World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2016/jul2016/pers-j23.shtml

Türkiye'deki darbe, ABD militarizmi ve demokrasinin çöküşü

Bill Van Auken
23 Temmuz 2016
İngilizce’den çeviri (22 Temmuz 2016)

Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı devirmeye yönelik başarısız askeri darbeden bir hafta sonra, Washington'ın İstanbul'u ve Ankara'yı sarsmış olan kanlı olaylarda büyük ölçüde parmağı olduğu konusunda hiçbir kuşku kalmadı.

Türk ordusunun, ABD'nin Avrupa'daki en büyük nükleer silah stoğunu depoladığı ve Irak ile Suriye'ye yönelik bombardıman saldırısını gerçekleştirdiği İncirlik hava üssünün komutanını da kapsayan ve Pentagon ile son derece sıkı bağlara sahip olan komutanları, bu devirme girişimine doğrudan dahil olmuş durumda. Darbeyi destekleyen birçok uçak, ABD ordusunun gözü önünde İncirlik'ten havalandı. Üssün Türk komutanı, darbenin başarısız olacağı ortaya çıktıktan sonra ABD'den sığınma talebinde bulundu.

Yaklaşan darbe konusunda bir uyarının, onu düzenleyenler arasında yapılan telsiz konuşmalarını ele geçirip Milli İstihbarat Teşkilatı'na (MİT) aktaran Rusya'dan gelmiş olduğu Çarşamba günü ortaya çıktı. Uyarı, Türkiye Cumhurbaşkanı'nın, onu öldürmek ya da yakalamak için yazlığına gönderilen özel operasyon ekibinden sadece yarım saat önce kaçmasını sağlayacak şekilde, onunla paylaşılmış.

CIA'in ve ABD ordusunun, bölgedeki büyük çapta yığınaklarıyla ve ellerindeki dünyanın en yaygın elektronik izleme ağıyla, aynı haberleşmelerden habersiz olacağı akla yatkın mı?

Eğer bu iletişimler Amerikan ordu ve istihbarat aygıtı tarafından Türk hükümetine aktarılmadıysa, bunun nedeni ortada. Onlar, darbeye katılmışlardı. Obama, Erdoğan'ı uyarmak istemedi; onu ölü istiyordu.

Derken, Washington’ın, Moskova’da bulunan Dışişleri Bakanı John Kerry tarafından dile getirilen darbeye yönelik ilk tepkisi geldi. Kerry, kendisini, Amerika'nın “Türkiye'de istikrar, barış ve süreklilik” umudunu ifade etmekle sınırlamıştı. [Açıklamada] Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yazgısına ilişkin herhangi bir kaygı ifadesi şöyle dursun, demokratik olarak seçilmiş bir hükümetin savunusundan söz edilmedi.

Kerry'nin “Türkiye'deki süreklilik”e desteğini dile getirirken tam olarak neye gönderme yaptığı, yalnızca, 70 yıllık ABD-Türkiye ilişkileri bağlamında anlaşılabilir. ABD, 1947'de, Soğuk Savaş'ın başlangıcında, kendisini sözde Sovyet saldırganlığına karşı Yunanistan'ı ve Türkiye'yi savunmaya adadığı Truman Doktrini’ni ilan etti.

Moskova'nın Karadeniz ile Akdeniz'i birbirine bağlayan stratejik Türk boğazlarından serbest geçiş talebini şiddetle reddetmesine yardımcı olmak için, aceleyle, Türkiye'ye ABD yardımı, askeri danışmanlar ve bir uçak gemisi grubu gönderildi. Türkiye 1952'de NATO'ya alındı ve 40 yıl boyunca, ABD'nin Sovyetler Birliği'ne karşı askeri yöneliminde bir eksen ülke olarak kaldı.

Washington, bu “süreklilik”i koruma adına, Türkiye'de, ilki 1960 yılında, ekonomik yardım için Moskova'ya yönelmesinin ardından yazgısı belirlenmiş olan (idam edildi) Başbakan Adnan Menderes'e karşı gerçekleşen, bir dizi askeri darbeyi destekledi.

Erdoğan, 2003'ten 2014'e kadar başbakan, ardından da cumhurbaşkanı olarak, benzeri sorunlar sergiledi. O, sağcı İslamcı partisi AKP'nin hakimiyetini sağlama almak için, Washington ile sık sık çelişen milliyetçi bir politika izledi. Türkiye, 2003 yılında, ABD'nin Irak'a saldırmak için topraklarını kullanmasını reddetti. O, 2010'da, ABD'nin İran'a yönelik BM yaptırımları yönelimini desteklemedi. Türkiye, 2013 yılında, Çin'den füze savunma sistemi alma planlarını açıklayarak, Washington'ı ve NATO'yu şok etti.

İlişkiler, Washigton Ankara'nın savaş içinde olduğu Türkiye'deki Kürt hareketi PKK ile aynı eksende olan Suriyeli Kürt milislerle ilişkilerini giderek sağlamlaştırırken, Türkiye'nin El Kaide bağlantılı İslamcı milislerin başlıca destekleyicisi olduğu Suriye'deki rejim değişikliği savaşı konusunda daha da kötüleşti.

Son olarak, Erdoğan'ın, Kasım 20015'te bir Rus savaş uçağının kasten düşürülmesi konusunda Moskova'dan özür dilemesi ve Vladimir Putin yönetimi ile ilişkileri iyileştirme yönündeki hamlesi geldi.

Erdoğan, darbenin hemen ardından, Obama ile yaptığı telefon görüşmesinden çok önce, Putin ile konuştu. O, Salı günü İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile konuşmasında, “İran ve Rusya ile el ele verip bölge meselelerini çözmek için işbirliği yapmaya; çabalarımızla bölgeye barışı ve istikrarı geri getirmeye kararlıyız.” dedi.

ABD emperyalizminin bölgede bu tür bir stratejik yeniden düzenlemeye tahammül etmeye hiç niyeti yok. Bir askeri darbe girişimine başvurmak, hiç kuşkusuz, son derece pervasız bir politikaydı. O eğer başarılı olsaydı, sonuç, muhtemelen bir iç savaş olacaktı ve ölü sayısı, Mısır'daki ABD destekli kanlı darbedekinden geri kalmayacaktı.

Kendi jeo-stratejik çıkarları uğruna milyonlarca insanı öldüren ve sakatlayan ABD emperyalizmi, daha önce Irak'ı, Libya'yı ve Suriye'yi harabeye çevirdi. Neden Türkiye'yi de çevirmesin ki?

Türkiye ile yaşanan gerilimler, Amerikan militarizminin küresel patlaması bağlamında ortaya çıkmıştır. Darbe, Rusya'nın batı sınırlarına yapılan askeri konuşlandırmaların büyük ölçüde arttırılmasına ve Moskova ile doğrudan -yani nükleer- bir çatışma hazırlıklarına ilişkin planların ana hatlarıyla çizildiği Varşova'daki NATO zirvesinden yalnızca bir hafta sonra gerçekleşmiştir.

ABD emperyalizmi, Asya'da, Daimi Tahkim Mahkemesi’nin Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki iddialarına karşı kararını Pekin'e karşı büyük bir askeri tırmanmanın bahanesi olarak kullanma niyetini açığa vurmuş durumda.

Obama yönetimi, bu hedefe ulaşmak için, Başkan Yardımcısı Joe Biden'ı, Çin'i ABD'nin askeri gücüyle tehdit eden savaşçı konuşmalar yapmak; daha açık bir şekilde ifade edersek, Avustralyalılara, hoşlarına gitsin ya da gitmesin, ABD'nin savaş hazırlıklarına dahil olacakları talimatı vermek için Avustralya'ya gönderdi. Biden, “ABD'ye karşı bahse girmek, asla iyi bir bahis değildir” tehdidinde bulundu.

ABD, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana görülmedik ölçekte bir askeri çatışmaya doğru ilerliyor. O, kendi savaş planlarının önündeki bütün engelleri yıkmaya kararlı. Kasım ayında yapılacak olan Amerikan seçimlerinin ardından, belki de daha önce, büyük sarsıntılar geliyor.

Militarizmin ve dünya savaşı hazırlıklarının artması, gezegenin neresinde olursa olsun, demokratik egemenlik biçimlerinin sürdürülmesi ile bağdaşmamaktadır. Savaş yönelimi, bir ülkeden diğerine, diktatörce yöntemlere doğru bir yönelimi yoğunlaştırıyor ve hızlandırıyor. Bu yönelim, dünya kapitalizminin temel krizinden ve toplumsal eşitsizliğin ve sınıfsal gerilimlerin 2008 mali çöküşünün ardından kontrolsüz artışından kaynaklanmaktadır.

Bizzat Türkiye'de, emperyalist destekli darbenin yenilgisi, demokrasinin belirli bir canlanması değil; Erdoğan'ın, ona karşı olduğu düşünülen on binlerce insanın gözaltına alınmasını ve işten atılmasını gerçekleştirir ve ölüm cezasını geri getirmeye kalkışırken,  kendisini ülkeyi kararnamelerle yönetme yetkisiyle donattığı sağcı bir diktatörlüğün sağlamlaştırılması anlamına geliyor.

Türkiye cumhurbaşkanı, Batıdaki ahlaki yönden yapılan eleştirileri yanıtlarken, kendisinin, yalnızca, ülkeyi terörle mücadele bahanesiyle dayatılmış ama artan toplumsal gerilimlere ve işçi sınıfının huzursuzluğuna yönelmiş sürekli bir olağanüstü hal altında yöneten Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ile aynı şeyi yaptığı karşılığını verdi.

15 Temmuz'daki başarısız darbenin Türk ordusunun iktidarı ele geçirme girişimlerinin sonuna işaret edip etmediği, çözülmemiş bir sorun. Ülkenin -generallerinin üçte biri gözaltında olan- ordusu, karışıklık içinde. Dahası, Washington, Türkiye'nin kendi stratejik yörüngesinden çıkmasına edilgen bir şekilde izin vermeyecek.

Türkiye'deki gelişmeler, işçi sınıfı için çarpıcı dersler sağlamıştır. Emperyalist savaşa ve militarizme ve onların kaynaklandığı kapitalist sisteme karşı birleşik uluslararası bir mücadele vermeksizin, temel toplumsal ve demokratik hakları savunmak mümkün değildir.



Telif Hakkı 1998-2015, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır