World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2016/apr2016/merk-a15.shtml

Merkel’in acımasız sığınmacı politikası

Peter Schwarz
15 Nisan 2016
İngilizce’den çeviri (12 Nisan 2016)

Kısa bir süre önce, Avrupa’da, sığınmacı krizine yönelik Avrupa’nın sınırlarının kapatılmasını savunanlar ile bir “Avrupa çözümü”nün destekçileri arasında sert bir çatışma gerçekleşmişti.

Bir “Avrupa çözümü”nde en açık şekilde ısrar eden kişi olan Almanya başbakanı, liberal gazeteciler ve politikacılar tarafından sonunda savunmasızlara ve zulme uğrayanlara kalbini açmış “sığınmacıların başbakanı” olarak göklere çıkarılmıştı. Yeşiller ve Sol Parti kesimleri de bunda yer aldı. Merkel’in Nobel Barış Ödülü’ne layık olduğu yönünde öneriler bile söz konusuydu. Merkel’in karşıtları onu ulusal ihanetle ve Anayasa’yı ihlal etmekle suçladı.

Şimdi, herkes, bir “Avrupa çözümü”nün ne anlama geldiğini görebilir: Avrupa’nın sınırlarının kapatılması. Ege Denizi üzerinden hayati tehlike oluşturan yolculuğu riske alan savaş sığınmacıları alıkonuluyor, kötü muamele görüyor ve Türk hükümeti tarafından bir kez daha hapsedildikleri ve ardından geldikleri ülkeye geri gönderildikleri Türkiye’ye iade ediliyorlar.

Yunan adalarındaki dikenli tel örgülerle çevrili toplama kampları; Makedonya sınır polisinin coplarla ve göz yaşartıcı gaz kapsülleriyle savunmasız sığınmacılara saldırması ve Avrupa genelinde zulmedilen ve sınır dışı edilen çaresiz insanlara yönelik bürokratik acımasızlık, Alman tarihindeki en gaddar dönemi hatırlatıyor.

Almanya İçişleri Bakanı Thomas de Maizière, kısa süre önce bir röportajda, Almanya’da yaşamak isteyen insanların “Alman kültürünü bilmesi ve temel değerlerimizi kabul etmesi” gerektiğini ilan etti. O, herkes, “Auschwitz’de neler yaşandığını bilmelidir.” diye ekledi. Sığınmacılar, Avrupa sınırlarındaki ve gözaltı kamplarındaki koşullar göz önünde bulundurulduğunda, bunu, yalnızca kişisel bir tehdit olarak anlayabilirler.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, defalarca, Merkel’in ve “bir Avrupa çözümünün savunucuları”nın, sığınmacıların yazgısı ile ilgilenmediği uyarısında bulundu. Geçtiğimiz yıl Ekim ayında, Merkel’in zaman kazanmaya çalıştığını yazmıştık: “O, Avrupa’nın dış sınırlarının kapatılması ve sığınma hakkının kısıtlanması üzerine yoğun bir şekilde çalışırken, sığınmacılarla birlikte ortaya çıkmakta ve bir Rahibe Terasa pozu takınmaktadır.”

Bir ay sonra, Alman hükümeti içindeki anlaşmazlıkların, “sığınmacılara yönelik muameleden çok —tüm hizipler caydırıcılık önlemlerini ve sığınma hakkının kısıtlanmasını teşvik ediyor— dış politika yönelimi ile ilgilidir.” diye açıklamıştık. Merkel’in karşıtları “sınırların topyekün kapatılması” çağrısında bulunurken, destekçileri, “bu, Avrupa Birliği’ni parçalayıp yok edebilir.” korkusunu taşıyordu. İkinciler, “Almanya yeniden bir dünya gücü rolünü oynayabilmek için Avrupa Birliği’ne ihtiyaç duyuyor ve bu yüzden milliyetçi kartı abartılı oynamayı göze alamaz görüşünde” idiler.

Artık, Merkel’in “Avrupa çözümü”nün, onun milliyetçi karşıtlarının politikasından daha az acımasız olmadığı ortadadır. Bu, yine de, Merkel’in savunucularını onu desteklemeyi sürdürmekten alıkoymamış durumda. Yeşiller, Merkel’in Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisiyle federal düzeyde bir hükümet kurmaya hazırlanıyor. Sol Parti politikacısı Gregor Gysi de, partisinin CDU ile işbirliği yapmasını tavsiye ediyor.

Sığınmacılara hala büyük çaplı halk desteği olmasına rağmen, medya veya resmi politika içindeki hiç kimse onları savunmamaktadır. İçişleri Bakanı Maizière, bir parti toplantısında, “Yunanistan-Makedonya sınırından gelen çirkin görüntüler” karşısında katı kalmanın gerekli olduğunu söyledi ve ekledi: “Buna dayanılabilinir.”

Sol Parti’nin kardeş partisi, Yunanistan’daki Syriza, Merkel’in ve AB’nin sığınmacılara yönelik acımasız muamelesindeki baş suç ortağıdır. Tsipras hükümeti yasaları değiştirerek sığınmacıları haklarından yoksun bırakmış ve onları yakalayıp sınır dışı etmek için polisi ve orduyu görevlendirmiştir.

Sığınmacılara yönelik saldırılar yalnızca bu partilerin sağcı karakterini teşhir etmemekte, aynı zamanda AB’nin karakteri üzerine açıklayıcı bir ışık tutmaktadır. AB, kıtayı birleştirmenin bir aracı değil, ama Avrupa’yı en güçlü mali ve endüstriyel çıkarlara ve onların emirlerine tabi kılmanın, işçi sınıfına saldırmanın ve polis ile orduyu silahlandırmanın bir aracıdır.

Sığınmacılara yönelik baskı, AB’nin Yunanistan’daki ve diğer Avrupa ülkelerindeki işçi sınıfının geniş kesimlerini aşırı yoksulluğa sürükleyen kemer sıkma önlemlerinden beslenmektedir. Egemen sınıf, artan toplumsal gerilimlere, yabancı düşmanlığını kışkırtarak, devlet aygıtını güçlendirerek ve otoriter yönetim biçimleri hazırlayarak karşılık veriyor. Bu, birçok Avrupa ülkesinde güçlü ve önemli duruma gelen aşırı sağcı ve faşist güçlere zemin hazırlıyor. Bugün sığınmacılara karşı yöneltilen önlemler, yarın tüm işçi sınıfına dayatılacaktır.

Sığınmacıların korunması, demokratik hakların savunusu, sosyal saldırılara direniş ve savaşa ve militarizme karşı mücadele, birbirinden ayrılamaz. Avrupa’daki düzen partilerinin hiçbiri, bu hedeflere ulaşmak için kılını bile kıpırdatmamaktadır. Savaşa, diktatörlüğe ve sosyal kesintilere yönelik muhalefeti örgütleyen ve bağımsız bir siyasi perspektif sağlayan yeni bir işçi partisinin inşa edilmesi, bu yüzden en acil görevdir.

Böylesi bir perspektif, yalnızca Sosyalist Eşitlik Partisi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi tarafından ileri sürülmektedir. Bizler, uluslararası işçi sınıfını kapitalizme karşı mücadelede birleştirmek için sosyalist bir program uğruna mücadele ediyoruz. Bankaların ve şirketlerin Avrupa Birliği’ne yanıtımız, Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’dir.



Telif Hakkı 1998-2015, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır