluğu, kitlesel işsizlik, sefalet ücretleri ve emeklilik, sağlık ve sosyal yardım fonlarının çöktüğü koşullar altında yaşama mücadelesi veriyor.

30. Militarizmin yeniden canlanması, egemen sınıfın bu patlayıcı toplumsal gerilimlere, derinleşen ekonomik krize ve Avrupalı güçler arasındaki artan çatışmalara yanıtıdır. Onun amacı, yeni etki alanlarının, ihracata bağımlı Alman ekonomisinin ihtiyaç duyduğu pazarların ve hammaddelerin ele geçirilmesi; toplumun bir bütün olarak, her şeyi kapsayan bir ulusal gözetleme aygıtının geliştirilmesini, toplumsal ve siyasal muhalefetin bastırılmasını ve medyanın hizaya getirilmesini içerecek şekilde militaristleştirilmesidir.

31. Eski CIA çalışanı Edward Snowden, yalnızca Amerikan ve Britanya istihbarat örgütleri tarafından üstlenilmekle kalmayıp Alman gizli servisiyle de yakından bağlantılı hükümet izlemelerinin devasa çapını açığa çıkarttı. Almanya, yeni bir Gestapo’nun ortaya çıkmasını engelleme yönünde bir önlem olarak savaş sonrası anayasasında yer alan polis ile istihbarat örgütleri arasındaki ayrılığı, terörizm ve örgütlü suçlar ile mücadele adına yürürlükten kaldırmış durumda. Çok sayıda merkezileşmiş veri, kolluk güçlerine, on milyonlarca sıradan yurttaşın bilgilerine ulaşma fırsatı sunmaktadır. Bu Orwell türü kabusun amacı, bütün toplumsal direnişleri ve protestoları bastırmaktır. 18 yaşındaki Michael Brown’ın öldürülmesinin ardından, ABD’nin Ferguson kasabasında uygulanan ve askeri silahlarla donatılmış polisin ve Ulusal Muhafız’ın silahsız halka karşı harekete geçirildiği olağanüstü hal, toplumsal gerilimler arttığında neler olacağının bir denemesidir.

ABD ile artan gerilimler

32. Rusya ile karşı karşıya gelmenin bir diğer amacı, giderek birbirinden uzak düşen AB ülkelerini bir araya getirmektir. Ortak düşmana karşı mücadele, daha önce, büyük ölçüde, sermayenin ve malların serbest dolaşımı ve ortak para birimi gibi ekonomik hedeflerle tanımlanan AB’nin bütünlüğünü sağlamaya yöneliktir. Soğuk Savaş’ta olduğu gibi, Rusya, bir kez daha “Batı’nın” ortak düşmanı olarak sunulmaktadır. Bununla birlikte, Avrupa’nın bütünlüğü görünümünün altında, gerilimler artıyor. Avrupa’yı 20. Yüzyıl’da iki kez savaş alanına çevirmiş olan anlaşmazlıklar yeniden ortaya çıkıyor. Diğer Avrupa Birliği üyeleri kaslarını esnetiyor ve kendi emperyalist çıkarları peşinde koşmaya hazırlanıyor. Fransa’da, Ulusal Cephe, AB’den çıkış ve ulusal para birimine dönüş vaadiyle etkisini arttırmayı başardı. Manş Denizi’nin diğer tarafındaki Britanya’nın AB’den ayrılması giderek daha muhtemel hale geliyor.

33. Almanya’nın Rusya’ya karşı ABD ile olan şimdiki ittifakı da iç gerilimlerle ve çelişkilerle dolu. Washington ile Berlin, Rusya’ya karşı aynı yolu izliyor ama farklı hedeflerle. ABD’nin amacı Avrasya topraklarında rakip bir dünya gücünün ortaya çıkmasını engellemektir. Onun Rusya’ya karşı saldırganlığı, asıl olarak Çin’in yükselmesine yönelik “Asya’ya dönüş”ünün batı ucunu oluşturuyor. Alman emperyalizmi, kendi adına, bir yandan Çin ile sıkı ekonomik ve siyasal ilişkileri sürdürürken, Doğu Avrupa’yı ve Rusya’yı hem bir enerji ve ucuz işgücü kaynağı hem de malları için bir pazar olarak kullanmayı amaçlıyor. Almanya, hem Ortadoğu’da ve giderek önem kazanan Karadeniz bölgesinde hem de Rusya’da ve Çin’de, ABD ile stratejik rakip olarak karşı karşıya gelmektedir.

34. Alman emperyalizmi, Ortadoğu’da da kendi çıkarları peşinde koşuyor. Bölge, Alman sanayisi için önemli bir pazar durumunda ve bu ABD’nin politikaları eliyle tehdit ediliyor. ABD’nin Irak’ta başlattığı felaket, Berlin’i bölgedeki stratejisini yeniden gözden geçirmeye zorladı. Almanya ile ABD arasındaki gerilimler, son olarak, Berlin’deki bir Amerikan gözetlemesinin açığa çıkmasının ardından ifade edildi.

35. Amerikan emperyalizmi güçsüzleştikçe, diğer emperyalist güçler kendi bağımsız stratejilerini geliştiriyor. Asya’da, Japonya, ABD’nin desteğiyle kendi yeniden askerileşmesine girişti ve savaş sonrası anayasasında yeralan barışçıllık vaadini kaldırdı. Ama Japonya’nın kendi bağımsız çıkarları var. 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında iki dünya savaşına yol açmış olan emperyalist anlaşmazlıklar, yeni biçimler altında yeniden ortaya çıkıyor.

Sol Parti, Yeşiller ve “insan hakları emperyalizmi”

36. Parlamentoda temsil edilen partilerin hepsi Alman militarizmini destekliyor. Savunma Bakanlığı makamını elinde tutan Sosyal Demokrat Parti (SDP), büyük koalisyonda bu kampanyanın ön safında. O, I. Dünya Savaşı’na destek oyunun yüzüncü yıldönümünü, Rusya’ya karşı yeni bir savaşa hazırlanarak kutluyor. SPD, Hartz yasalarının kabul edilmesinden 10 yıl sonra, bütünüyle büyük şirketlerin ve mali sektörün kampında olduğunu yeniden doğruluyor. Parti içindeki havayı belirleyen zengin politikacılar, üst düzey memurlar, küçük işadamları ve sendika bürokratları, artık, işçileri sosyal reformlar dolayımıyla kapitalizm ile uzlaştırma peşinde koşmuyorlar. Onlar, kapitalizmi, işçi sınıfına yönelik amansız saldırılarla ve saldırgan büyük güç politikalarıyla savunuyorlar.

37. Yeşiller ve Sol Parti, Alman militarizminin yeniden canlanmasında merkezi bir rol oynuyor. Onlar, Bundestag’da (Almanya parlamentosu) sözde muhalefeti oluşturuyorlar ama gerçekte, bu yeni politikanın geliştirilmesine en üst düzeyde entegre olmuş durumdalar. Her iki parti de Stiftung Wissenschaft und Politik'in [Bilim ve Siyaset Vakfı] strateji belgesi “Yeni Güç-Yeni Sorumluluk”un hazırlanmasına katıldı ve hükümeti bütün temel meselelerde destekliyor. Onların başlıca katkısı, Alman militarizminin geri dönüşünü “barış”, “demokrasi” ve “insan hakları” üzerine basmakalıp sözlerle kılıfına uydurmak ve militarizmin yeniden canlanmasına yönelik yaygın direnişi ortadan kaldırmaktır.

38. Yeşiller, barışseverliklerini uzun süre önce çöpe attılar. Onların savaş yanlısı politikalarını “insanlık uğruna mücadele” olarak pazarlamada uzun bir sabıkaları bulunuyor. Onlar, sinik bir şekilde, Alman emperyalizminin 20. yüzyıldaki tarihsel suçlarını, 21. yüzyıldaki suçlarını haklı çıkarmak için kullanıyorlar. 1999 yılında, Yeşiller'den Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Almanya'nın Kosova Savaşı'na katılmasını, “Yeni bir Auschwitz'e hayır” sinik çığlığı ile haklı göstermişti. Yeşiller, o zamandan beri, Alman emperyalizminin her saldırganlığını “insan haklarının” ve “insanlığın” savunusundan söz ederek destekliyor.

39. Yeşiller, hükümeti dış politika konularında eleştirdiklerinde, bunu sağdan yapıyorlar. Onlar, Almanya'nın Libya savaşındaki tarafsızlığının en keskin eleştirmenleriydi. Onlar, şimdi, Rusya'ya karşı daha sert eylemleri; Ortadoğu'da, Alman güçlerinin katılacağı kapsamlı askeri operasyonları destekliyorlar. Yeşiller'in önderi Anton Hofreiter, Almanya'nın Polonya'ya saldırısının 75. yıldönümünde Almanya Parlamentosu'nda yaptığı konuşmada, yeni bir Alman savaş politikası çağrısı yaptı. O, “Rusya'nın saldırganlığının sonuçları olmalı” dedi ve Putin'in “ikiyüzlülüğünün bedelini ödemesi”ni talep etti. Hofreiter, konuşmasını, “ABD hava saldırıları yetmez. Koruma Sorumluluğu'na uygun olarak, daha kapsamlı askeri müdahaleler gerekiyor.” diyerek sürdürdü.

40. Onbeş yıl önce, Alman militarizminin dünya çapında yeniden dönüşünün örgütlenmesinde önemli rol oynayan ve onu “insani” palavralarla aklayan, Yeşiller'di. Bugün bu işi Sol Parti gerçekleştiriyor. Partinin Almanya Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi'ndeki temsilcisi Stefan Liebich, Bilim ve Siyaset Vakfı'nın yeni dış politika stratejisini hazırlamasına yardımcı olurken, parti içinde yeni bir uzlaşma sağlandı. Sol Parti, o zamandan beri, Alman hükümetinin saldırgan dış politikasını destekliyor.

41. Sol Parti yönetimi tarafından Mart ayında yapılan resmi bir açıklamada, Rusya'yı “cepheleşmeci yönelim” izlemekle suçlanmış ve “Rusya Federasyonu'nun askeri tehditleri”ni kınanmıştı. Bundan yalnızca bir ay sonra, Bundestag'daki Sol Partili milletvekilleri, “silahsızlanma” ve “barış politikası” adına, Suriye'ye karşı bir Alman askeri görevinden yana oy kullandılar. Şimdi, Sol Parti, hükümete sağdan saldırıyor ve Ortadoğu'da daha yaygın bir askeri harekatı savunuyor.

42. Sol Parti'nin resmi yayın organı “Neues Deutschland”, daha Ağustos ayı başlarında, “Sol Parti, bu tartışmadan, başını eğip kaytaramaz.” diye yazarak, Irak'taki “cihatçılar”ın “vahşetine karşı bir BM eylemi” talep etmişti. Parti'nin önderi Gregor Gysi, Kürtler'e silah sağlanması çağrısı yapan ilk Alman politikacılardan biriydi. O, Almanya Parlamentosu'nda, BM birlikleriyle kapsamlı müdahale talep etti. Sözde Antikapitalist Sol'un (AkL) sözcüsü Ulla Jelpke, Bundestag'ın Irak'a Alman silahları gönderilmesinin tartışıldığı özel bir oturumu sırasında, Sol Parti'nin pozisyonunu şöyle özetledi: “Biz, Irak ve Suriye için, burada kararlaştırılmış olandan çok daha fazlasını talep ediyoruz.”

43. Sol Parti içindeki, Marx21 ve Sosyalist Alternatif (SAV) gibi sahte sol akımlar, “insan hakları” emperyalizminin en saldırgan savunucularıdır. Onlar, egemen sınıfın kendi savaş politikasını gizlediği savları ve ideolojik gerekçeleri sağlıyorlar. Onlar, kamuoyunu zehirlemek için, Suriye'deki Esad yönetiminin emperyalizm yandaşı karşıtlarını “devrimciler” olarak betimlediler, Kiev'deki Maidan alanında faşistlerin önderliğinde gerçekleşen ayaklanmaları bir “demokratik halk ayaklanması” olarak sundular ve Rusya'yı “emperyalist saldırgan” olarak suçladılar. Onlar şimdi, Irak'a askeri müdahale için ajitasyon yapıyorlar. SAV, en son yayımladığı “İslam Devleti'ni Durdurun” başlıklı bir bildiride, “Eli kulağında bir soykırım önlenebilecek iken neden yardım edilmesin?” sorusunu soruyor. Onlar, “yardım” derken, ABD hava saldırılarını kastediyorlar.

44. SAV propaganda alanında uzmanlaşırken, Marx21, resmi savaş politikasına, kişisel olarak en üst düzeyde katılıyor. Marx21'in üyesi Christine Buchholz, Sol Parti'nin Bundestag'ın Savunma Komitesi'ndeki temsilcisidir. Alman emperyalizminin savaş planlarına ilişkin bilgiler, ona birinci elden sunuluyor. Buchholz, Şubat ayında, Savunma Bakanı Ursula von der Leyen ile birlikte, orduya ait bir uçakla, Afrika'daki Alman birliklerini denetlemeye gitti.

45. Lenin, 95 yıl önce, “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı kitabında, “Emperyalizmin başarı şansı üzerine genel heves, onun azgın savunusu ve onu en parlak renklere boyanması; çağımızın işaretleri bunlardır.” diye yazmıştı. Yeşiller'in ve Sol Parti'nin Alman emperyalizminin şimdiki yeniden canlanmasına yönelik tepkisinin daha iyi bir betimlemesi olamaz. Lenin'in yazmış olduğu gibi, büyük devletler arasında dünyanın yeniden paylaşımı konusundaki artan anlaşmazlıklar “mülk sahibi sınıfların bütünüyle emperyalizmin safına geçmesine yol açarken”, mali sermaye, bir kez daha, ekonominin bütün sektörlerine egemen olan az sayıda elde toplanmış durumda. Yeşiller, post-Stalinistler, sendika bürokratları ve Sol Parti'deki küçük-burjuva radikalleri tarafından temsil edilen orta sınıfın halivakti yerindeki kesimlerinin emperyalist savaş politikasını kucaklamadaki isteri ve coşku, Alman orta sınıfının I. Dünya savaşı öncesinde savaşa verdiği ateşli desteği anımsatmakta; temel tarihsel ve toplumsal konuları ortaya koymaktadır.

PSG'nin görevleri

46. Egemen sınıfı savaşa sürükleyen aynı etmenler, sosyalist devrimin nesnel koşullarını da yaratmaktadır. Avrupa'ya savaş sonrası dönemde belirli bir istikrar sağlamış olan siyasal, ekonomik ve toplumsal mekanizmaların çökmesi, Alman burjuvazisini, 20. yüzyılın ilk yarısında içinde bulunduğu aynı sorunlarla karşı karşıya getiriyor. O, Avrupa'ya egemen olmak ve dünya gücü haline gelme yönünde çaba göstermek için, işçi sınıfına savaş açmak zorundadır. Aynı durum, Fransız, Britanyalı ve diğer Avrupalı egemen sınıflar için geçerli. Tüm Avrupa'da bir kural haline gelmiş olan acımasız kemer sıkma programları, ücretlere ve çalışma koşullarına yönelik aralıksız saldırılar ve demokratik hakların sistematik şekilde ortadan kaldırılması, bu gerçeğin altını çizmektedir. İşçi sınıfının, aynı zamanda, yeniden silahlanmayı finanse etmek için sosyal harcamalarda yapılan sürekli kesintiler, yeni savaşlarda ölecek insan sağlama, demokratik hakların ortadan kaldırılması ve toplumun militaristleştirilmesi yoluyla, militarizmin maliyetini de karşılaması gerekiyor.

47. PSG, militarizme ve savaşa karşı mücadelesini, teorik, siyasal ve örgütsel olarak işçi sınıfına dayandırır. O, üçüncü bir dünya savaşını önleyebilecek tek uluslararası toplumsal güçtür. Onun çıkarları, kapitalist sisteme taban tabana karşıttır. Bununla birlikte, sosyalist devrim, otomatik bir süreç değildir. Onun temposu ve başarısı siyaset alanında belirlenir. Troçki'nin II. Dünya Savaşı'nın öngününde yazmış olduğu gibi, insanlığın tarihsel krizi, devrimci önderlik krizine indirgenmiştir. Bu krizin çözümü, partimizi inşa etmek için alınmış kararlara ve girişilen faaliyetlere bağlıdır.

48. PSG, işçi sınıfının bilincini geliştirmek için yorulmak bilmez siyasi faaliyet sürdürür. O, medyanın ve egemen sınıfın sözcülerinin aldatmacalarını, propagandasını ve yalanlarını açığa çıkartır. Bütün ülkelerdeki işçilerin mücadeleleri ile dayanışmayı savunan PSG, işçileri, milliyetçiliğin ve şovenizmin bütün biçimlerine karşı aşılamaya çalışır. O, Avrupa ve uluslararası işçi sınıfının sosyalist bir program temelinde birliği uğruna mücadele eder. PSG, Avrupa Birliği'ne karşı çıkmakta ve onun yerini Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri'nin alması için mücadele etmektedir. Avrupa'da Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi'nin şubelerinin inşası, onun savaşa karşı mücadeledeki başlıca görevlerinden biridir.

49. Bizim Rusya'ya karşı savaş yönelimine karşı olmamız, Devlet Başkanı Putin'in yönetimine herhangi bir destek anlamına gelmez. NATO'nun kışkırtmalarına verdiği yanıt, onun siyasi iflasının bir ifadesidir. Putin yönetimi, Sovyetler Birliği'nin Gorbaçov ve Yeltsin yönetiminde, yıkıcı etkileri her geçen gün daha açık hale gelen dağılmasından doğmuştur. Servetlerini Sovyetler Birliği'nin devlet mülkiyetinin yağmalanması yoluyla yapmış milyarder oligarkların çıkarlarını savunan Putin yönetimi, uluslararası işçi sınıfının, Rusyalı işçileri kendi sınıfsal çıkarları uğruna mücadeleye teşvik edecek bir seferberliğinden korkmaktadır. Putin, Rus milliyetçiliğine başvuruyor. Bu gerici politika, emperyalistlerin savaş propagandasındaki önemli kozlardan biridir.

50. Savaşa karşı mücadele, parti faaliyetinin bütün diğer alanlarıyla yakından bağlantılıdır. PSG, militarizme ve savaşa karşı mücadeleyi, işçi sınıfının toplumsal ve siyasal hakları savunmaya yönelik seferberliği ile birleştirir. Emperyalizme karşı mücadele, kapitalizme karşı bir mücadeledir. Savaş karşıtlığından doğan, Bundeswehr'in (Alman ordusu) dağıtılması, ülke dışındaki bütün Alman askerlerini derhal geri çağırılması, gizli servislerin dağıtılması vb. bütün talepler, işçi sınıfının, iktidarın ele geçirilmesini ve dünya ekonomisinin sosyalist bir temelde dönüştürülmesini hedefleyen bağımsız ve devrimci seferberliğini gerektirir. Özel kar birikimi dürtüsünün yerini, üretimin, toplumsal gereksinimleri karşılayacak şekilde akılcı ve demokratik planlaması almalıdır.

51. Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi'nin ve PSG'nin gücü, programlarının küresel ekonomik gelişmeye karşılık gelmesi ve işçi sınıfının çıkarlarını dile getirmesi gerçeğine dayanmaktadır. Partinin büyümesi, bu nesnel sürecin bilinçli ifadesidir. Bununla birlikte, bu büyüme otomatik olarak gerçekleşmez. Onun devrimci programı uğruna mücadele etmek gerekir. İşçi sınıfına yaklaşan mücadeleler için bir temel ve önderlik sağlamak için, her bir üye, partiyi, başlıca fabrikalarda, işyerlerinde, okullarda ve üniversitelerde inşa etmekle görevlidir. İşçi sınıfının yeni devrimci önderliği olarak Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi'nin ve şubelerinin inşası, savaşa karşı mücadeledeki temel stratejik görevdir.

 

Notlar:

[1] Stiftung Wissenschaft und Politik (SWP) ve ABD Alman Marshall Fonu (GMF) : “Yeni Güç-Yeni Sorumluluklar: Değişen bir dünya için Alman dış ve güvenlik politikasının unsurları

[2] Lev Troçki, “Sırada ne var? Alman Proletaryası İçin Yaşamsal Sorular”, Almanya'da Faşizme Karşı Mücadele, (New York: Pathfinder Press, 1971), p. 142.

[3] “DAC'nin sonu ve işçi sınıfı için başarı şansı”, Sosyalist İşçiler Birliği'nin [Almanya-BSA] Merkez Komitesi'nin Açıklaması, 21 Ekim 1990, Das Ende der DDR, Arbeiterpresse Verlag, pp. 393 and 412-413.'te.

[4] “Stalinizm'in Çökmesinin Ardından Sosyalist Beklentiler” BSA'nın Programı, 1993, syf. 112-113.'ten alıntı

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2017
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır