İsveç zorunlu askerliği geri getiriyor

7 Mart 2017

Perşembe günü, İsveç hükümeti, zorunlu askerliği yeniden uygulamaya koyma planını duyurdu. 200 yılı aşkın süredir doğrudan bir askeri çatışma içinde yer almamış olan 10 milyon nüfuslu İskandinav ülkesi, Rusya’ya karşı savaşa hazırlanıyor.

İsveçli yetkililer, askere alınanların Rusya ile savaşa hazırlanması gerektiği konusunda belirsizliğe yer bırakmıyordu. Ülkenin savunma bakanlığı sözcüsü, BBC’ye, 2010’dan beri ilk kez yeniden uygulamaya konacak zorunlu askerliğin “bazı nedenleri”ni, “Rusya’nın Kırım’ı [2014’te] yasadışı ilhakı, Ukrayna’daki çatışma ve çevremizde artan askeri hareketlilik.” olarak sıraladı.

Plan doğrultusunda, 1999 ve 2000 yılları arasında doğmuş tüm yurttaşlar, önümüzdeki yıl askere alınacak. Bu kategoriye giren 100.000 İsveçlinin 13.000’ine fiziksel muayeneye tabi tutulma emri verilecek ve ardından, 4.000 genç erkek ve kadın, 1 Temmuz’da 11 aylık bir askerlik hizmetine başlamak zorunda kalacak.

Avrupa genelindeki işçiler ve gençler, İsveç’teki tüm partiler tarafından desteklenen bu duyuruyu bir uyarı olarak görmelidir. 20. yüzyıldaki iki yıkıcı dünya savaşının ardından, İsveç’teki sözde barışsever egemen sınıf bile, yeni bir büyük savaş için ölüme gönderilmek üzere askerler topluyor.

İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist, hükümetin, “güvenlik durumu değiştiği için, askeri kabiliyetlerimizi genişleten, daha istikrarlı bir askere alım yönetimini uygulamaya koymak” istediğini belirtti ve ekledi: “Muharebe birliklerimize gönüllülük temelinde personel sağlamakta güçlük çektik ve bunun bir şekilde üstesinden gelmek zorundayız.”

2016 sonunda, İsveç’in sivil savunma otoritesi (MSB), tüm belediyeleri “savaş durumuna” hazırlanmaya çağırmıştı. Acil durum barınakları hazırlanmalı ve acil tahliye işlemleri yapılmalıydı. Birkaç gün sonra, Başbakan Stefan Löfven, yeni bir güvenlik stratejisini ve savunma bütçesinde bir artışı açıkladı. O, ordu, “yıllarca diğer yönde gitmesinin ardından, güçlendirilecek.” dedi.

Tüm büyük emperyalist ülkelerde benzer gelişmeler yaşanıyor. Almanya’da, savunma bütçesi arttırılıyor, ordu genişletiliyor ve zorunlu askerliğin yeniden uygulamaya konması tartışılıyor. ABD Başkanı Donald Trump, kısa süre önce, ABD savunma bütçesinde yüzde 10’luk bir artışı, şu sözlerle gerekçelendirmişti: “Yeniden, savaşları kazanmaya başlamak zorundayız.”

Avrupa’da, büyük çaplı yeniden silahlanma, öncelikle Rusya’yı hedef alıyor ve giderek artan oranda, doğrudan savaş hazırlıkları ile ilişkili. NATO, şu anda, Doğu Avrupa’ya muharebe birlikleri ve tanklar konuşlandırıyor; Litvanya’da (Almanya önderliğinde), Estonya’da (Britanya önderliğinde), Letonya’da (Kanada önderliğinde) ve Polonya’da (ABD önderliğinde) Savaş Grupları kuruyor.

Bu yılın başında, Nazilerin adı kötüye çıkmış kullanımına rağmen modern Alman ordusunun muhafaza ettiği sembol olan Demir Haç taşıyan Alman tankları, Rusya sınırından sadece birkaç yüz kilometre uzakta olan Litvanya’ya girdiler.

NATO’nun önde gelen generalleri, Rusya’ya karşı “büyük bir strateji” çağrısı yapıyor. NATO’nun Avrupa komutan yardımcısı olan Britanyalı General Sör Adrian Bradshaw, Perşembe günü Financial Times’ta yayınlanan bir röportajda, Rusya’nın, Vladimir Putin iktidarda olduğu sürece bir tehdit olarak kaldığını söylüyordu. Batı, “iktidarın tüm komutasını elinde tutan” bir “rakibe” vereceği yanıtta birleşmemesi halinde, bunun “yıkıcı” sonuçları olabilirdi.

Ayrıca, Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen (CDU) ve Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel (SPD), Perşembe günü, Baltık devletlerine, Almanya’nın NATO ittifakına yönelik taahhüdünü yerine getireceği sözü verdiler.

Von der Leyen, Estonya’daki Ämari Hava Üssü’nde, “Son yıllarda Estonya’nın ve ittifaktaki dostlarımızın Almanya’ya ve onun sözlerine kesin olarak güvenebilmiş olması… önemli” idi dedi ve “Onlar, gelecekte de Almanya’ya ve onun sözlerine kesin olarak güvenecekler.” diye ekledi. Litvanya’nın Rukla kentinde, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne karşı imha savaşından bu yana Doğu Avrupa’ya konuşlandırılmış ilk Alman muharebe birliklerinin önünde konuşma yapan Gabriel de, “Estonya’nın, Letonya’nın ve Litvanya’nın güvenliği, Almanya’nın güvenliği ile eşanlamlıdır.” dedi.

Gabriel’in ve von der Leyen’in açıklamaları, emperyalist güçlerin ne kadar ileri gitmeye hazırlandıklarını vurgulamaktadır. NATO’nun 5. Maddesi, “bir ya da birden çok” tarafa “yönelik bir silahlı saldırı, herkese karşı bir saldırı olarak kabul edilecektir” ve “böyle bir silahlı saldırının gerçekleşmesi durumunda, onların her biri… saldırıya uğrayan tarafa ya da taraflara… silahlı güç kullanımı dahil, yardım edecektir.” koşulunu koyuyor.

Açıkça söylemek gerekirse: Eğer Baltık devletlerindeki aşırı milliyetçi ve fanatik şekilde Rusya karşıtı hükümetlerden biri Rusya ile bir sınır çatışmasını kışkırtırsa, o zaman Berlin ve NATO, dünyadaki ikinci büyük nükleer güce karşı savaşa girme sözü vermektedir.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, geçtiğimiz ay, bu tür bir çatışmada kaç insanın öleceği sorusunu sormuştu. Yanıt, eğer milyarlarca değilse, kesin olarak milyonlarcadır. Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Fizikçiler’in bir raporuna göre, “sınırlı” bir nükleer savaş bile, çoğu şiddetli iklimsel bozulma nedeniyle, bir milyardan fazla kişinin ölümüne yol açacak. ABD Ulusal Bilimler Akademisi’ne göre ise, bir “topyekün nükleer savaş”, dört milyar kadar insanın doğrudan ölümüne neden olacak.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasını ve kapitalizmin sözde “zafer”ini izleyen yıllarda, bu tür senaryolar, uzak geçmişte kalmış bir korku tellallığı olarak ciddiye alınmıyordu. Ama şimdi, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının öngününde olduğu gibi, egemen sınıf, yeni bir büyük savaşın kuvvetle muhtemel ve hatta kaçınılmaz olduğu sonucuna varıyor ve bunu açıkça söylüyor.

Alman gazetesi Die Welt’te “Dünya, kendi dönüm noktasıyla karşı karşıya” başlıklı bir başyazıda, Alman tarihçi ve siyaset danışmanı Michael Stürmer, “artık, frenlerin boşalması, kontrolün kaybedilmesi, düşünülemez bir olay değil”, “dünya düzeni, boş bir hayalden başka bir şey değil.” uyarısında bulunuyor ve ekliyor: “Rusya ile (kaza eseri ya da kasten) savaş, yarım yüzyıldır, hiç bu kadar yakın olmamıştı.”

Stürmer’in “yıkıcı bir an” diye çağrıştırdığı tehlike, yalnızca, yeni bir savaş karşıtı hareketin inşası yoluyla önlenebilir. Bir yıl önce, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Sosyalizm ve Savaşa Karşı Mücadele başlıklı açıklamasında, böyle bir hareketin inşasının siyasi temellerini özetlemişti:

* Savaşa karşı mücadele, nüfusun bütün ilerici unsurlarını kendi arkasında birleştiren, toplumdaki büyük devrimci güç işçi sınıfı üzerinde yükselmelidir.

* Mali sermayenin diktatörlüğüne ve militarizm ile savaşın temel nedeni olan ekonomik sisteme son verme uğruna mücadele etmeksizin savaşa karşı ciddi bir mücadele söz konusu olamayacağı için, yeni savaş karşıtı hareket, kapitalizm karşıtı ve sosyalist olmak zorundadır.

* Dolayısıyla, yeni savaş karşıtı hareket, zorunlu olarak, kapitalist sınıfın bütün siyasi partilerinden ve örgütlerinden bütünüyle ve tartışmasız biçimde bağımsız ve onlara düşman olmalıdır.

* Yeni savaş karşıtı hareket, her şeyden önce uluslararası olmalı, işçi sınıfının muazzam gücünü emperyalizme karşı birleşik küresel bir mücadelede harekete geçirmelidir.

İşçi sınıfının yeni bir sosyalist ve enternasyonalist hareketinin inşa edilmesi, en acil siyasi görevdir.

Johannes Stern