World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2016/jan2016/nbre-j28.shtml

Mısır Devrimi üzerine notlar

Nick Beams
28 Ocak 2016
İngilizce’den çeviri (25 Şubat 2011)

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Avustralya) ulusal sekreteri ve Dünya Sosyalist Web Sitesi Uluslararası Yayın Kurulu’nun üyesi olan Nick Beams’in bu raporu, 22 Şubat 2011’de Sidney’deki parti üyeleri toplantısında sunuldu.

1. Devletin kendisine yönelik muamelesini protesto eden ve şimdi hızla Ortadoğu’ya yayılan işçi sınıfı ve gençlik kabarışını tetikleyen işsiz bir Tunuslu işçinin kendini yakma eyleminin üstünden sadece iki ay geçtiğine inanmak çok zor. Wisconsin’deki gelişmelerin gösterdiği üzere, bu hareket, dünyanın dört bir yanına yayılıyor.

2. Bu olaylar (sınıf mücadelesinin uluslararası bir ölçekte patlaması), Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) perspektiflerinin çarpıcı bir doğrulamasıdır. 23 Ocak’ta, Sidney’deki yaz okulumuzu, tırmanan jeopolitik gerilimlerin ortasında odak noktamızın sınıf mücadelesinin haritasını çıkarmak olduğunda ısrar ederek sonuçlandırmıştık. Biz, “tarihin sonu” tezinin savunucularına karşı, son 30 yılın en belirleyici sürecine, uluslararası işçi sınıfının eşi görülmemiş büyümesine işaret etmiştik. Bizler, hareketimizin perspektiflerinin, talepleri ve özlemleri mevcut siyasi yapı içinde hiçbir çıkış bulamayacak olan bu güçlere önderlik sağlamaya yönelik olduğunu açıkladık. İki gün sonra, 25 Ocak’ta, Mısır Devrimi başladı.

3. O zamandan beri, İsrail hükümeti dahil, bölgedeki her yönetim olayların seyrini kaygıyla izlerken, kabarış Ortadoğu’nun dört bir yanına (Yemen’e, Bahreyn’e, Libya’ya) yayıldı. Hareket şimdi, Wisconsin Madison’da kitlesel gösterilerin gerçekleşmesinde olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri’ne yayılmış durumda. Amerika’daki gösterilerin önemi, sadece, Mısır’daki devrime yol açan aynı küresel ekonomik süreçlerden, 2007-2008’de başlayan dünya ekonomik çöküşünden doğmaları değildir. Artık, ABD’deki ve Mısır’daki işçilerin aynı küresel mücadelenin parçası olduğu yönünde bilinçli bir kabul söz konusudur. Bu, bazı sloganlarda ifade ediliyor… “Bir Mısırlı gibi yürü” ve [Wisconsin Valisi Scott Walker’a atfen –ç.n.] “Hüsnü Walker”. Ekonomik kriz yoğunlaşır ve hükümetler işçi sınıfına yönelik saldırılarını hızlandırırken, Avrupa’da da benzer gelişmeler görmemiz çok uzun sürmeyecek. Bu arada, üzerinde, “Mısır, Wisconsin işçilerini destekliyor. Tek dünya, tek acı.” yazılı bir döviz tutan Mısır’daki genç bir adamın internette yayınlanmış bir görüntüsünü görüyoruz. 1988 perspektifler kararımızda, şöyle yazmıştık: “Sınıf mücadelesinin yalnızca biçimsel olarak ulusal, özünde ise uluslararası bir mücadele olduğu, uzun süredir Marksizmin temel savlarından biridir. Bununla birlikte, kapitalist gelişmenin yeni özellikleri dikkate alındığında, sınıf mücadelesinin biçiminin dahi uluslararası bir karakter edinmesi gerekmektedir.” Bu perspektif, kesin olarak gerçekleşiyor.

4. Mısır’daki gelişmelerin en önemli özelliği, işçi sınıfının toplumdaki en güçlü toplumsal güç olarak ortaya çıkmasıdır. Bu gelişmenin, daha uzun vadeli ve doğrudan, iki yanı bulunuyor. İlk olarak, Mısır ayaklanmasının kökenine ilişkin değerlendirmeler, çeşitli protesto gruplarının ve radikal grupların 25 Ocak gösterisinin örgütlenmesindeki faaliyetlerine; onların sosyal medya ağlarını kullanmasına odaklanmakla birlikte, onların mücadelesi, yalnızca içinde gerçekleştiği geniş toplumsal ve tarihsel bağlam içinde bakıldığında anlaşılabilir. Geçtiğimiz dönem, özellikle de 2004’ten bu yana olan dönem,  büyüyen bir Mısır işçi sınıfı hareketine tanık oldu. David North’un Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde 10 Şubat’ta yayımlanan perspektif yazısında belirttiği gibi: “Mısır işçi sınıfının bu hareketi, Ocak ayının son haftasında Kahire’de patlak veren kitlesel protestolardan çok önce başlamıştı. Mısır işçi hareketi tarihi uzmanı Profesör Joel Beinin’nin bir çalışmasında belgelediği üzere, gelişmekte olan grev dalgası, ‘Mısır’ın yarım yüzyılı aşkın süre içinde tanık olduğu en büyük toplumsal hareketten fışkırıyor. 1,7 milyonu aşkın işçi, 2004’ten 2008’e kadar, 1.900’den fazla grev ve diğer protesto biçimleri gerçekleştirdi.’” 

5. Bu hareket, Mübarek rejimi tarafından 2004’ten sonra izlenen, Uluslararası Para Fonu’nun ve onun denetçisi Amerika Birleşik Devletleri’nin dikte ettiği neo-liberal serbest piyasa yanlısı politikalara daha saldırgan dönüşe tepki olarak başlamıştı. Devlet başkanının oğlu Cemal Mübarek’in yönetimi altında uygulanan bu program, birbiriyle bağlantılı iki süreci kapsıyordu: özelleştirmenin hızlandırılması ve eskiden devlete ait olan işkollarındaki işlerin yok edilmesi ile işçi sınıfının, servetin toplumun üst kademelerine doğru yeniden paylaşımıyla birleştirilmiş daha fazla yoksullaştırılması. Tunuslu bir sokak satıcısının kendisini yakmasının böylesi bir öfkeyi tetiklemesi rastlantı değildi. Onun zor durumu genel olgu olarak görülüyordu. Sokak satıcılarının çoğu, iki yakalarını bir araya getirmek için yetersiz gelirlerine ek yapmaya zorlanmış işçilerdir. Bu yoksullaşmanın çapı, Mısır Ekonomik Araştırmalar Merkezi’nin Haziran 2009’da yayımladığı bir çalışmada belirtilmektedir. Çalışma, kişi başına düşen gayri safi milli hasıla ile ilişkilendirilmiş asgari ücret oranının, 1984’teki yaklaşık yüzde 60’tan, 1991-92’de yüzde 19,4’e ve daha sonra 2007’de yüzde 13’e düştüğünü gösteriyordu. Bu, dünyadaki oranların en düşükleri arasındadır. Son dönemde, ulusal büyüme artmış fakat artan servete üst tabakalar tarafından el konulmuştur. 2007-2008’de, işçi sınıfının durumu, gıda fiyatlarındaki keskin bir artışla daha da kötüleşti. Fiyatlar Lehman Brothers’ın çökmesinin ardından bir miktar istikrar kazanmışken, şimdi, özellikle borsa fiyatlarını yukarı itmek amacıyla mali sisteme milyarlarca dolar pompalayan ABD Merkez Bankası’nın (Fed) sözde parasal genişleme politikası nedeniyle, yeniden hızla yükseliyor. Bu politikanın sonuçlarından biri, gıdada ve diğer hammaddelerde spekülasyonun geri dönmesidir.

6. İşçi sınıfı hareketi yalnızca devrimin başladığı geniş bağlam içinde şekillenmedi. İşçi sınıfı hareketi, Mübarek’in istifasına giden günlerde, belirleyiciydi. Rejimin 25 Ocak’taki protestoların boyutu ve 28 Ocak’taki daha büyük gösteri karşısındaki şaşkınlığının ardından ilk tepkisi, hareketi zor yoluyla ezmeye çalışmak oldu. Haydutların, suçluların ve güvenlik güçlerinin ipleri, 2-3 Şubat’ta serbest bırakıldı ama göstericiler direndiler ve onları yenilgiye uğrattılar. Ardından, yeni atanmış devlet başkanı yardımcısı Ömer Süleyman başka bir yol denedi. Müslüman Kardeşler’in ve Muhammed El Baradey’in Değişim İçin Ulusal İttifak’ının dahil olduğu muhalefet gruplarının temsilcileri, 6 Şubat’ta, görüşmeler için davet edildiler. Plan, görüşmelerin hareketin dağılmasına yol açmasıydı. Ancak kitleler arasında görüşmelere yönelik muhalefet öyle güçlüydü ki, Müslüman Kardeşler’in temsilcileri [görüşmelere] katılma kararlarını yeniden gözden geçirmeleri gerektiğini belirttiler.

7. 8 Şubat Salı günkü gösteri, doruk noktasıydı. Ama Tahrir Meydanı’nın dışında çok daha önemli olaylar gelişiyordu. İşçiler, bir dizi sektörde ücret artışı ve diğer taleplerle greve gitmeye ve giderek artan oranda siyasi karakter edinen talepler ileri sürmeye başladılar. Bu eylemler bankacılık, demir-çelik, Süveyş Kanalı, petrol ve gaz sektörlerini kapsıyordu. Artan siyasallaşma, demir-çelik işçileri tarafından yayımlanan bir açıklamada ifade edildi. Onların talepleri aşağıdaki gibiydi:

1) Devlet başkanın ve rejimin tüm önde gelenlerinin derhal istifası.

2) Önceki rejimin tüm önde gelenlerinin ve rüşvet aldığı kanıtlanan herkesin paralarına ve mülklerine el konulması.

3) Şehitler ve militanlar vermiş olan demir-çelik işçileri, Mısır’ın tüm işçilerini, resmi sendikayı parçalamak ve kendi bağımsız sendikasını hemen ilan etmek üzere, rejimin ve iktidar partisinin sendikalar federasyonuna başkaldırmaya; onu dağıtmaya ve devrilmiş ve tüm meşruiyetini yitirmiş olan rejimin ön izni ve onayı olmaksızın kendi bağımsız sendikasını serbestçe kurmak üzere genel kongrelerini planlamaya çağırır.

4) Satılmış, kapatılmış ya da özelleştirilmiş kamu sektörü şirketlerinin yanı sıra halka ait olan kamu sektörüne el konulması ve halk adına ulusallaştırılması; işçilerden ve teknisyenlerden yeni bir yönetim oluşturulması.

5) Bütün işyerlerinde, üretimi, fiyatları, dağıtımı ve ücretleri denetleyen işçi denetleme komiteleri oluşturulması.

6) Rejimin onayını ya da onunla müzakereyi beklemeksizin, yeni bir anayasa hazırlamak ve gerçek halk komitelerini seçmek üzere, halkın tüm kesimlerinin ve tüm siyasi eğilimlerin [temsil edileceği] bir meclis için çağrı yapılması.

Büyük bir işçi gösterisi, devrime katılmak ve Mısır işçilerinin taleplerini ilan etmek üzere, 11 Şubat 2011 Cuma günü Tahrir Meydanı’na katılacaktır.

Yaşasın devrim!

Yaşasın Mısır işçileri!

Yaşasın Mısır gençliğinin intifadası – Yaşasın halkın halk için devrimi!

22 Şubat’ta, Bağımsız Sendikacılar adına bir açıklama yayımlandı. “Devrim-Özgürlük-Toplumsal Adalet ve İşçilerin Devrimdeki Talepleri” başlıklı açıklamada şunlar yazıyordu:

25 Ocak devriminin kahramanları! Biz, mevcut dönem boyunca Mısır’ın dört bir yanında yüz binlerce işçinin grevlerine, işgallerine ve gösterilerine tanık olmuş farklı işyerinden işçiler ve sendikacılar olarak, Mısır halkının yapmış olduğu ve uğruna şehit kanı akıttığı grevci işçilerin taleplerini birleştirmeyi doğru buluyoruz. Böylece onlar, devrimimizin hedeflerinin ayrılmaz bir parçası haline gelebilirler. Sizlere, bu devrimin toplumsal yönünü tekrar doğrulamak ve devrimin, ondan yararlanması gereken tabanındakilerden uzaklaştırılmasını önlemek amacıyla, haklı taleplerimizi bir araya getiren bir işçi programı sunuyoruz.

İşçilerin, 25 Ocak devriminden önce yükselttiğimiz ve bu görkemli devrimin başlangıcının parçaları olmuş talepleri şunlardır:

Devrimin doğurduğu toplumsal adalet ilkesine ulaşmak için, ulusal asgari ücretin ve emeklilik maaşlarının arttırılması ve en yüksek ücretin artık en düşük ücretten 15 kat fazla olmaması için, onlar arasındaki uçurumu daraltmak; işsizlik yardımı ödemeleri ve artan fiyatlarla orantılı düzenli ücret artışları.

Koşulsuz ve kısıtlamasız, bağımsız sendikalar örgütleme özgürlüğü; sendikaların ve önderlerinin korunması.

Beden işçileri ve büro emekçileri, çiftçiler ve fikir işçileri için iş güvencesi ve işten çıkarmalara karşı korunma hakkı. Geçici işçiler kadrolu hale getirilmeli ve işten çıkarılanlar işlerine geri alınmalı. İşçileri geçici sözleşmelerle çalıştırma yönündeki bütün bahaneleri ortadan kaldırmamız gerekiyor.

Özelleştirilmiş tüm işletmelerin yeniden ulusallaştırılması ve devrik rejim altında ulusal ekonomimizi harap etmiş olan kötü ünlü özelleştirme programının bütünüyle durdurulması.

Kamu işletmelerini batırmak ve elden çıkarmak amacıyla onların başına getirilmiş olan yozlaşmış yöneticilerin toptan ihraç edilmesi.

Gençlere istihdam olanakları sağlamak amacıyla, emeklilik yaşını geçmiş olan ve ulusal gelirin 3 milyarını tüketen danışmanların istihdamını kontrol altına alma.

Fiyatları düşük tutmak ve yoksulları sıkıntıya sokmamak için, mal ve hizmetler üzerinde fiyat denetimi uygulamasına geri dönülmesi.

Bir elden çıkarma öncesinde onları batırmak amacıyla şirketlerin başına getirilmiş devrik rejimin artıklarına karşı, halen grev yapanlar da dahil olmak üzere, Mısırlı işçilere grev yapma, oturma grevleri örgütleme ve barışçıl gösteri hakkı. Bize göre, eğer bu devrim servetin adil bölüşümüne yol açmazsa, herhangi bir değer taşımaz. Özgürlükler, toplumsal özgürlükler olmaksızın tam değildir. Oy hakkı, doğal olarak, ekmek hakkına bağımlıdır.

Sağlık hizmetleri, artan üretim için gerekli bir koşuldur.

Ölmüş rejim altında yozlaşmanın en önemli simgelerinden biri olmuş olan Mısır Sendikalar Federasyonu’nun (ETUF) tasfiyesi. Ona karşı alınmış hukuksal kararların uygulanması ve onun mali varlıklarına ve belgelerine el konulması. ETUF’un ve ona üye sendikaların önderlerinin varlıklarına el konulması ve onların soruşturulması.

8. Bu açıklamalarla ilgili olarak değinilmesi gereken iki nokta var. Onlar, kesin olarak, Mübarek’in alaşağı edilmesindeki başlıca etmen olan işçi sınıfı hareketinin gücünü vurgulamaktadırlar. Bununla birlikte, onlar, aynı zamanda, siyasal taleplerin yokluğuyla karakterize edilmektedirler. Kuşkusuz bu, işçilerin siyasi arenaya girmeye henüz başlıyor olmalarından kaynaklanmaktadır. Fakat bağımsız bir siyasi perspektifin yokluğu bir zayıflıktır ve siyaset burjuva ve küçük-burjuva partilerle örgütlere bırakılırken, işçilerin sadece militan ekonomik mücadelelere ve bağımsız sendikalar kurmaya odaklanması gerektiğini düşünen siyasi eğilimlerin doğrudan etkisini yansıtıyor olabilir.

9. İlerideki olaylar, bu sorunu netleştirmeye hizmet edecektir. Yine de, açıklamalar, ordunun önde gelen kesimlerinin neden yukarıdan müdahaleyi gerekli gördüğünü ortaya koymaktadır. Açık baskıyla birleştirilmiş şekilde muhalefet ile görüşmeleri ve iktidarı Süleyman’a teslim etmeyi kapsayan önceki manevraların işe yaramayacağı ortadaydı. Hareket sola kayıyor ve bizzat rejimin temellerine saldıracak gibi görünüyordu (televizyon kuruluşlarına el koyma hamleleri ve devlet başkanlığı sarayına bir yürüyüş düzenleme planları söz konusuydu). Ordu önderliği, “bu hareket nasıl etkisizleştirilecek ve sona erdirilecek?” sorusuyla karşı karşıyaydı. Ordu önderliği, hareketi bir kan gölünde boğmayı deneme seçeneğini, kuşkusuz, göz önünde bulunduruyordu. Ancak bu, devasa riskler taşıyordu. Yani, ordunun zorunlu askerliğe dayalı yapısı ve subayların alt kademelerinde protestolardaki taleplere olan destek göz önünde bulundurulduğunda, ordu ile halk arasında bir çatışma durumunda, ordunun kimi kesimleri halk tarafına geçecekti. Mübarek’in yerinden edilmesine yol açan şey bu etkenlerdi. Onun 10 Şubat Perşembe günü istifa etmesi ayarlanmıştı ama o, ailesiyle ve kuşkusuz ordunun kimi kesimleriyle yaptığı yoğun tartışmaların ardından, istifa etmedi. Onun istifayı reddetmesi, hareketi daha fazla öfkelendirdi; bunun üzerine, ordunun ona çekilme baskısı yapan bu hizbi müdahale etti ve Mübarek’in görevden alınmasını yukarıdan gerçekleştirdi.

10. Hiç kuşku yok ki bu eylem, burjuva ve küçük-burjuva muhalefet gruplarının önderlerinin onayını almıştı.  Onların tutumu, Mübarek’in gitmeyi reddetmesi ve hareketin bir isyan karakteri edinmesinin ardından, Değişim İçin Ulusal İttifak’ın lideri Muhammed El Baradey tarafından özetlenmişti. O, “Mısır patlamak üzere” diyor ve ekliyordu: “Ordu, ülkeyi kurtarmak için müdahale etmeli.” Onların korktuğu şey, sadece rejim için değil ama onun koruduğu özel mülkiyet için de bir tehdit oluşturan, yükselen işçi sınıfı hareketiydi. Ordu, gelişen ayaklanmanın önüne geçmek ve Mübarek’ten vazgeçerek bir bütün olarak rejimi kurtarmak üzere müdahale etmişti.

11. Dizginleri ele alan ordu, kendi konumunu sergilemiştir. Kitle hareketi dağıtılmalı, grevler sona ermeli ve ordunun yeni bir anayasayı ve seçimleri hazırlama görevini sürdürmesine izin verilmeliydi. Ordunun perspektifi açıktır: o, kitle hareketinin önüne geçmek ve hareketi dağıtmak için burjuva ve küçük-burjuva muhalefet gruplarını kullanmayı ve böylece bir baskının uygulanabileceği koşulları yaratmayı hedeflemektedir.

12. Olayların şimdiye kadarki seyri, bazı çevrelerde, hiçbir biçimde gerçek bir devrimin söz konusu olmadığı sonucunun çıkarılmasına yol açtı. Bu, Stratfor haberalma web sitesinden George Friedman tarafından ileri sürülen görüştür. Friedman’a göre, ordunun kimi kesimleri Mübarek’ten kurtulmak istiyordu ve ona karşı hareket, onlara bunu örgütlemek için ihtiyaç duyulan krizi sağlamıştı. O, “Coşkunluk ile Gerçeklik Arasındaki Mesafe” başlıklı bir yazısında şöyle yazıyor: “Mübarek gittiğinde gördüğümüz şey, onun hizmet ettiği askeri rejimin gücünü çarpıcı biçimde arttırmış olmasıdır… Gelinen noktada ne olacağını bilmiyoruz. Ama ne olduğunu biliyoruz. Mübarek istifa etti, askeri rejim olduğu gibi devam ediyor ve o her zamankinden daha güçlü… Son 72 saatte ne olduğu konusundaki gerçeklik ile dünyanın çoğunun ona ilişkin yorumu, şaşırtıcı biçimde farklıdır. İktidar, kitlelerin değil, rejimin elindedir. Bize göre, kitleler, kesinlikle, çoğu insanın iddia ettiği kadar güce sahip olmadılar… Gerçek bir devrimde, polis ve ordu kitleleri zapt edemez. Mısır’da ordu, göstericiler ile karşı karşıya gelmemeyi, bizzat ordu bölünmüş olduğu için değil; onların esas talebine (Mübarek’ten kurtulmak) katıldığı için seçti. Ordu Mısır rejiminin temeli olduğu için, bunu bir devrim olarak değerlendirmek tuhaftır.”

13. Friedman’a göre, ordu, Mübarek’e, oğlu Cemal’i ardılı yapmaya kalkıştığı zaman karşı çıkmaya başlamıştı. Egemen aygıt içinde, şüphesiz, ekonomideki gelişmelerden ve ordunun son derece önemli ekonomik rolünden kaynaklanan farklılıklar ve hatta çatışmalar söz konusuydu. Ancak bu çözümleme, bütünüyle tek yanlıdır. Bu değerlendirme, kitle hareketinin dinamikleri açısından, sadece, Tahrir Meydanı’ndaki kitleye odaklanmaktadır. Ama çok daha önemli olan, önceki beş-altı yıldır gelişmiş olan işçi sınıfı hareketi ve onun, Mübarek’e karşı yoğunlaşmış hareket olarak bir dizi mücadelede patlaması idi. Mısır, hızla bir durma noktasına geliyordu. Bir genel grev gelişmemişti ama gidişat o yönde ilerliyordu. Ordu, bir ayaklanmayı önceden engellemek ve rejimi kurtarmak için harekete geçti.

14. Peki, ordu, bunu nasıl yapabilmişti? Can alıcı etmen, devrimci önderliğin yokluğuydu. Mısır’da görmüş olduğumuz şey, devrimci bir önderliğin ve perspektifin olmadığı bir devrimci patlamadır. Marx, işçi sınıfının kurtuluşunun bizzat işçi sınıfının görevi olduğunda ısrar etmişti. Her türden kendiliğindenci, bunu, bir devrimci önderliğe ihtiyaç olmadığı ve sözde “öncücülük”ün geçmişe ait bir şey olduğu anlamında yorumlarlar. Mısır’daki deneyimler, tam tersini kanıtlamaktadır: devrimci bir kabarmadaki belirli bir noktada, belirleyici faktör devrimci partidir. İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır. Ancak işçi sınıfı, yalnızca devrimci partinin faaliyeti aracılığıyla siyasi meseleleri netleştirebililir, görevlerini belirleyebilir ve bunları gerçekleştirebilmesi için gerekli örgütleri geliştirebilir. Bu tür bir partinin yokluğunda, işçi sınıfının yazgısı, hareket ne kadar güçlü olursa olsun, onun dışındaki diğer güçler tarafından belirlenir. Mısır’daki olaylardan şu ana kadar çıkartılması gereken asıl ders budur.

15. Kahire’deki durum, 1917 Şubat Devrimi sonrasındaki Rusya’yı hatırlatmaktadır. Farklılıkları göz önünde bulundurmak koşuluyla, Lenin’in Nisan 1917’ye ilişkin çözümlemesini anımsamakta yarar var: “Bireyleri vb. değil ama nesnel olguları, kitleleri ve sınıfları dikkate alması gereken Marksiste göre, şimdiki duruma yönelik taktiklerinin özgün niteliğini… güncel durumun özgün karakteri belirlemelidir. Durumun bu özgünlüğü, ilk olarak, ‘devrimci-demokratik söylemin tatlı suyuna sirke ve safra dökmeyi’ gerektiriyor. Görevimiz, eleştirmek, küçük-burjuva Sosyalist Devrimci ve Sosyal Demokrat partilerin yanlışlarını açıklamak; bilinçli proleter unsurları, Komünist Parti’yi hazırlamak ve sıkıca birleştirmek ve proletaryanın ‘genel’ küçük-burjuva sarhoşluğunu tedavi etmek olmalıdır. Bu, propaganda çalışmasından ‘başka bir şey değilmiş’ gibi görünür ama gerçekte, en pratik devrimci çalışmadır. Çünkü, dışsal nedenlerden, burjuvazinin şiddetinden değil (Guchkov hala, yalnızca, asker kitlesine karşı şiddete başvurma tehdidinde bulunuyor), ama halkın akıl almaz güveninden dolayı yerinde saymakta olan, durma noktasına gelmiş, kendisini laflara boğmuş, ilerleyen bir devrim söz konusu değildir.”

16. Mısır’daki durum, elbette, farklı. Ama genel durum aynı: hareket, geniş kitleler içindeki, ordunun ödünler vermeye zorlanacağı ve daha demokratik bir rejimin doğacağı umudundan dolayı (bununla birlikte yaygın bir güvensizlik de söz konusu), bir tür durma noktasına gelmiştir. Ancak devrim, onu harekete geçiren temel itici güçlerden, ekonomik süreçlerden doğan çözülemez sınıf çelişkilerinden kaynaklandığı için, rejimde yapılacak birkaç yüzeysel değişiklikle sona erdirilemez. Küçük-burjuva ve orta sınıf kesimler için demokrasi, yeni düzen içinde bir yer anlamına gelmektedir. Fakat işçi sınıfı için demokrasi, oldukça farklı bir içeriğe sahiptir. Ekmek hakkı olmaksızın oy hakkı ne işe yarar? İşçi sınıfı için demokrasi, kendi taleplerini ileri sürme, yaşanılabilir bir ücreti güvence altına alma, serveti gelir merdivenin üst basamaklarındakilere hortumlayan özelleştirmelere son verme, uygun işleri ve toplumsal koşulları güvence altına alma becerisi demektir. Bu talepler, kapitalist mülkiyet ilişkileri çerçevesinde karşılanamaz. Bu, büyük sınıfsal çatışmaların, şimdiden görmekte olduğumuz gibi uluslararası boyutlar edinecek mücadelelerin önümüzde olduğu anlamına gelmektedir.

17. Bu mücadeleler için en gerekli hazırlıklardan biri, çeşitli “sol” siyasi eğilimlerin rolünü açık bir şekilde ortaya koymaktır. Çünkü onlar, Mısır devriminin bir sonraki aşamasında, işçi sınıfını burjuva düzene tabi kılmaya çalışmada; dolayısıyla, karşı-devrime zemin hazırlamada çok önemli bir rol oynayacaklar.

18. Mısır’daki bu grupların en önde gelenlerinden biri, Devrimci Sosyalistler’dir. Devrimci Sosyalistler, uluslararası alanda, Tony Cliff tarafından 1940’ların sonlarında kurulmuş olan Uluslararası Sosyalist Eğilim ile müttefiktir. [SSCB’de] “devlet kapitalizmi” [olduğunu savunan] ve Dördüncü Enternasyonal’in perspektifini ve programını reddetmiş olan bu eğilimin en önemli partisi, Britanya Sosyalist İşçi Partisi’dir (SWP). Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Uluslararası Sosyalist Örgüt de (ISO), artık resmi bir şube olmamasına rağmen, siyasi olarak Uluslararası Sosyalist Eğilim ile aynı çizgidedir.

19. Devrimci Sosyalistler, Mısır Devrimi üzerine, 1 Şubat tarihinde, 6 Şubat’ta İngilizceye çevrilmesinden bu yana yaygın bir biçimde dağıtıma sokulmuş olan bir açıklama yayımladı. Açıklama, başka birçok yerin yanı sıra, hem Britanya’daki SWP’nin hem de ABD’deki ISO’nun web sitelerinde belirgin bir şekilde ön plana çıkarılıyor. Açıklama, devrimi, işçileri katılmaya çağırdığı bir “halk devrimi” olarak niteliyor. O, “Bu devrimin sahipleri Mısır’ın gençliği, öğrencileri, işçileri ve yoksullarıdır.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Son günlerde birçok seçkin, parti ve sözde sembol [isim], devrimi kullanmaya/yönlendirmeye ve onu gerçek sahiplerinden gasp etmeye yeltenmeye başladılar.” Ancak açıklama, bu gaspçıların tam olarak kimler olabileceği konusunda diplomatik bir sessizlik içinde. Gaspçılar, Muhammed El Baradey’i, onun Değişim İçin Ulusal İttifak’ını ve Müslüman Kardeşler’i kapsıyor mu? Bu sessizliğin nedeni, Devrimci Sosyalistler’in bu her iki örgütle de ilişkisini incelediğimizde daha açık hale gelecektir.

20. Açıklamanın siyasi olarak en önemli bölümlerinden biri, başlıca sorun olan ordu ile ilgili yeridir. Onlar, “Bir halk ordusu, devrimi koruyan ordudur” başlığı altında şöyle yazıyorlar: “Herkes şunu soruyor: ‘Ordu halk ile birlikte mi; yoksa ona karşı mı?’ Ordu, tek bir blok değildir. Askerlerin ve genç subayların çıkarları, kitlelerin çıkarlarıyla aynı. Ancak üst düzey subaylar Mübarek’in adamlarıdır; yolsuzluk, servet ve zorbalık rejimini korumak üzere özenle seçilmişlerdir. Onlar, sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Ordu, artık halkın ordusu değildir. Bu ordu, Ekim 1973’te Siyonist düşmanı yenilgiye uğratan ordu değildir.” Açıklama, “bizler, ordunun bizim tarafımızda olduğu[nu ilan eden] sloganlarına aldanmamalıyız.” uyarısıyla devam ediyor. Ancak açıklamanın açık anlamı, ordunun, önderlikte bir değişiklik olması ve ve sadece 1973 öncesinde oynadığı role geri dönmesi durumunda, yeniden halkın ordusu olabileceğidir. Nasır’ın Özgür Subaylar Hareketi’nin önderliği altındaki o ordu, 1952’de Kral Faruk monarşisini devirmiş ve ardından işçi sınıfı hareketini ezmişti.

21. Her devrim, kapitalist devletin temelini oluşturan “silahlı insanlar topluluğu” –ordu– sorunuyla karşılaşmak zorundadır. Ordu, yalnızca, askere alınmış tabanın ve alt düzey subayların, toplumun sorumluluğunu üstlenme kapasitesine sahip bir toplumsal gücü işçi sınıfında görmeleri durumunda parçalanabilir. Bizzat devrimci mücadele sırasında toplumun yönetiminin sorumluluğunu üstlenmeye başlayan bağımsız halk komitelerinin, fabrika komitelerinin ve daha geniş işçi sınıfı örgütlerinin oluşması, bu perspektifin gerçekleşmesinde belirleyici bir rol oynar. Ancak, Mısır’daki Devrimci Sosyalistler’in yönelimi bu değildir. Onlar, eski gardiyanı devirecek ve orduyu halka iade edecek genç subayların Nasır hareketinin bir tür tekrarını umuyorlar. [Onlar şöyle diyorlar:] Orduya … yani, şimdiki haliyle orduya güvenmeyin. Ama bir halk ordusu, farklı bir meseledir! Burada, küçük-burjuva politikasının, her şeyden önce Nasır’ın kitlelere ödünler vermesini mümkün kılan ekonomik etmenler ve onun ABD emperyalizmi ile Sovyetler Birliği arasında denge kurmasına izin veren uluslararası güçler ilişkisi artık olmadığı için, işçi hareketini Nasır yönetiminde örgütlenmiş baskıdan çok daha acımasız bir şekilde ezecek olan bu tür bir “halk ordusu”nun rolü konusundaki sınıfsal mantığını görüyoruz.

22. Belirtmiş olduğumuz gibi, Devrimci Sosyalistler’in açıklaması, El Baradey ve Müslüman Kardeşler gibi güçlerin rolü hakkında sessizdir. Onların bu örgütler ile ilişkilerinin tarihi, bunun nedenini açıklıyor. ISO, geçtiğimiz yılın Haziran ayında, [Devrimci Sosyalistler'den] Mustafa Ömer’in Mısır’daki siyasi duruma ve El Baradey’in Mübarek’e meydan okuma kararına ilişkin bir dizi haberini yayımladı. Ömer’e göre, “El Baradey’in kampanyası, bu kadar uzun süreli yoksulluk ve siyasi baskı eliyle harap edilmiş bir ülkeyi heyecanlandırmış” ve “Milyonlarca Mısırlı”, otuz yıllık baskı yasalarının ve kötüleşen yaşam koşullarının ardından, “Muhammed El Baradey’in rejime meydan okuma kararıyla coşmuştur.” El Baradey’in dönüşü konusunda duyulan heyecan, “uzun yılların hayal kırıklıklarının ve ızdırabının” sonucuydu ve sürüyordu. El Baradey’in kampanyasına gelince; Ömer, bunun, halkın çoğunluğunun toplumsal ve ekonomik adalete ve siyasi özgürlüklere susamış olduğu koşullar altında gerçekleştiğini; El Baradey’in bu ekonomik ve siyasi gerçeklikleri kavramış gibi göründüğünü belirtiyordu. O [Baradey], “yoksul köylülere ve işçilere elini uzatmış”, bağımsız sendikacılarla görüşmüş ve “onların şikayetlerini dinlemiş”ti; aynı zamanda, “tartışmalı toplumsal sorunlar” ile de ilgileniyordu.

23. Ömer, El Baradey’in “oldukça ılımlı tavırları”na [İskandinav ülkelerindekine benzer bir sosyal demokrat sistemi desteklemesi] işaret ederken, onun Mısır’a dönme kararının, “ülkedeki siyasi tartışmaları kışkırtmış; demokrasi aktivistlerine güven vermiş ve işçi sınıfı hareketinin kendi taleplerini daha militan bir şekilde ortaya koymasını canlandırmış” olduğunu yazıyordu. Oysa El Baradey, ülkeye, durumu kışkırtmak şöyle dursun, büyüyen bir işçi sınıfı ve gençlik hareketine karşılık olarak dönmüştü. Onu harekete geçiren neden, bir hareket yaratmak değil; alttan alta gelişen hareketin, Değişim İçin Ulusal İttifak tarafından savunulan güvenli kanallara akıtılmasını sağlamaktı. Ömer, üç bölümlük haberinin sonunda, “sol”un, onun sağ güçlerinin arkasına takılması tehlikesine zorunlu bir gönderme yapıyor ve teorik açıklık ile hem liberallerden hem de İslamcı kökten dinci örgütlerden siyasi bağımsızlığın son derece önemli olduğunda ısrar ediyordu. Ancak bir diğer tehlike, El Baradey’in olası devlet başkanlığı kampanyasına yönelik “aşırı sol” ve boykotçu bir tutumdu: “Mısırlı sosyalistler, El Baradey’in kampanyasını iflas etmiş bir sistemi kurtarma yönünde liberal kapitalist bir girişim olarak eleştirmekte doğru olsalar da, El Baradey’in kitlesel basınç altında, örneğin İsrail ve emperyalizm konularında, en azından biçimsel olarak radikal tutumlar almak zorunda kalmayacağı, henüz kaçınılmaz bir sonuç değildi. Bu, sıradan insanların mücadeleye olan güvenini arttırabilir.”  Olaylar, Marksizmin köklü çözümlemesini daha şimdiden doğrulamıştır. Kahire’deki, İskenderiye’deki, Süveyş’teki ve diğer yerlerdeki hareket çap olarak büyür ve isyan niteliği kazanmaya başlarken, El Baradey, 9-11 Şubat günlerinin yoğun kitlesel basıncı altında nasıl tepki verdi? 10 Şubat’ta Mübarek’in görevden ayrılmayı reddetmesinin ardından gelişen kitlesel basıncın oldukça farkında olan El Baradey, Mısır’ın patlamanın eşiğinde olduğu ve ordunun “ülkeyi kurtarmak” için müdahale etmesi gerektiği uyarısında bulunuyordu.

24. Mısır’daki Devrimci Sosyalistler’in Müslüman Kardeşler’e (Mısır’daki burjuva muhalefetin önemli bir parçasını oluşturan bir örgüt) yönelik tutumu, aynı şekilde, son derece önemli siyasi perspektif sorunlarını gündeme getirmektedir. 1980’ler boyunca, Mısır’daki başlıca “sol” örgütlerin tutumu, faşist oldukları gerekçesiyle İslamcı örgütlere yönelik devlet baskısını desteklemekti. Müslüman Kardeşler (MK), 1928’de, özellikle Rus Devrimi’nin ardından Marksizmin etkisine karşı koymak için kurulmuştu. MK, Mısır burjuvazisinin üst kademelerinde derin köklere sahiptir. MK’ye bağlı ekonomik girişimlerin, özel sektörün yüzde 40 kadarını oluşturduğu tahmin ediliyor. MK, 1980’ler boyunca, özellikle devlet bütçe kesintileri nedeniyle ekonomik ve sosyal yükselme sağlayamayan üniversite mezunlarını ve diğer vasıflı gençleri saflarına katmaya başladı. Nasır rejimini karakterize eden ulusal temelli ekonomik gelişme dönemi sona ermişti. 1980’lerde, neo-liberalizmin “serbest piyasa” programının parçası olarak IMF tarafından dikte edilen ekonomik yeniden yapılanmanın uygulanmasına tanık olundu. Stalinist hareketin çürümesi ve çözülmesi ile burjuva ulusal hareketin bütün perspektifinin çöküşü, daha önceki dönemde sola kayacak olan hoşnutsuz gençlik kesimlerinin artık Müslüman Kardeşler’e, İslamcı ideolojilere ve politikalara yönelmesi anlamına geliyordu. Başka bir ifadeyle, İslamcı grupların büyümesi, yedinci yüzyıla dönme yönünde açıklanamayan bazı dürtülerin gençlerin kafasında aniden doğmasının değil; 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başı kapitalizminin derinleşen krizinin yol açtığı toplumsal ve siyasi gerilimlerin bir dışavurumudur.

25. Devrimci Sosyalistler’in en öne çıkan üyelerinden biri olan Hossam El-Hamalawy, Middle East Report’un 2007 Bahar sayısında yayımlanan bir makalesinde, örgütünün tutumunu şöyle açıklıyordu: “1980’lerin sonlarından başlayarak, Troçkizmden etkilenmiş, eğitim için bir araya gelmiş Mısırlı küçük öğrenci çevreleri, sonunda, Nisan 1995’te, Devrimci Sosyalistler Eğilimi adlı bir örgüte dönüştüler. Bu aktivistler, Stalinist solun tersine, üniversite kampüslerinde ve başka yerlerde dağıttıkları yayınlarda, ‘Bazen İslamcılarla birlikte; devletle asla’ sloganını ileri sürdüler. [İlk olarak, Britanya’daki SWP’nin önde gelen ideologlarından biri olan Chris Harman tarafından geliştirilmiş olan –Nick Beams] Bu slogan, pratikte, devlet güvenliğinin İslamcı adayların öğrenci birliği seçimlerine katılmalarını yasaklaması veya İslamcı öğrencileri okuldan atması gibi, ‘demokratik’ meseleler söz konusu olduğunda, kampüste Müslüman Kardeşler’den öğrencilerin davasını devam ettirmeye dönüştü.” İşbirliği, bu ilk adımlardan başlayarak gelişti: “Müslüman Kardeşler ile Mısır’daki radikal sol arasındaki ilişkiler, 1990’lardaki kampüs kavgalarından 2005-2006’daki ortak gösterilere, büyük mesafe katetti. Öğrenci birlikleri ve meslek sendikaları gibi iki eğilimin yan yana faaliyet gösterdiği ortamlarda, aleni düşmanlık ortadan kaybolmuş durumda ve hatta taktikler etrafında az sayıda koordinasyon bile bulunmaktadır.” Bu makaleye, 14 Ağustos 2005’te Müslüman Kardeşler ile Devrimci Sosyalistler’in Mısır rejimine karşı düzenlediği ortak bir protestonun fotoğrafı eşlik ediyor.

26. Farklı muhalefet eğilimlerini bir araya getirmede Devrimci Sosyalistler tarafından oynanan kritik rol, ISO’nun 17 Şubat’ta yayımladığı ve ordunun manevralarını çözümleyen bir makalede vurgulanıyor. Yazara göre: “Ordunun manevrası, şimdi… ilk kez 2006’da bir araya getirilmiş oldukça geniş koalisyonu parçalamayı hedeflemektedir. Bu koalisyon, elbette, Müslüman Kardeşler’i, Nasırcı ‘Kamara’ partisini, İşçi Partisi’ni (İslamcı), Tagammu Partisi’ni, Devrimci Sosyalistler’i… Kefaya’yı… Ghad Partisi’ni [liberal bir parti] … ve Muhammed El Baradey’in Değişim İçin Ulusal İttifak’ını kapsamaktadır. Belirtmek gerekiyor ki, eğer sol, esas olarak Müslüman Kardeşler’in kapitalist sınıfın bir aracı ve basitçe neo-liberalizmin bir müttefiki vb. olduğunu savunan kimi daha eski Marksist kesimlerin sekter tutumunu benimsemiş olsaydı, bu ittifakın sürdürülmesi oldukça zor olabilirdi. Devrimci Sosyalistler, bunun üstesinden gelmekte önemli bir rol oynadılar.” Başka bir ifadeyle, Britanya’daki ve ABD’deki önde gelen sahte sol grupların ikisi tarafından desteklenen bu sözde devrimci grup, bir burjuva halk cephesinin embriyonu anlamına gelen bir şeyi korumada asli bir rol oynamıştır. Bu oluşumun önemi, bu sözde muhalefet partilerinin (liberal Wafd, “sol” Tagammu ve Nasırcılar) hiçbirinin herhangi bir siyasi güvenilirliğe sahip olmadığını ayırt ettiğimizde açık bir hale gelmektedir. Onlar, yozlaşmış ve eski rejim ile kişisel ve ticari bağlara sahip [gruplar] olarak kabul ediliyorlar.

27. Hossam El-Hamalawy’nin temel savı, Müslüman Kardeşler’e olan desteğin, bir şekilde, İslamcılara yönelik devlet baskısını desteklemiş olan Stalinistlerin ve liberal partilerin politikalarından kopma yönündeki doğru karardan kaynaklandığıydı. Böyle bir mantık yoktur. Bizim Sri Lanka’daki hareketimizin tarihi, bunu oldukça açık bir şekilde göstermektedir. Devrimci Komünist Birlik’in (RCL) genel sekreteri Keerthi Balasuriya, 1960’ların sonu ile 1970’lerin başlarında, hem kırsal alanlardaki hem de öğrenciler arasındaki hoşnutsuz gençliği kendi saflarına çekmiş olan Janatha Vimukthi Peramuna’nın (JVP) sınıfsal temelini ve siyasi rolünü çözümlemişti. JVP’nin büyümesi, Lanka Sama Samaja Partisi’nin (LSSP) Madame Bandaranaike’nin burjuva koalisyon hükümetine katıldığı zamanki ihanetinin doğrudan bir ürünüydü. Bu, başka bir yön arayışı içinde daha önce yüzünü işçi hareketine dönmüş olan geniş gençlik kesimlerini Maoculuğa ve diğer küçük-burjuva radikal ideolojilere yöneltmişti. JVP’nin politikasını ve sınıfsal temellerini çözümleyen Yoldaş Keerthi, onun, belirli koşullar altında faşist bir istikamete yönelebileceği ve doğrudan işçi hareketine saldırabileceği sonucuna varmıştı. Ancak JVP, Bandaranaike’nin ikinci koalisyon hükümetine karşı bir ayaklanma girişiminin ardından 1971’de devletin saldırısına uğradığında, RCL, bu örgütün savusunda uzlaşmaz bir tutum aldı ve onun önderi Rohana Wijeweera’nın serbest bırakılmasını talep etti. Aynı şekilde, Sri Lanka yönetimi Wijeweera’yı, bir cinayet ve gözdağı seferberliği içinde işçi hareketine saldırmada hizmetlerinden yararlandıktan sonra Kasım 1989’da öldürdüğünde, RCL, cinayeti kınadı ve bunun, JVP’nin toplumsal temeline, özellikle de köylü gençliğe karşı bir saldırının başlangıcı olduğu uyarısında bulundu. Bununla birlikte, onun saflarında kapana kıstırılmış olan gençliği işçi sınıfı için bağımsız devrimci sosyalist bir program geliştirerek koparmaya çalışan Sri Lankalı Troçkistler, tarihleri boyunca, JVP’ye karşı uzlaşmaz bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Mısırlı Devrimci Sosyalistler’i Müslüman Kardeşler, El Baradey ve diğer burjuva muhalefet güçleri ile bir ittifaka sürükleyen, onun, işçi sınıfının siyasi bağımsızlığını geliştirme uğruna mücadeleye dayanan bu devrimci perspektife olan yapısal sınıfsal düşmanlığıdır.

28. Bu yönelim, kimi rastlantısal kafa karışıklıklarının ya da yanlış anlamaların sonucu değildir. Bu, II. Dünya Savaşı sonrasında Dördüncü Enternasyonal’den kopmuş olan bütün bu güçler tarafından, devrimci Marksizme ve özellikle Lev Troçki’nin geliştirdiği sürekli devrim teorisine karşı yürütülen uzun süreli saldırının ürünüdür. Devrimci Sosyalistler’in politikasının teorik temelleri, Mübarek’in görevden alınmasının hemen ardından Hossam El-Hamalawy tarafından yapılan, “Askeri Cunta İçin Orta Sınıf, Sürekli Devrim İçin İşçiler” başlıklı bir açıklamada görülebilir. Yazı, daha sonra, 14 Şubat’ta, Britanya’daki Guardian gazetesinde, “Mısır protestoları fabrikalarda devam ediyor” başlığı altında yayımlandı. Makale, şu sonuca varıyor: “Bu noktada, Tahrir Meydanı işgali muhtemelen askıya alınacak. Ama biz şimdi Tahrir’i fabrikalara çekmeliyiz. Devrim ilerledikçe, kaçınılmaz bir sınıfsal kutuplaşma meydana gelecektir. Uyanık olmalıyız. Burada durmamalıyız. Bizler, sadece Mısır’ın değil, tüm bölgenin kurtuluşunun anahtarlarına sahibiz. Bu ülkenin halkını aşağıdan doğrudan demokrasi ile güçlendirecek olan bir sürekli devrimle ileriye doğru.” Ancak hiçbir yerde, bu “aşağıdan doğrudan demokrasi”ye yalnızca işçi sınıfının fiilen iktidarı alması durumunda ulaşılabileceği açıklanmıyor. Bu olmaksızın “sürekli devrim” çağrısı yapmak, onun gerçek içeriğini boşaltmakta; burjuva partileri ve örgütleri devleti yeniden şeklendirirken, işçilerin sadece fabrikalarda kendi ekonomik taleplerini kararlılıkla sürdürmeleri gerektiği anlamına gelmektedir.

29. Özgün açıklamadaki “sürekli devrim” sözcükleri, SWP’nin önde gelen eski üyelerinden John Rees’in sosyalist devrim ve demokratik devrim üzerine uzun bir makalesiyle bağlantılıydı. Rees, SWP’nin kurucusu Tony Cliff’in 1963’te yayımlanan, Troçki’nin sürekli devrim teorisinin, onun “Marksizme en büyük ve en özgün katkısı” olduğu halde, büyük ölçüde Çin ve Küba devrimleri deneyimleri temelinde artık “büyük ölçüde reddedilmesi” gerektiğinde ısrar eden “Aksayan Sürekli Devrim” başlıklı makalesinden, onaylayarak bahsetmektedir.

30. Troçki’nin, ilk olarak Rusya’daki 1905 devriminin deneyimlerinden hareketle geliştirilmiş olan sürekli devrim teorisi, gecikmiş kapitalist gelişmenin olduğu ülkelerdeki, eski mülk sahibi sınıflara tabi ve emperyalist güçlere itaat eden; aynı zamanda da gelişmekte olan işçi sınıfı biçimindeki kendi mezar kazıcısıyla karşı karşıya olan burjuvazinin, öncüllerinin daha erken bir tarihsel dönemde başarıyla tamamlamış olduğu demokratik görevleri yerine getiremeyeceğini açıklıyordu. Dolayısıyla, demokrasinin gerçekleştirilmesine, yalnızca, ezilen köylü ve küçük-burjuva kitlelere önderlik eden bir işçi sınıfı haraketinin iktidarı alması yoluyla ulaşılabilirdi. İşçi sınıfı, kendi bağımsız taleplerini gerçekleştirmek için burjuvaziyi devirmek ve sosyalist önlemleri uygulamaya başlamak zorunda olacaktı. Dahası, kapitalist ekonominin bileşik karakteri, devrimin uluslararası bir ölçekte gelişmesi gerektiği anlamına geliyordu.

31. Cliff’e göre, Troçki’nin teorisi 1917 Rus Devrimi’nde doğrulanmıştı ama Mao’nun iktidara geldiği 1949 Çin Devrimi ve 1959 Küba Devrimi, onun artık reddedilmesi gerektiği anlamına geliyordu. Burjuvazi, her iki durumda da [1949 ve 1959 devrimleri –ç.n.] Troçki’nin açıklamış olduğu gibi devrimci bir rol oynamamıştı. Ama başka güçlerin, radikalleşmiş aydın kesimlerinin başkasının görevini yerine getirmesine olanak tanıyan işçi sınıfı da devrimci bir rol oynamamıştı. Bu deneyimlerin derslerini özetleyen Cliff, şöyle yazıyordu: “Troçki’nin teorisinin temel direği, işçi sınıfının bir zamanların değişmez devrimci karakteri kuşkulu hale gelmekte, bütün iskelet paramparça olmaktadır.”

32. Cliff ve onu yıllarca takip etmiş olanlar, şu iki ayrı konuyu kasıtlı olarak birbirine karıştırmıştır: işçi sınıfının nesnel tarihsel olarak devrimci rolü ile işçi hareketinin herhangi bir verili andaki gelişimi. Marx’ın Kutsal Aile’de açıklamış olduğu üzere, işçi sınıfının tarihsel rolü, onun kapitalist toplumdaki konumundan kaynaklanmaktadır: “Söz konusu olan, şu ya da bu proleterin, hatta tüm proletaryanın şu anda amacı olarak neyi kabul ettiği değildir. Söz konusu olan, proletaryanın ne olduğu ve bunun sonucunda neyi yapmak zorunda olacağıdır. Onun amacı ve tarihsel eylemi, geri dönülemez bir şekilde ve açıkça, hem kendi yaşam koşullarında hem de günümüz burjuva toplumunun bütün örgütlenmesinde kanıtlanmaktadır.” 

33. İşçi sınıfının özündeki devrimci rolünün sürekli olarak görünür olmaması, Marksizmin perspektifine yönelik her türlü saldırıya yol açmaktadır. 1905 devriminin yenilgisini izleyen gericilik döneminde yazan Troçki, işçi hareketinde bir duraklamayla karşılaşan oportünizmin, sosyalist devrimin yöntemlerini nasıl inkar ettiğine ve nasıl, tarihin pratikte henüz hazır olmadığı şeyi uygulamaya koymak için yeni yollar aramak üzere koşuşturduğuna dikkat çekiyordu. Bu anlayışlar, gerekli değişiklikler yapılarak, II. Dünya Savaşı sonrasında gelişen duruma uygulanabilir. Dünya kapitalizminin yeniden istikrar kazanmasına ve işçi hareketine Stalinist aygıtların egemen olmasına, oportünistlerin yeni müttefikler (Stalinist bürokrasinin kimi kesimleri, Maocu güçler, köylülük, radikalleşmiş aydınlar, Castroculuk vb.) bulmak üzere koşuşturması eşlik etti. Oportünistler, Troçki’nin teorisinin çökmüş olduğunu iddia ediyorlardı. Çünkü o teori işçi sınıfının devrimci rolü üzerine inşa edilmişti ve bu artık geçmişte kalmıştı. Son sözü, kuşkusuz, tarih söyledi. Hem Çin’in hem de Küba’nın gelişimi, Cliff’in ve izleyicilerinin iddia ettiği gibi, sürekli devrim teorisini çürütmek şöyle dursun, Troçki’nin çözümlemesini doğruladı. İşçi sınıfı iktidara gelmedi ama Çin’de ya da Küba’da demokrasinin gerçekleştirilmemiş olmasının nedeni tam da budur. Çin, artık, dünya sermayesi için başlıca artı değer kaynağı haline gelmiş durumda ve Küba’daki rejim, kendisini küresel kapitalist zincirin halkalarına yeniden uyarlamaya bel bağlıyor.

34. İşçi sınıfının özündeki devrimci rol, yalnızca, Troçki’nin Rus Devrimi’nin Tarihi’nin önsözünde açıkladığı gibi, “kişilerin ya da partilerin iradesinden bağımsız… hoşnutsuzluğun tutuculuğun zincirlerini kırdığı ve kitleleri ayaklanmaya razı ettiği, tümüyle istisnai koşullar” altında yüzeye çıkar. Devrimci partinin faaliyeti, ne kadar süreceği nesnel koşullar tarafından belirlenen tüm dönemler boyunca, işçi sınıfının en ileri kesimlerinin siyasi hazırlığından oluşur. David North’un Savunduğumuz Miras’ta oldukça iyi açıkladığı üzere, savaş sonrası dönemde Dördüncü Enternasyonal’e saldıran tüm oportünist eğilimlerin (Pablo, Mandel, Cliff ve onların çeşitli dalları) başlıca ayırt edici özelliği, Lenin ile Troçki’nin devrimci partinin inşası kavrayışının reddiydi: “Lenin’e ve Troçki’ye göre, yalıtılmışlık ne denli acımasız olursa olsun, partinin siyasi çizgisinin proletaryanın nesnel sınıfsal çıkarlarına dayanması, onun siyasi bağımsızlığını koruması ve savunması gerekiyordu. Onlar, ilkeli bir sınıf çizgisi tarihsel yörüngesinin, büyük devrimci altüst oluş koşullarında güçlü işçi sınıfı hareketi ile kaçınılmaz olarak kesişeceğinden bütünüyle emindiler.  Dahası, bu kesişme, Marksist program temelinde bir araya gelmiş kadroların gelişmesi yoluyla, uzun bir dönem boyunca hazırlanmıştı.”

DEUK’un önüne yeni görevler koyan bu dönem, artık açılmıştır. Önceki dönemde Lenin ile Troçki’nin perspektifini inkar eden partiler ve örgütler, şimdi, devrimci ayaklanma koşulları altında, burjuvazinin kendi egemenliğini sürdürmesi için gerekli yeni mekanizmaları biçimlendirmek üzere kullanılacaklar. Bunun, onların niyetleri ile herhangi bir ilişkisi bulunmuyor. Zira onlar, ne kadar işçi sınıfının çıkarlarını savunduklarını iddia ederlerse etsinler ya da “sürekli devrim”in gerekliliğini vurgularlarsa vurgulasınlar, onların politikalarının nesnel bir mantığı vardır.

35. Wisconsin’deki olayların oldukça açık bir şekilde gösterdiği üzere (ki bunu başka doğrulamalar izleyecek), Mısır Devrimi, küresel kapitalizmin çelişkilerinden kaynaklanan süreçlerden doğmuştur. Bu süreçler, toplumsal ifadelerini, durmadan artan toplumsal eşitsizlikte ya da Marx’ın Kapital’de belirttiği gibi, bir kutupta servetin, karşıt kutupta ise yoksulluğun birikmesinde bulmaktadır. IMF’nin eski baş ekonomisti Kenneth Rogoff, Guardian’da iki hafta önce (6 Şubat 2011) yayımlanan “Eşitsizlik, tarihin yeni dinamiği” başlıklı bir makalede, yüksek gıda fiyatlarının, işsizliğin ve apaçık eşitsizliğin Mısır veya Ortadoğu ile sınırlı olmadığı uyarısında bulunuyordu: “Ülkeler içinde gelir, servet ve fırsat eşitsizliği, geçtiğimiz yüzyıldaki herhangi bir zamandan, kolayca kanıtlanabilir şekilde daha yüksek. Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika genelinde, şirketler, sonu gelmeyen verimlilik dürtüleri devasa karlar getirmeye devam ederken, tıka basa nakitle doluyorlar. Oysa işçilerin pastadan aldığı pay, yüksek işsizlik, kısaltılmış çalışma saatleri ve durgun ücretler yüzünden azalıyor.” Rogoff, Marx’ın, devrimin bir itici gücü olarak yükselen toplumsal eşitsizliğe dikkat çekmiş olduğunu belirtiyor ama ardından, ivedilikle, Marx’ı artık hiç kimsenin pek ciddiye almadığı düşüncesiyle kendisini avutuyordu.

36. Bay Rogoff’a rağmen, tarihsel sürecin bir incelenmesi, uluslararası işçi hareketinin yol gösterici perspektifi olarak gerçek Marksizmin; yani günümüzde DEUK’un uğruna mücadele ettiği ve geliştirdiği programın dönüşünün nesnel koşullarının oluşturulduğunu ortaya koymaktadır. Geçmişte, şimdiki dönem ile I. Dünya Savaşı’na zemin hazırlayan [koşullar –ç.n.] arasındaki benzerliklere dikkat çekmiştik. Tarih kendisini tekrar etmez, ancak, Mark Twain’in belirtmiş olduğu gibi, uyak oluşturur. 1870-1914 dönemi, ilk küreselleşme dalgası olarak nitelenebilir. O, kapsamlı ekonomik ve siyasi değişimlere yol açmıştı. O dönemde, Marksizm, en derin köklerini Rus ve Alman işçi sınıfları içinde salmıştı. Bu rastlantı değildi; çünkü her iki ülke de önemli ekonomik dönüşümler yaşıyordu ve bunun sonucunda oluşmuş toplumsal gerilimler, kemikleşmiş bir siyasi yapı içinde hiçbir çıkış bulamıyordu. Bizler, önceki dönemdekinden çok daha derin değişimlerle karakterize edilen, ikinci küreselleşme evresinden geçiyoruz. Ama o sıralarda Rusya ve Almanya için söz konusu olan şey, bugün küresel ölçekte geçerlidir: büyük ekonomik değişimler eliyle oluşturulmuş toplumsal gerilimler, Mübarek ve Ortadoğu’daki diğer rejimler durumunda diktatörlükler veya gelişmiş kapitalist ülkelerde eskimiş, yozlaşmış ve içten çürütülmüş parlamenter demokrasiler biçimindeki mevcut siyasi yapılar içinde hiçbir çıkış bulamıyor. İster diktatörlükle isterse parlamenter bir rejimle yönetilsin, her hükümet, küresel sermayenin geniş halk kitlelerinin yoksullaştırılmasına yönelik taleplerinin infazcısı işlevini görmektedir.

37. Dünya kapitalist sisteminin küresel çelişkileri, her bir ülkede kendine özgü ifadesini bulmaktadır ancak belirgin olan şey, siyasi mücadele biçimlerinin her yerde giderek daha kitlesel bir karakter edinecek olmasıdır. Bu, hareketimizin, Troçkizmin programını ortadan kaldırmaya çalışan bütün güçlere karşı onu savunma yönündeki uzun mücadelede hazırlanmış olduğu durumdur. Bizler, şimdi, bu ülkede ve uluslararası ölçekte, yeni bir devrimci işçi sınıfı önderliğinin geliştirilmesi göreviyle karşı karşıya bulunuyoruz. Mısır’daki olayların son derece açık bir şekilde ortaya çıkardığı üzere, bu, şu anda patlak vermekte olan kitlesel mücadelelerin sonucunu saptamakta merkezi rol oynayacak olan belirleyici görevdir.



Telif Hakkı 1998-2015, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır