Sol Parti önderi Almanya’nın büyük güç çıkarlarını destekliyor

Johannes Stern
7 Ağustos 2017

Siyasi partilerin sınıf karakteri, en açık şekilde dış politika alanında açığa vurulur. Bu açıdan, Sosyalist Eşitlik Partisi (SGP) ile Sol Parti arasındaki siyasi uçurum daha büyük olamazdı.

Sol Parti Alman kapitalizminin çıkarlarını uluslararası rakiplerine karşı sadık bir biçimde savunurken, SGP, uluslararası işçi sınıfının militarizme ve savaş karşı birliği çağrısı yapan sosyalist bir program temelinde Almanya federal seçimlerine katılan tek partidir.

Bir yanda Berlin ile Brüksel, diğer yanda Berlin ile Washington arasında, ABD’nin Rusya’ya karşı yeni yaptırımlarından kaynaklanan şiddetli anlaşmazlıklar, şu anda bütün diğer partileri Avrupa’nın ve Almanya’nın çıkarlarını yeterince saldırgan biçimde savunmamakla suçlayan Sol Parti’nin dar pasifist incir yaprağını bir kenara itmiş durumda.

SPD’nin eski genel başkanı ve Sol Parti’nin fikir babası Oskar Lafontaine, kendi Facebook sayfasında aşağıdaki talebi yayınladı: “Avrupa’nın kendi çıkarlarını ciddiye almasının ve ABD’ye neredeyse koşulsuz sadakatini terk etmesinin zamanı geldi. ABD Kongresi’nin Avrupa’nın Rus doğalgazını almasını engelleme ve Avrupalıları ABD’den sıvı gaz almaya zorlama yönündeki apaçık girişimi, ABD politikasının keyfiliğinin bir diğer göstergesidir.”

Lafontain, daha saldırgan bir Alman büyük güç politikası talebini pekiştirmek için, şu soruları soruyor: “Ama Avrupa’daki çıkarların böylesi amansız biçimde peşinde koşulmasına karşı çıkmaya kim önderlik edecek? Kurumlar vergisi kaçakçılığının gediklisi Junker mi? Yatırım bankacısı Macron mu? Yoksa şimdiye kadar ABD politikasındaki her dönüşü desteklemiş olan, eski FDJ’nin (eski Doğu Almanya Stalinist gençlik örgütü) iyi huylu ajitasyon ve propaganda sekreteri Merkel mi?”

Lafontaine’e göre, Junker, Macron ve Merkel ile birlikte, ABD yaptırımlarını sert biçimde eleştiren ve ABD’yi ticaret savaşı ile tehdit eden Sosyal Demokratların baş adayı Martin Schulz’un tepkisi de yeterince ileri gitmiyor. Lafontaine şöyle yazıyor: “Bundestag [federal meclis] seçimleri, ABD çıkarlarının uslu hizmetçileri, ABD’nin amansız politikasına bir kırmızı kart göstermeye hazırlanan Martin Schulz biçiminde bir adayla karşı karşıya gelseydi, heyecanlı olurdu.”

O, ne yazık ki, diye devam ediyor, Sol Parti, “tüm hatalarına rağmen, tek kalan dünya gücünün arkasından uysal bir şekilde yüzmeyen tek partidir.” Yalnızca “Bundestag’daki güçlü bir Sol, neoliberal partilerin her türlü olası koalisyonuna karşı koyabilir … tekrar tekrar, Almanya’nın ve Avrupa’nın çıkarlarının ABD politikasının haksız hedeflerine karşı daha iyi temsil edilmesinde ısrar edebilir.”

Lafontaine’un eleştirilerinin gerici dürtüsü açıktır. O, ABD militarizmine yönelik yaygın muhalefeti Alman ve Avrupa emperyalizmine desteğe dönüştürme peşinde koşuyor.

Lafontaine, “ABD oligarşi kapitalizmi, bilhassa küstahtır.” diye yazıyor. Sonuç olarak, “ABD açık ara farkla dünyadaki en büyük askeri bütçeye sahip (600 milyar dolardan fazla) ve yerküreyi 800’ü aşkın askeri üsle kaplıyor.” Başkan Eisenhower daha önce “ABD askeri-sanayi bloku”na karşı uyarıda bulunmuş ve “silah sanayisinin ve büyük şirketlerin ABD politikasını belirlemesi” tehlikesini öngörmüştü.

Amerikan emperyalizminin gerici karakterinden elbette kuşku duyulamaz. O, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından arta kalan her türlü kısıtlamadan kurtulmuş ve ekonomik gerilemesini, milyonlarca ölüme yol açan bir dizi yağmacı savaşla dengeleme peşinde koşmuştur. Donald Trump’ın şahsında, ABD egemen sınıfının tüm acımasızlığını ve caniliğini cisimleştiren bir adam, faşist bir milyoner Beyaz Saray’a gelmiştir.

Peki ya Lafontaine’in, çıkarlarını Amerika’ya karşı savunmaya son derece hevesli olduğu Alman kapitalizmi? O, Nazi rejiminin yenilgisinden yetmiş yıl sonra, bir kez daha gerçek yüzünü gösteriyor. Artan uluslararası gerilimlere, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesinde yaptığı gibi; silahlanarak, rolünü Avrupa’nın egemeni olarak iddia ederek ve jeostratejik ve ekonomik çıkarlarını dünya çapında askeri araçlarla genişleterek tepki veriyor.

ABD’nin durumunda olduğu gibi, Almanya’da da, bankalar, büyük şirketler, istihbarat kurumları, askeri kuvvetler ve küçük bir süper zenginler grubu bütün partilerin politikasını belirlemektedir. Programlarının birbirlerinden güçlükle ayırt edilmesinin nedeni budur. Aynı anda, nüfusun çoğunluğu kıt kanaat geçinmeye çalışıyor. Bütün işçilerin yüzde 40’ı düzensiz işlerde istihdam ediliyor ve nüfusun yüzde 16’sı yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Lafontaine ve partisi, bu politikanın parçasıdır. Sol Parti yönetimi üstlendiği her yerde, bütün diğer partiler kadar acımasız bir şekilde kemer sıkma uyguluyor ve SPD ile Yeşillerin ortaklığıyla toplumsal yıkım gerçekleştiriyor. Onlar, dış politikada, büyük devrimci Karl Liebknecht’in “Asıl düşman içeride” sloganını, “Asıl düşman ABD” yararına reddediyorlar.

Lafontaine, Almanya ve ABD arasındaki gerilimler arttıkça, daha saldırgan hale geliyor. O, daha Temmuz 2015’te, Facebook sayfasında şöyle yazmıştı: “ABD savaş bakanı Avrupalıları Rus ‘saldırganlığı’na karşı koymaya çağırıyor. Avrupalılar, ABD saldırganlığına karşı çıkmak için her türlü nedene sahipler. Bizim, ABD emperyalizmini sınırlayacak bir Avrupa dış politikasına ihtiyacımız var. ABD emperyalizmini s.keyim!”

Lafontaine’nin “Avrupa dış politikası”, açık bir şekilde askeri gücü kapsamaktadır. O, Mayıs ayının sonunda kendi Facebook sayfasında, otoriter militarist ve sağcı bir milliyetçi olan Fransa’nın eski devlet başkanı General de Gaulle’ü bir rol model olarak betimlemişti: “Sol Parti, yıllardır, bağımsız bir Avrupa dış politikası çağrısı yapıyor. Charles de Gaulle’ün Fransa’nın bir savaşa katılıp katılmayacağına bizzat karar vermesi gerektiğini fark etmesinden bu yana uzun zaman geçti. Onun Fransız ordusunu NATO’nun askeri yapısına, yani ABD’ye entegre etmemesinin nedeni budur.”

Sol Parti, önceki Bundestag seçimlerinde bazı işçileri ve gençleri pasifist söylemlerle aldatabiliyordu. Ancak artık siyasi hesapların görülmesi gerekiyor. Lafontaine’in açıklamaları, Sol Parti’nin, hükümette ya da muhalefette olsun, Bundeswehr [Alman ordusu] askerleri “Alman çıkarları”nı savunmak için savaş alanına gittiğinde coşkuyla alkışlayacağını açıkça gösteriyor.

Lafontaine’in, 1980’lerin başında Amerikan Pershing II füzelerinin konuşlandırılmasına karşı gösterilere verdiği destekle başlayan “pasifizm”i, her zaman, Alman emperyalist çıkarlarının Amerika’ya tabi kılınmasına karşı çıkmaya yöneldi. Şimdi Alman emperyalizmi yeniden bayrağını açarken, Lafontaine ateşli bir büyük güç politikacısı ve militarist haline gelmiştir. Yeşiller benzer bir gelişmeyi 20 yıl önce geçirmişti.

24 Eylül seçimlerinde savaşa ve militarizme karşı oy vermek isteyenler, SGP’ye oy vermelidir. SGP, toplumsal eşitsizliğe, militarizme ve savaşa karşı sosyalist bir stratejiyi savunan tek partidir. Biz, kapitalist savaş çığırtkanlarına, Atlantik’in her iki yakasındaki işçi sınıfını birleştirme uğruna mücadele ederek karşı çıkıyoruz.

SGP’nin seçim programında belirtildiği gibi, “Biz, tüm emperyalist ittifakları ve askeri blokları reddediyoruz. Biz, NATO’nun ve Avrupa Birliği’nin dağıtılması ve onun yerine Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri uğruna mücadele ediyoruz. Bizim Alman militarizmine karşı mücadeledeki müttefikimiz, Avrupalı, Amerikalı ve uluslararası işçi sınıfıdır.”