World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2016/mar2016/cuba-m24.shtml

Obama Küba’da

Bill Van Auken
24 Mart 2016
İngilizce’den çeviri (22 Mart 2016)

“Amerika Birleşik Devletleri bir kez Küba’ya girince, onu kim defedecek?”—José Martí, 1895.

Barack Obama’nın üç günlük Küba ziyaretinin tek başına en kalıcı görüntüsü, ABD başkanının, askeri bando “The Star-Spangled Banner” [ABD milli marşı] çalarken Kübalı bağımsızlık kahramanı ve şair José Marti’nin La Plaza de la Revolución’daki anıtının dibine bir çelenk bırakmasıydı.

Castroculuk destekçileri Marti’yi bir yarı-Marksist’e dönüştürmeyi denemiş, Castroculuk karşıtları ise onu fanatik bir komünizm karşıtı yapmıştı. Gerçekte ise, ABD’deki kapitalist toplumun evrimi hakkında oradaki 15 yıllık sürgününe dayanan keskin sonuçlar çıkaran Marti, çağının insanı, bir burjuva milliyetçisi ve romantik, ateşli bir Abraham Lincoln hayranıydı.

Marti, 1889’da, “Görünür hale gelen şey,” diye yazıyordu, “Kuzey Amerika hükümetinin doğasının temel gerçekliğinin, yavaş yavaş değişiyor olduğudur. Cumhuriyet, geleneksel Cumhuriyetçi ve Demokrat etiketleri altında, konumun ve özyapının olası sonuçlarından başka hiçbir yeniliğin olmaması ile birlikte, zenginerki ve emperyalist haline geliyor.”

Başkan Obama, 127 yıl sonra, Küba’ya, Marti’nin belirtmiş olduğu süreçlerin olgunlaşmakla kalmayıp tümüyle çürümüş hale geldiği bir hükümetin temsilcisi olarak geliyor.

Tüm dünyadaki şirket medyası, Obama’nın Küba ziyaretini –Calvin Coolidge’den 88 yıl sonra bir Amerikan başkanının ilk ziyareti– tanımlamak için “tarihi” sözcüğünü kullanıyor. Ancak çok azı, bu sıfata, hem ABD ve dünya kapitalizminin hem de 1959 Küba Devrimi’nin iktidara getirdiği rejimin tarihsel gelişmesinde nelerin Amerikan başkanını Havana’ya getirdiğine ilişkin somut anlam yüklemeye önem veriyor.

Obama, Pazartesi günü, Küba Devlet Başkanı Raul Castro ile birlikte ortaya çıktığında, bunlar “sadece Amerikan değerleri değil ama evrensel değerlerdir.” diye ilan ederek “demokrasi” ve özgürlük” şampiyonu pozu takındı. O, Küba ile ilişkileri “normalleştirme” girişimini, sonuçta, “insan, insandır” derin anlayışı üzerinde “uzlaşma” uğraşı olarak sundu.

Hiç kimse, bu büyük insan hakları savunucusunun, ABD’nin organize ettiği Libya ve Suriye’deki rejim değişikliği savaşlarındaki yüz binlerce ölümden sorumlu başkan olduğundan şüphe duymayacaktır. Söz konusu olan, binlerce masum sivili öldüren insansız hava aracı suikast programını şahsen yöneten, gezegenin tüm halklarına karşı bir casusluk operasyonunun örtbas edilmesini emreden ve Suudi Arabistan’daki yarı-feodal monarşiden Honduras’taki ölüm mangası rejimine kadar kanlı vekillerini ve müttefiklerini destekleyerek ABD’nin çıkarlarının peşinde koşan bir adamdır.

Obama’nın “insan hakları” gösterisine, yalnızca köle ruhlu ABD medyası değil ama aynı zamanda, Amerikan başkanını, “Amerika’nın can damarı olan değerleri” cisimleştiren ve “bu kadar kutsal bir yaşamın diğerlerine hizmet için yaşanması gerektiği inancı” ile yönlendirilen biri olarak tanımlayan yaltakçı bir biyografi yayımlamış olan bizzat Küba hükümeti de yardım ve yataklık etmektedir.

Obama’yı ve ona Küba’da eşlik eden güçlü CEO’lar ve iş dünyası lobicileri ordusunu yönlendiren şey, Amerikan militarizminin dünya çapında patlamasının temelini oluşturan pazarlar ve karlar uğruna şiddetli mücadeledir.

Medyanın büyük bölümünün aksine, finansal basın, Obama’yı Küba’ya getiren şey hakkında oldukça açık sözlüydü. Wall Street Journal (WSJ), “Obama yönetimi Küba ile ekonomik ilişkileri genişletmek için çalışırken, tanıdık bir rakip ile nüfuz uğruna rekabet ediyor: Çin.” diye belirtti. Gazete, Çin’in Küba ile ticareti 2015’in sadece ilk üç çeyreğinde yüzde 57 büyüdüğü sırada, Washington’ın Pekin’i yenilgiye uğratmak için, “yalnızca ekonomik nüfuzda değil, ama aynı zamanda ülkenin siyasi geleceği uğruna kavgada da”, “kültürel bağı ve yakınlığı” kullanabileceğine dair bahse tutuşuyor olduğunu yazdı.

WSJ, Obama’yı, kısa süre önce göreve başlamış ve Güney Amerika kıtasındaki muhtemelen en sağcı devlet başkanı olan Mauricio Macri ile bir görüşme için Arjantin’e götürecek olan Latin Amerika turunun ikinci ayağının arkasında da aynı nedenin bulunduğunu belirtti. Çin, Arjantin’in tarımsal mallarının en büyük pazarı ve ülkenin en büyük üçüncü yatırımcısı iken, Macri, ülkeyi ABD emperyalizminin yörüngesine daha doğrudan kaydırma niyetinin işaretini vermiş durumda (geçtiğimiz hafta Çinli bir balıkçı teknesinin bir Arjantin askeri gemisi tarafından batırılmasıyla şiddetli bir şekilde vurgulanmış gibi görünen bir gündem).

Pentagon, gitgide, Obama’nın “Asya’ya dönüş”ünün, Pekin’in Latin Amerika’da büyüyen etkisine karşı koymak için ekonomik, siyasi ve askeri bir yönelimi kapsaması gerektiği argümanına varmış durumda. Obama’nın ziyareti, aynı perspektife dayalı gibi görünüyor.

İronik bir şekilde, Küba hükümeti, devlet biçimi, ekonomik yapısı ve emperyalizm ile ilişkileri bakımından Çin’i taklit etmeye çalışma konusunda hiç de arzulu görünmüyor. Kendisini devlet tarafından disipline edilmiş ucuz bir işgücünü garanti eden bir işçi taşeronu olarak sunan Küba hükümeti, daha şimdiden, yabancı yatırımcılar için Mariel’deki yeni liman tesisinde bir “özel ekonomik bölge” yaratmış durumda. Kaçınılmaz sonuç, tırmanan toplumsal eşitsizlik ve patlayıcı bir şekilde büyüyen sınıf mücadelesi ile birlikte, dar bir bürokratlar ve “girişimciler” tabakasının zenginleşmesi olacaktır.

Latin Amerika genelindeki sahte sol güçler için, ABD-Küba uzlaşması,  Arjantin’deki devrik Peronculardan Venezuela’daki Maduro’nun, Brezilya’daki Rousseff’in ve Bolivya’daki Morales’in kriz içindeki yönetimlerine kadar uzanan unsurların sözde “sola dönüş”ünün –emtia ve “gelişmekte olan piyasa” hızlı büyümelerinin çöküşü ile beraber– geri çekilmesiyle zaten ciddi bir şekilde altı oyulmuş olan iflas etmiş bir siyasi perspektife ilişkin bir başka darbeyi temsil etmektedir.

Sahte solun bu hükümetlere ilişkin olarak yükseltmeye çalıştığı yanılsamalar, onların, Küba Devrimi’ni, Castroculuğu ve küçük-burjuva gerillacılığını, sosyalizme giden yeni bir yol olarak sunma yönündeki 1960’lar ve 1970’lerdeki girişimlerini yineliyordu. Onlara göre sosyalizme giden yol artık ne devrimci Marksist partilerin inşasına ne de işçi sınıfının bilinçli ve bağımsız devrimci müdahalesine bağlıydı.

Latin Amerika işçi sınıfı, Dördüncü Enternasyonal içinde ortaya çıkan Pablocu revizyonist eğilim tarafından teşvik edilmiş olan bu teori eliyle ortaya konan etkinin korkunç bedelini ödedi. Radikalleşmiş gençliğin ve genç işçilerin yolunun intihar niteliğindeki gerilla mücadelelerine saptırılması, binlerce yaşama mal olmuş, işçi hareketinin yönünü şaşırtmış ve faşist-askeri diktatörlüklerin önünü açmıştı.

Castroculuğun sosyalizme giden yeni bir yolu değil, aksine, aynı dönem sırasında eski sömürge dünyasının büyük kısmında iktidara uzanmış olan burjuva ulusalcı hareketlerin en radikal biçimlerinden birini temsil ettiğinde ısrar eden Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), bu perspektife karşı amansızca mücadele etti.

DEUK, Troçki’nin sürekli devrim teorisi doğrultusunda, Küba ve diğer sömürge / yarı-sömürge ülkelerin emperyalist boyunduruktan kurtulması görevinin, yalnızca, köylülüğü kendi arkasında seferber eden ve iktidarı kendi ellerine almak ve devrimi uluslararası ölçekte yaymak için mücadele eden işçi sınıfının önderliği altında başarıya ulaşabileceğinde ısrar etti.

Obama’nın Havana’daki varlığı ile simgelenen ABD emperyalizmi ile uzlaşmada artık doruk noktasına ulaşan Küba hükümetinin uzun süreli evrimi, bu perspektifin doğruluğunu tümüyle kanıtlamıştır. Latin Amerika genelindeki ve uluslararası ölçekteki tarihsel gündemde ortaya çıkmakta olan şey, dünya Troçkist hareketi DEUK’un şubeleri olarak işçi sınıfının yeni devrimci partilerinin inşa edilmesine muazzam aciliyet kazandıran bir sınıf mücadelesi patlamasıdır.



Telif Hakkı 1998-2015, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır