World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2015/jan2015/pers-j10.shtml

2014-2015: Sonuçlar ve olasılıklar

David North ve Joseph Kishore
10 Ocak 2015
İngilizce’den çeviri (5 Ocak 2015)

21. yüzyıl artık yeni bir şey değil. Yeni yıla başlarken, geçtiğimiz 15 yıl, bize, 2015’te ve sonraki yıllarda yaşanacak gelişmelerin doğasını ve yönünü belirleyecek olan başlıca ekonomik, jeopolitik ve toplumsal süreçleri ve eğilimleri tanımlamamıza olanak sağlayan yeterince veri sunuyor.

Öncelikle, 21. yüzyılın, 15 yıl içinde, kapitalizmin ve burjuva demokrasisinin Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından insan başarısının aşılamaz zirvesini temsil ettiğini iddia eden “Tarihin sonu” kutlayıcılarını en ezici biçimde yalanladığını söylemek gerekiyor. 2014’ün sonu itibarıyla, hüküm süren ekonomik ve siyasal yapılar her zamankinden daha büyük bir hızla uçuruma doğru gidiyor gibi görülüyor.

I. Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıldönümünü ifade eden geçtiğimiz yıl boyunca, kapitalist sistemin çelişkileri keskin bir karakter edindi. Büyük jeopolitik, ekonomik ve toplumsal krizler arası “barışçıl” dönemler, ara olarak betimlenemeyecek kadar kısalmış durumda. Öte yandan, krizler, yalıtılmış “olaylar” olarak değil ama günümüz gerçekliğinin şu ya da bu ölçüde kalıcı özellikleri olarak boy gösteriyorlar. 2014’ü karakterize eden kalıcı krizin işleyişi (ki bu küresel kapitalist dengesizliğin had safhada olduğunun asli bir göstergesidir), 2015 yılında çok daha büyük bir yoğunlukla devam edecektir.

Gelin, günümüzdeki krizin başlıca unsurlarına göz atalım.

1. Wall Street’te 2008’de yaşanan çöküşün tetiklemiş olduğu küresel ekonomik kriz devamlılık göstermektedir. Dünya hisse senedi piyasalarındaki (öncelikle de ABD’deki) hisse senedi fiyatlarında yaşanan artışın sürekli ve çılgın karakteri, ekonomik bir iyileşme işareti olmak şöyle dursun, asıl olarak ekonomik asalaklığın zaferine tanıklık etmektedir. Kişisel servetin durmaksızın şirket ve mali sektör seçkinlerinde birikmesi, tarihte tanık olunmadık ölçüde, değerin üretim içinde yaratılması sürecinden kopartılmış durumda. Wall Street, Federal Reserve’den (ABD Merkez Bankası-Fed) gelen ve sınırsız gibi görünen nakit akışına alıştı.

Hisse senedi değerlerindeki artış, durgunluk içindeki bir “reel” ekonominin üzerinde gerçekleşiyor. Ünlü ekonomist Barry Eichengreen, Current History’nin Ocak 2015 tarihli sayısında yayımlanan bir makalede, “Yeni yıl, dünya ekonomisi için yeni bir hayal kırıklığı yılı olacak şekilde biçimleniyor.” diye yazıyor. O, IMF’nin Genel Müdürü Christine Lagarde’ın sönük küresel büyüme oranlarını “yeni vasat” olarak adlandırdığını belirtiyor ve küresel ekonominin bu şekilde tanımlanmasının fazlasıyla iyimser olduğu uyarısında bulunuyor. Dünya ekonomisinin, güçlü bir büyüme sergileyen herhangi bir ulusal ya da bölgesel kesimi yok.

2014’te, en büyük ekonomisi Almanya’nın resmi bir durgunluğu zar zor önlediği Avrupa’daki ekonomik büyüme önemsizdi. Rusya derin bir kriz içinde ve ruble hızla değer kaybediyor. Asya’da Japonya, geçtiğimiz yılın üçüncü çeyreğinde durgunluğa girdi; Çin ekonomisi ise çarpıcı biçimde yavaşlıyor.

ABD’de, Obama yönetimi tarafından ilan edilmiş olan “düzelme”, düşen ücretlerin ve sürekli kitlesel işsizliğin ortasında, nüfusun büyük kesimi için söz konusu değil. Sıfıra yakın faiz oranları, kayda değer bir büyümeyi ateşlemede başarısız oldu. Latin Amerika’daki ve “gelişmekte olan” ülkelerdeki ekonomiler, istikrarsız mali ve sermaye piyasaları karşısında son derece kırılgan durumda.

Petrol fiyatlarında 2014’ün sonuna doğru yaşanan keskin düşüş, kısmen, ABD ile müttefiklerinin Rusya’yı zayıflatmaya yönelik kasıtlı çabasının bir sonucuydu. Bununla birlikte o, aynı zamanda, emtia fiyatlarında tüm dünyada yaşanan, azalan talep ve düşük büyüme oranları ile bağlantılı deflasyonist baskıları yansıtan genel düşüşün bir bileşenidir. Eichengreen, küresel kapitalizmin, “dünyanın bir dizi büyük ekonomisinde yaşanan geçici sorunların talihsizce birleşmesini değil ama köklü yapısal etmenlerden kaynaklanan kalıcı bir yavaşlamayı” yansıtan “uzun süreli ekonomik durgunluğun” eşiğinde olduğuna inanmak için iyi bir neden olduğunu belirtiyor.

2. Bir yanda kapitalist finansın, üretimin ve pazarların küresel karakteri ile öte yanda kapitalizmin tarihsel olarak içinde kök saldığı ulus-devlet sistemi arasındaki uzlaşmaz çelişkiden kaynaklanan jeopolitik gerilimler, ekonomik krizin sürekliliği eliyle yoğunlaşmış durumda. Emperyalist güçler, 1914’te ve 1939’da olduğu gibi, “kendi” uluslarının dünya sahnesindeki konumunu rakipleri zararına güçlendirmeye çalışarak, ekonomik krizden bir çıkış yolu bulma peşindeler. Bu kanlı ve tehlikeli süreçte, başlıca rolü ABD oynuyor. Geçtiğimiz 15 yıl içinde, sonu gelmez “terörle mücadele”nin, ABD’nin olası rakiplerini geri püskürtmeye ve kendi küresel egemen konumunu korumaya kalkıştığı araç olduğu gözler önüne serildi.

ABD’nin küresel operasyonları, Nazi Almanyası’nın operasyonlarıyla karşılaştırılabilecek kanlı bir karakter edinmiş durumda: Nazi Almanyası, “yalnızca” Avrupa’yı yönetmeyi arzuluyordu. Amerikan egemen sınıfı dünyayı yönetme peşinde. 2014’te, Obama yönetimi, hiç ara vermeksizin, gezegenin fiilen her parçasında savaş ya da savaş hazırlıkları ile uğraştı. Pentagon’un ve CIA’in, bütün önemli hükümet kararlarının alındığı Langley, Virginia’daki merkezlerinin operasyonlarının ardındaki dürtü, Çin’in, Asya’daki ve Asya-Pasifik bölgesindeki ABD egemenliğinin; dolayısıyla onun küresel egemen olarak rolünün önünde kabul edilemez bir engel olduğu görüşüdür.

Rusya ile Ukrayna üzerine yaşanan ve 2014’te patlamış olan çatışma, bu küresel mücadelenin yalnızca bir sahnesidir. Amerikan egemen sınıfı, Avrasya kara parçası üzerindeki denetimi garantiye almadıkça Çin ile kozlarını paylaşamayacağına inanıyor. Kiev’de ABD yanlısı kukla bir yönetimin kurulması, Rusya’yı belirleyici bir jeopolitik yenilgiye uğratmayı ve Putin yönetimini (ya da onun yerine gelecek olan yönetimi) Amerikan egemenliğini kabullenmeye zorlamayı amaçlıyordu.

Bununla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri, dünya emperyalizminin politikalarındaki tek aktör değil. Britanya, bir iç kriz yaşarken bile, ABD ile olan “özel ilişki”sinin, eski emperyalist ihtişamının bir kısmını yeniden ele geçirmesine olanak sağlayabileceğini umuyor. Yalnızca on yıl önce, ABD’nin Irak’ı istilasının sert karşıtlarından biri olan Fransa, Washington’ın en sadık müttefikine dönüşmüş durumda. O, karşılıklılık temelinde, Fransa’nın Kuzey ve Orta Afrika’daki yağmalarına ABD desteği sağlamaya çalışıyor. NATO’nun tüm üyeleri, üzerine çullanacak bir av peşinde koşan aç kurtlar sürüsünü andırıyor. Bir de, Avrupa’dan binlerce kilometre uzaktaki Avustralya egemen sınıfı, coşkulu bir şekilde, Washington’ın “Asya’ya dönüş”üne katılıyor.

2014 yılındaki özellikle önemli bir gelişme, Almanya ile Japonya’nın emperyalist hırslarının küstahça canlanmasıydı. Her iki ülke de, askeri güçlerinin yayılmasına ve uluslararası düzeyde konuşlanmasına yönelik programları açık ve kesin biçimde ifade etme sürecinde. Dahası, onlar Rusya’ya ve Çin’e karşı ABD ile ittifak içinde olmakla birlikte, Berlin’deki ve Tokyo’daki karar alıcıların, kendi emperyalist gündemlerini geliştirme sürecinde kendilerini Washington ile çatışma içinde bulmaları bütünüyle mümkün, hatta kuvvetle muhtemel.

Bu yıl, on milyonlarca cana mal olan emperyalist II. Dünya Savaşı’nın bitmesinin 70. yıldönümüne işaret edecek. Çarpışan emperyalist güçlerin (faşist ve “demokratik”) egemen seçkinleri, 1939 ve 1945 yılları arasında, kapitalist düzenin gerçekleştirebileceği barbarlığı gözler önüne sermişlerdi. Durum böyle iken, Ukrayna krizi sırasında, büyük bir olasılıkla nükleer silahların kullanılmasıyla başlayacak bir Üçüncü Dünya Savaşı ihtimali açıkça tartışıldı.

Şu ya da bu ülkenin egemen seçkinlerinin stratejilerini ve taktiklerini incelerken onların acımasızlıklarını küçümsemek ya da zekalarını abartmak bir yanılgı olur. Bir Üçüncü Dünya Savaşı kaygısı şu ya da bu kapitalist liderin hırslarından ya da herhangi bir devletin yanlış jeopolitik hesaplarından kaynaklanmıyor. Tersine, savaş, emperyalist devletlerin dünya kapitalist sistemi içinde avantajlı, hatta -ABD’nin durumunda olduğu gibi- egemen bir konum uğruna durdurulamaz mücadelesinin nesnel siyasal mantığından ve sonuçlarından çıkar. Savaş, yalnızca ulus-devlet sisteminin yıkılmasıyla önlenebilir. Bu, siyasi iktidarın işçi sınıfı tarafından devrimci yolla zaptedilmesi ve uluslararası sosyalist bir sistemin kurulmasını gerektirir.

Emperyalist saldırganlığın biricik ilerici ve eklemek gerekir ki, en gerçekçi alternatifi budur. Dünya sosyalist devrimi programının herhangi bir ulusalcı/milliyetçi alternatifi yoktur. Putin’in Sovyetler Birliği sonrası Rusya’yı Çarlık döneminin Büyük Rus şovenizmini iğrenç bir şekilde canlandırma temelinde savunma yönündeki çabaları yalnızca felakete yol açabilir. 1917 Ekim Devrimi, uluslararası işçi sınıfının öncüsü olarak davranan Rusya işçi sınıfının yalnızca Çarlık otokrasisinin suçlarına değil ama aynı zamanda ve asıl olarak dünya emperyalist sistemine ve onun ulus-devlet temellerine verdiği yanıttı.

Ukrayna’nın önemli bir bileşeni olduğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin 1922’de kurulması, Bolşevik yönetimin, gerici ve tarihsel olarak zamanını doldurmuş ulus-devlet sistemini aşmaya yönelik ilk çabasını temsil ediyordu. Stalinizmin ulusalcı tek ülkede sosyalizm programı temelinde sonraki ihanetleri, Ekim Devrimi’nin ve SSCB’nin kurulmasının tarihsel önemini azaltmaz. Kapitalist Rusya’nın kapitalist Ukrayna içindeki siyasal ve ekonomik etkisini bir dereceye kadar korumak isteyen Putin’in ulusalcı/milliyetçi programının, Sovyetler Birliği’nin üzerinde inşa edildiği program ve ilkeler ile kesinlikle hiçbir ortak yanı yoktur. Dahası Putin’in programı, SSCB’nin üzerinde yükseldiği programa bütünüyle düşmandır.

Kapitalizm üzerine kurulu ulus-devlet sisteminin, insanlığın küresel gelişmesinin nesnel gerekleri ile çelişen sürekliliği, yalnızca uluslararası savaşın değil ama aynı zamanda, çağdışı devlet sınırları içinde yaşayan insanlar arasındaki kanlı kardeş kavgalarının da kaynağıdır. 1707 yılındaki Birlik Yasası ile kurulmuş olan Büyük Britanya, bağımsız kapitalist bir İskoçya’nın yaratılmasına yönelik bütünüyle gerici milliyetçi bir kampanyanın yükselmesi sonucunda parçalanmakla tehdit ediliyor. Eğer bu kampanya başarılı olsaydı, sonuç, işçi sınıfının, sınırın hem kuzeyinde hem de güneyinde güçsüzleşmesi olacaktı. Ulusalcılığın/milliyetçiliğin korkunç sonuçlarına ilişkin daha fazla kanıt gerekiyorsa, İsrail’e bakmak yeter. Gerici Siyonizm programı ve ideolojisi temelinde kurulmuş ve varlığını faşistlerin gerçekleştirdiği Musevi Soykırımı’na (Holokost) bir karşılık olarak meşrulaştırmış olan Musevi devleti, Filistin halkına yönelik acımasız zulmü ve onların demokratik haklarının çiğnenmesini haklı göstermek için kaba bir ırkçılığa başvurmaktadır.

3. Lenin, 1916’da, “Her yönden siyasi gericilik emperyalizmin karakteristik özelliğidir.” diye yazmış ve eklemişti: “Demokratik-cumhuriyetçi ve gerici-monarşist burjuvaziler arasındaki farklılık, asıl olarak her ikisi de canlı canlı çürüdüğü için tamamen silinmiştir.”

En temel demokratik egemenlik biçimlerinin çökmesi -ki bu, iç ve uluslararası hukukun Amerikan devletinin en üst makamlarını işgal eden bireyler tarafından çiğnendiğinin açığa çıkmasıyla belgelenmiş durumda- Lenin’in çözümlemesini doğrulamaktadır. Senato Seçilmiş İstihbarat Komitesi’nin İşkence Üzerine Raporu, başkanın, başkan yardımcısının, savunma bakanının, CIA müdürünün ve Bush yönetimindeki başka önemli hükümet çalışanlarının suç işlediğini inkar edilemez şekilde ortaya koyuyor. Bununla birlikte, Obama yönetiminin tepkisinin açıkça gösterdiği gibi, Amerikan işkence programına izin veren, onu planlayan ve uygulayan kişiler yasal olarak sorumlu tutulmayacaklar.

ABD sınırları dışında işlenen suçlar (işkence, insansız hava araçlarıyla öldürme programı vb.) ve ülke içindeki demokratik hakların hızla yok edilmesi, aynı gerici sürecin birbiriyle bağlantılı bileşenleridir. ABD, giderek daha fazla polis devleti karakteri ediniyor. Yerel polis güçleri, yeni askeri doktrine uygun olarak ve Posse Comitatus’a (eyalet yasalarının uygulanmasında federal askeri güçlerin kullanımını sınırlayan 1878 tarihli, 1981’de güncellenen yasa) açıkça aykırı şekilde “toplam ordu” adı verilen şeye dahil ediliyor.

2014 yılında, içerideki muhalefete karşı “terörle mücadele”de güçlendirilmiş olan baskı aygıtına doğrudan başvurulmasına tanık olundu. Askeri silahlarla donanmış olan polis, 18 yaşındaki Michael Brown’ın öldürülmesi üzerine gerçekleşen protestoların ardından, Missouri’nin Ferguson kasabasında fiilen sıkıyönetim uyguladı.

Egemen sınıf iç toplumsal gerilimlere yanıt olarak baskı aygıtını kuvvetlendirirken, otoriterlik yönündeki eğilim bütün ülkelerde görülüyor. Mali yatırımcılar için en çekici ülkelerden birinin, kanlı bir askeri yönetimin demokratik hakları saf dışı ettiği ve muhaliflere karşı kitlesel katliam gerçekleştirdiği Mısır olması son derece çarpıcıdır. Egemen sınıf, uluslararası düzeyde, bu taktikleri, servetinin ve çıkarlarının tehlikede olduğu yerlerde başvuracağı önlemlere model olarak görmektedir.

4. Demokrasi cilasının lime lime edilmesi, özünde, toplumsal eşitsizliğin bitmek bilmeyen ve patlayıcı büyümesinin bir ifadesidir. 2008’den bu yana, egemen sınıfın kararlı politikası, işçi sınıfının işine ve yaşam koşullarına yönelik amansız bir saldırı ile birleşmiş şekilde borsalara trilyonlarca dolar akıtarak onun servetini korumak ve arttırmak olmuştur.

Bu politikaların doğrudan sonucu olarak, 2014’te, en zengin 400 kişinin birleşik net servetlerinin 92 milyar dolarlık bir artışla 4,1 trilyona ulaştığı görüldü. Geçtiğimiz yıl, milyarderlerin sayısı, bir yıl öncesine göre yüzde 7’den fazla artarak, 2.325’e ulaştı. Dünya nüfusunun bu küçük kesiminin net serveti, yüzde 12 artışla 7,3 trilyon dolara yükseldi.

En zengin 400 Amerikalının net serveti, 2009’dakinin yaklaşık iki katına çıkarak, 2,29 trilyon doları buldu. 2010’dan bu yana, ABD’deki ortalama hane halkı geliri yüzde beş azalmış durumda. Aynı süreç, her bir ülkede yaşanıyor. Geçtiğimiz yıl içinde serveti en fazla artan üç milyarderden ikisi Çin’de yaşıyor. Credit Suisse’e göre, dünya nüfusunun en zengin yüzde birinin küresel servet içindeki payı, 2014’te yüzde 48’e yükseldi ki bu oran 2013’te yüzde 46 idi.

5. 2015’e ilişkin tahminler, ekonomik, jeopolitik ve toplumsal krizin yoğunlaşacağını öngörüyor. Bununla birlikte, kapitalist sistemin nesnel çelişkilerinin gelişmesinin yanı sıra, nüfusun çok büyük kesiminin öfkesi ve hoşnutsuzluğu da giderek daha keskin bir karakter kazanacak. Geçtiğimiz 15 yılın olayları, kitlesel bilinç üzerinde iz bırakmış durumda. Sonu gelmez savaşlar; mali sektör seçkinlerinin yozlaşmışlığının açığa çıkması; en temel adalet duygusuna aykırı suç oluşturan sadistçe uygulamalar; çalışanların büyük çoğunluğunun yaşam standartlarındaki bitmek bilmez gerileme; geleceğin ve umudun olmadığı bir dünyada yaşadığını hisseden gençliğin hayal kırıklığı; her tarafa yayılan yoksulluğun ortasındaki çok garip zenginlik gösterileri ve çoğu insanın yaşamında karşı karşıya olduğu günlük zorluklar… Bunlar, nesnel gerçekliğin, işçi sınıfının bilincinde ve siyasi yöneliminde köklü bir değişikliğe yol açan unsurlarıdır.

Ama genel hoşnutsuzluğun artması ve açık sınıf çatışmasının başlaması, kapitalist sistemin krizinin ortaya koyduğu büyük sorunları çözmeye yetmez. En önemli görev, işçi sınıfı içinde sosyalist siyasi bilinci geliştirmektir.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve onun ulusal şubeleri, 2014 boyunca, kriz eliyle radikalleşmekte olan işçiler ve gençler arasındaki faaliyetlerini geliştirmede önemli bir ilerleme kaydetti. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin siyasi saygınlığı, olaylar onun çözümlemelerinin doğruluğunu kanıtladığı için artmaya devam etti.

Ama rehavete yer yok. Önümüzde büyük zorluklar duruyor. 2015, hem kapitalist krizin yoğunlaşmasına hem de yaygın direnişin çarpıcı bir yükselişine tanık olacak. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin çok sayıdaki okurunu bize katılmaya ve Dördüncü Enternasyonal’i, Sosyalist Devrimin Dünya Partisi olarak geliştirmeye çağırıyoruz.



Telif Hakkı 1998-2015, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır