World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2016/jul2016/econ-j20.shtml

Ekonomik ulusalcılığa tehlikeli bir dönüş

Nick Beams
20 Temmuz 2016
İngilizce’den çeviri (12 Temmuz 2016)

ABD’nin eski maliye bakanı Lawrence Summers’ın Pazartesi günü Financial Times’ta yayınlanan bir yorumu, egemen çevreler içinde ortaya çıkan iki gelişmeye işaret etmektedir: küresel ekonominin durumu üzerine artan şaşkınlık ile korumacılığa ve ekonomik ulusalcılığa dönüş.

“Seçmenler istenç dışı küreselciliği değil sağduyulu ulusalcılığı hak ediyor” başlığı altında yayınlanan yazı, Summers, Clinton yönetiminde bakanlık yaptığı sırada “serbest piyasa” gündeminin önde gelen savunucularından biri ve kapitalist küreselleşmenin faydalarının bir propagandacısı olduğu için dikkate değerdir.

Summers, son dönemde, 2008 mali krizinin ardından ekonomik bir canlanmayı teşvik etmeye yönelik bütün çabaların başarısızlığa uğradığı sırada, küresel talebin -rekor seviyede düşük faiz oranlarına rağmen sürekli düşük büyümeye ve durgunluğa yol açacak şekilde- düşmeye devam ettiği bir durum olan “uzun süreli iktisadi durgunluğun” tehlikelerine ilişkin uyarıda bulunmuştu.

Summers’a göre, Brexit oyu ve Donald Trump’ın Cumhuriyetçilerin ön seçimlerindeki zaferi, “seçmenlerin, ABD’de ve Britanya’da ikinci dünya savaşından beri kural olmuş olan görece açık ekonomi politikalarına başkaldırıyor” olduğunu gösteriyor. Bu, Latin Amerika’nın yanı sıra Avrupa’nın birçok yerinde ekonomik bütünleşme karşıtı popülist muhalefetin yükselişiyle birleşiyor.

Geçmiş dönemde, Summers’ın “anaakım yaklaşım” diye adlandırdığı şey, “uluslararası bütünleşmenin ekonomik sonuçlarına ilişkin abartılmış söylem”den ibaretti. Ama şimdi, “halkın uzmanlar tarafından gözü korkutulan kozmopolit sonuçları destekleme istekliliği, şu an için tükenmiş görünüyor.”

Summers, “yeni bir yaklaşım, hükümetin temel sorumluluğunun, soyut bir küresel yarar anlayışını izlemek değil; yurttaşlarının refahını azami seviyeye çıkarmak olduğu düşüncesinden hareket etmek zorundadır.” düşüncesini ileri sürüyor.

Burjuvazinin, 1990’larda ve yeni yüzyılın ilk on yılında bir tür dünyevi din gibi yükseltilen bir öğreti olarak “serbest piyasa”nın ve küreselleşmenin, sürekli ekonomik büyüme ve dünya halkları için artan yaşam standartları getireceğini ilan etmiş olan tüm perspektifi temel bir kriz içinde. Bu kriz, kısa süre önce Wall Street Journal’da yayımlanan ve 2016 başkanlık seçimlerini “Amerikan ekonomisinin başarısız vaatleri”nin yönlendirdiğini belirten bir makalede de vurgulanıyor.

Önceki perspektifin lime lime olduğunu açıkça kabul eden makalede şöyle deniyor: “Son on beş yıl, modern ekonomi ve siyasi sistemimiz hakkındaki temel varsayımların altüst edecek kadar çalkantılı ve hayal kırıklığına uğratıcı olduğunu kanıtlamıştır. Bu hayal kırıklıkları dizisi, Donald Trump’ın ve Bernie Sanders’ın yükselişiyle, modern tarihteki en öngörülemez ve alışılmadık siyasi dönemlerden birine yol açmış durumda.”

Makale, kötüleşen ekonomik koşulların etkisini gözler önüne seren bir dizi ABD istatistiğini aktarıyor: 2000 yılından beri reel ortalama gelirde yüzde 7’lik düşüş, emeğin ulusal gelirdeki payının yüzde 66’dan yüzde 61’e gerilemesi, imalat sanayisinde iş kayıpları, işlerde ya da gelirde bir artış yaratmaya yönelik yeni teknolojilerin eksikliği ve -kütüphanecilerden mühendislere kadar- uzmanlık gerektiren işlerinin “altının oyulması” bunlar arasında.

Bu ekonomik değişimler, halk kitlelerinin tüm siyasi ve ekonomik düzene yönelik artan yabancılaşmasına yol açmış durumda. Son anketlere göre, on Amerikalı’dan yedisi ülkenin yanlış yolda olduğuna; Trump destekçilerinin yaklaşık yüzde 61’i ve Sanders yanlılarının yüzde 91’i ekonomik sistemin “güçlülerin çıkarları doğrultusunda hareket ediyor” olduğuna inanıyor.

Her iki makalede de Trump ve Sanders olgularına odaklanılması, siyaset kurumu içinde ağır basan iki korkuya işaret etmektedir. Bir taraftan, kendinden menkul “demokratik sosyalist” Sanders’a özellikle gençlerden gelen milyonlarca oyda ifadesini bulan, mevcut ekonomik ve siyasi gündem karşıtı işçi sınıfı muhalefetinin yükselişi; öte yandan, Trump’ta cisimleşen aşırı sağcı milliyetçi ve yarı-faşizan siyasi eğilimlerin yükselişi üzerine artan kaygı söz konusu.

Summers, yazısının sonunda, aşırı sağcı bir sonucun tehlikesine dikkat çekiyor: “İstenç dışı enternasyonalizmin yerini sağduyulu ulusalcılığa bırakması gerekiyor. Yoksa, yalnızca daha fazla tedirgin edici referandumlar ve yüksek makamlar için yarışan popülist demagoglar göreceğiz.”

Ancak, onun önerdiği “akılcı” ekonomik ulusalcılığa dönüş, sağcı popülizmin yükselişine bir panzehir değildir. Bu, sadece, büyük ölçüde özdeş politikalara teorik bir bahane sağlamaktadır. Bu bağlamda, belirtmek gerekir ki, “ilerici” Demokrat Sanders, Trump’ın öne sürdüğünden pek de farklı olmayan bir korumacı ticaret politikasını desteklemektedir.

Bununla birlikte, Sanders’ın, son otuz yılın ekonomik gündeminin felaket getiren sonuçlarına yönelik, Summers’ın da oldukça gayretli biçimde desteklemiş olduğu tüm eleştirilerine rağmen, ne o ne de egemen ekonomi ve siyaset çevreleri içindeki başka biri, onun etkilerini tersine çevirecek bir programa sahip.

“Sağduyulu” ya da bir başka ekonomik ulusalcılığa dönüşün, tarihte bir benzeri bulunuyor. Lev Troçki, 1934’te, Büyük Bunalım’ın ortasında kaleme aldığı Ulusalcılık ve Ekonomik Yaşam adlı makalesinde, ticaretin ve uluslararası işbölümünün erdemlerini vaaz eden on yılların ardından, burjuvazinin, “ulusal yuvaya dönüş” çağrısı yaptığını yazıyordu.

Hatırlatmak gerekir ki, bu perspektif [“ulusal yuvaya dönüş”], yalnızca Adolf Hitler gibi açıkça sağcı ve faşist güçler tarafından ileri sürülmemişti. Bu, Summers’ın, “uzun süreli iktisadi durgunluk”a ilişkin uyarılarında çözümlemesine başvurduğu ve “modern” burjuva ekonomik öğretinin kurucularından biri olarak kabul edilen John Maynard Keynes gibi “ilericiler”in doktrini idi.

İster faşist, ister “ilerici” kılığına bürünmüş olsun, ekonomik ulusalcılığın 1930’lardaki sonucu, I. Dünya Savaşı’nın 1914’te patlak vermesinden sadece 25 yıl sonra, dünya tarihindeki en barbarca olay olan II. Dünya Savaşı’nın patlamasıydı. İçinde bulunduğumuz çağda, işaretleri her zamankinden daha belirginleşen sonuç, farklı olmayacaktır.

Uluslararası Para Fonu’nun başkanı Christine Lagarde, Financial Times ile son bir röportajında, savaş tehlikesine ilişkin bir uyarıda bulunurken, dünyanın, yükselen bir ulusalcı ve korumacı ekonomik önlemler eğiliminin ortasında, giderek daha fazla bir “1914 anı” olasılığıyla karşı karşıya olduğu yorumunda bulundu.

Ekonomik ulusalcılığın Summers gibi düzen figürleri tarafından açıkça teşvik edilmesi, uluslararası işçi sınıfı için köklü siyasi perspektif sorunlarını gündeme getirmektedir.

Yaşam standartlarına yönelik saldırılar, giderek artan oranda otoriter yönetim biçimlerinin gelişmesi ve artan savaş tehlikesi, gerçekte küreselleşmeden değil; bu doğası gereği ilerici gelişmenin, özel kar ve dünyanın rakip büyük güçlere ve ulus-devletlere bölünmüşlüğü üzerine kurulu gerici ve miadını doldurmuş kapitalist toplumsal ilişkiler sistemi içinde gerçekleşmesi gerçeğinden kaynaklanmaktadır.

Troçki’nin sözleriyle, insanlığın önündeki esas sorun şudur: “bir bütün olarak kapitalist gelişme, aşılmaz engellerle ve çelişkilerle karşı karşıyadır ve çılgınca onlara çarpmaktadır.”

Uluslararası işçi sınıfı, bu tarihsel krize bir çözüm sağlayabilecek biricik toplumsal güçtür. İşçiler, ekonomik ve siyasi ulusalcılığın/milliyetçiliğin bütün biçimlerini reddetmeli ve kendi yarattıkları üretici güçleri kapitalist üretim biçiminin gerici prangalarından kurtarmak amacıyla, uluslararası sosyalizm programı uğruna mücadeleye girişmelidir. Bu kaynaklar, ancak o zaman, planlı bir dünya sosyalist ekonomisinin gelişmesi yoluyla insan ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılabilecektir.



Telif Hakkı 1998-2015, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır