World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2016/jul2016/pers-j11.shtml

NATO'nun Varşova'daki savaş zirvesi

Alex Lantier
11 Temmuz 2016
İngilizce’den çeviri (9 Temmuz 2016)

Cuma günü Varşova'da başlayan iki günlük NATO zirvesi, emperyalist güçlerin küresel savaş dürtüsünün; özellikle, Rusya'ya karşı, Ukrayna'daki Rusya yanlısı yönetimi deviren ABD-Almanya destekli bir darbe ile birlikte iki yıl önce başlatılmış olan ekonomik, siyasi ve askeri kampanyanın olağanüstü tırmanmasına işaret etmektedir.

Zirvenin başlıca askeri amacı, Rusya'yı, Rusya sınırlarındaki NATO güçlerinin varlığını büyük ölçüde arttırarak tehdit etmektir. Zirve, daha geniş anlamda, NATO'nun, Moskova'ya karşı savaş hazırlıklarıyla başlayarak, dünyanın dört bir yanında saldırgan müdahalelerde bulunan bir ittifaka dönüşmesine resmiyet kazandırmaya çalışmaktadır.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg'in açılış konuşmasında tanımlanan hedefler listesi, yerkürenin büyük bölümünü kapsamaktadır. O, NATO'nun Irak'taki ve Suriye'deki askeri harekatı hızlandıracağını; Akdeniz'deki ve NATO’nun bütün “çevre”sindeki konuşlandırmalarını arttıracağını belirtti. NATO'nun Libya'dan Gürcistan'a, Ukrayna'ya ve Afganistan'a kadar bir dizi ülkede ve Çin'e sınır oluşturan bölgelerde askeri harekat planları, Varşova'da kapsamlı bir şekilde tartışılacak.

Cuma günkü başlıca odak noktası, Polonya'ya ve hepsi Rusya'ya sınır oluşturan Baltık ülkelerine (Estonya, Litvanya, Letonya) binlerce ek NATO askeri gönderme planlarının resmi onayıydı. Stoltenberg, Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda'nın varlığında yaptığı konuşmada, NATO'nun hem tüm Doğu Avrupa'da askeri karargahlar ve füze üsleri açmasını hem de ittifakın acil müdahale gücünü 40.000 askere çıkacak şekilde üç kat arttırılmasını övdü.

O, “Bizim varlığımız, bir müttefike yapılan saldırının tüm ittifaka yapılmış sayılacağını belirten çokuluslu ve açık bir mesajdır.” dedi.

Stoltenberg’in bütün büyük NATO güçleri tarafından Doğu Avrupa'ya yapılan yoğun askeri konuşlandırmaya ilişkin bahanesi olağanüstü pervasız ve uğursuzdur. Ona göre, NATO ittifakını güçlendirmenin en iyi yolu, Rusya'nın Doğu Avrupa'da dahil olduğu herhangi bir yerel çatışmanın derhal Rusya ile tüm NATO ittifakı arasında topyekün bir savaşa tırmanmasını sağlayacak şekilde, Rusya'yı sürekli olarak nükleer savaşla tehdit etmektir.

Bu tür bir çatışmanın -kasten ya da kazara- her an patlaması tehlikesi, geçtiğimiz ay Polonya'da düzenlenen ve 30.000 NATO askerinin katıldığı, Anakonda adlı büyük askeri tatbikatta ortaya çıktı. Moskova, Rusya'nın batısında benzeri büyüklükte bir askeri gücü seferber etti ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Moskova'nın kendisini savunmak için gerekli her türlü önlemi alma hakkını saklı tuttuğunu açıkladı.

Stoltenberg tarafından Rusya ile bir çatışma uğruna ileri sürülen savlar (öncelikle de Rusya'nın doğu Ukrayna'daki Rusya yanlısı ayrılıkçılara olan desteğinin onun Avrupa'yı işgal etmek isteyen saldırgan bir güç olduğunu kanıtladığı iddiası) siyasi yalanlardır. O, dün, “Baltık ülkelerindeki ve Polonya'daki askeri varlığımızı arttırıyoruz ama bunu, hiç şüphe yok ki, Rusya'nın Ukrayna'da yaptığına bir yanıt olarak yapıyoruz.” dedi.

Ukrayna'daki saldırgan, Kremlin oligarşisi değil; Kiev'de şiddet içeren sağcı milliyetçi protestolar örgütleyerek Rusya yanlısı seçilmiş yönetimi deviren Washington ve Berlin idi. Üst düzey ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileri protestolarda açıkça işbirliği yapmıştı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland, Washington'ın Ukrayna'daki muhalefeti güçlendirmek için 5 milyar dolar harcamış olmasıyla övünüyordu.

Bu siyasi yalanların amacı, emperyalist güçlerin savaş yönelimini, o hayal edilemez boyutta bir savaşı başlatma tehlikesi oluştururken bile, “barışı ve güvenliği” korumaya yönelik savunmacı bir çaba gibi göstermektir.

Stalinist bürokrasinin 25 yıl önce Sovyetler Birliği'ni dağıtmasının ve kapitalizmi restore etmesinin felaket getirici siyasi ve jeostratejik sonuçları her zamankinden daha açık biçimde görülüyor. O, barışçıl ve demokratik bir kapitalist gelişmeye zemin oluşturmak şöyle dursun, Avrupa'daki ve tüm dünyadaki ulus-devlet sisteminin uzatılmış krizinin açılış sahnesiydi.

ABD'nin Soğuk Savaş'taki fazlasıyla selamlanan (gerçekte Stalinistlerin Rus Devrimi'ne onlarca yıllık ihanetinin son ürünü olan) zaferinden 25 yıl sonra, ABD ve dünya emperyalizmi, insanlığa, kapitalizmin gerçek “yararlarını” göstermektedir: Toplumsal eşitsizliğin ve yoksulluğun her zamankinden fazla artması; ulusal şovenizmin ve ırkçılığın canlandırılması; diktatörlük yönelimi ve ufukta beliren bir nükleer Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesi.

Varşova Zirvesi'nin planları, şu ya da bu ölçüde açık biçimde, NATO'nun Sovyetler Birliği'nin dağılmasından Avrupa'yı yeniden silahlandırmak ve Rusya'ya karşı saldırgan bir strateji izlemek için yararlanmayacağını vaat ettiği 1997 Rusya-NATO Kurucu Antlaşması'nın nihai inkarıdır. Anlaşma, NATO'nun, askeri güçlerini “köklü bir biçimde” azalttığı ve NATO ile Rusya'nın “birbirlerini rakip olarak görmediği”, “tarihsel bir dönüşüm” yaşayacağını belirtiyordu. Zirve öncesinde, Polonya Cumhurbaşkanı, Kurucu Antlaşma'nın resmen rafa kaldırılmasını istemişti.

Doğu Avrupa ülkeleri ve eski Sovyet cumhuriyetleri, geçtiğimiz çeyrek yüzyıl boyunca, kapitalist sömürüye ve emperyalist entrikalara açıldılar; NATO'ya ya da Avrupa Birliği'ne üye oldular. Rusya, özellikle Batı yanlısı bir Ukrayna yönetiminin ortaya çıktığı 2014 Kiev darbesinin ardından, kendisini, NATO ile müttefik düşman güçler tarafından kuşatılmış ve askeri olarak 75 yıl önce SSCB'nin Naziler tarafından istilasının ardından sahip olduğu konuma itilmiş buldu.

Bu krizde, bütün burjuva hiziplerin rolü son derece gericidir. Kremlin oligarşisinin emperyalist güçleri bir uzlaşmaya razı etmek için ordusunu kullanma yönündeki girişimleri, yalnızca savaş tehlikesini arttırmaktadır.

Emperyalist güçlerin saldırgan politikalarını yönlendiren bir diğer etmen, bizzat NATO içinde yaşanan ve Britanya'nın 23 Haziran'da AB'den çıkma yönünde karar vermesiyle ağırlaşan, şiddetli ve zorlu krizdir. Washington ve Polonya'nın da dahil olduğu çeşitli Doğu Avrupa devletleri, Britanya'ya karşı daha uzlaşmacı bir çizgi, Rusya karşısında ise daha da saldırgan bir politika izlenmesi çağrısı yaptılar. Öte yandan, Fransa'nın ve İtalya'nın izlediği Almanya, Britanya'nın AB'den hızla çıkarılmasını ve Rusya ile gerilimin azaltılmasını içeren daha bağımsız (yani Washington'dan bağımsız) bir dış politika öneriyor.

Almanya Başbakanı Angela Merkel'in personeli, Cuma gecesi, Twitter'dan, Polonya Cumhurbaşkanı'na doğrudan karşıt biçimde, Rusya-NATO Kurucu Antlaşması'nın geçerli olduğunu vurgulayan bir mesaj paylaştı.

Bu çatışmalar, bütün uluslararası ittifaklar sisteminin ve Avrupa kapitalizminin bütün kurumlarının varoluşsal bir kriz içinde olduğunu açığa vurmaktadır. ABD yanlısı bir Alman gazeteci ve

New York Times

'ın köşe yazarlarından Jochen Bittner, Rusya'nın bir Doğu Avrupa ülkesi ile çatışmasının bizzat NATO ittifakının çökmesine yol açtığı bir senaryoyu özetleyen köşe yazısında, NATO'nun yazgısına ilişkin kaygıları dile getirdi.

O, şöyle yazıyordu: “[Bu durumda] Polonya ve Baltık ülkeleri, Kırım'dakine benzer bir ilhakı önlemek için güçlü bir yanıt çağrısı yapacak… Almanya ve Fransa, Moskova ile görüşmeler yapılmasını isteyecek. Yunanlılar, İtalyanlar ve İspanyollar, ekonomilerinin, Kırım'ın ilhakının ardından Rusya'ya yönelik yaptırımlardan zaten yeterince zarar gördüğünü açıklayacaklar. Avrupa'nın dört bir yanında yaşayan insanların çoğu, Rus propagandası eliyle manipüle edilmiş olarak, Rusların bir şekilde haklı olup olmadığını soracaklar...”

NATO'nun ve AB'nin tırmanan krizi, uluslararası işçi sınıfına yönelik bir uyarı ve meydan okuyuştur. Avrupa'da yaşanan kriz, insanlığı hayal edilemeyecek bir felaketle tehdit etmektedir. Bu felaketin önlenmesi işçi sınıfına ve onun devrimci tarihini yenilemesine; savaşa karşı ve kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurmayı amaçlayan, siyasi olarak bilinçli bir uluslararası hareket geliştirmesine bağlıdır.



Telif Hakkı 1998-2015, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır