Berlin Türkiye karşıtı ajitasyonu yoğunlaştırıyor

Johannes Stern
29 Ağustos 2017

Berlin ile Ankara arasındaki siyasi ilişkiler, Alman politikacıların Türkiye hükümetine yönelik histerik suçlamalarının ortasında daha da kötüleşiyor.

Salı günü, Hıristiyan Demokrat Birlik’ten (CDU) Dışişleri Bakanı Roderich Kiesewetter, Türkiye’nin NATO üyeliğini sorguladı ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ailesine karşı yaptırım uygulanması çağrısında bulundu. Kiesewetter, Berlin-Brandenburg kanalına, “Örneğin, Erdoğan ailesinin yurtdışındaki varlıklarını dondurabiliriz” dedi ve ekledi: “Rus oligarklarının yurtdışı varlıklarını donduruyoruz ama Türkiye’ye gelince hiçbir şey yapmıyoruz.”

Sosyal Demokrat Parti (SPD) meclis grup başkanı Thomas Oppermann, Pazartesi günü Passauer Neuen Presse’e verdiği röportajda daha da ileri gitti. Oppermann, Erdoğan’ı Türkiye’deki demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü ortadan kaldırmakla suçladı ve şu tehditte bulundu: “Eğer biri onun yöntemlerini Almanya’da kullanmış olsaydı, hükümetin başında değil, hapiste olurdu.”

Her ikisi de SPD’li olan Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ve Adalet Bakanı Heiko Maas, Salı günü, Spiegel Online’da, “Erdoğan’ın kültür savaşına Almanya’da yer yok” başlıklı ortak bir yazı yayınladılar. Onlar, söz konusu yazıda, Erdoğan’ın “bizim özgür demokratik devletimize yönelik büyük bir tehdit” olduğundan söz ediyor ve Almanya’daki Türk derneklerinin ve camilerinin daha sıkı denetlenmesini istiyorlardı.

Daha önce, Gabriel, Türkiye cumhurbaşkanının Almanya’daki Türkiyeli seçmenlerin SPD’ye, CDU’ya ve Yeşiller’e oy vermeme çağrısını Almanya’nın “egemenliğine müdahale” olarak adlandırmış ve eşine yönelik iddia edilen bir saldırıdan kişisel olarak Erdoğan’ı sorumlu tutmuştu. “Bazıları açıkça Erdoğan’ın bunu yapma şeklinden motive olmuş durumda; eşime musallat olup onu taciz etmeye çalışıyorlar.”

Sol Parti bu konuda daha da saldırgan. Partinin uluslararası ilişkiler sözcüsü Sevim Dağdelen, şunları söyledi: “Federal hükümet Türkiye’yi Interpol Anlaşması’ndan çıkarmak üzere inisiyatif almalıdır. Erdoğan Interpol Anlaşması’nı bilinçli bir şekilde ihlal ediyor ve Interpol’ü, yurtdışındaki siyasi muhaliflerini kovuşturabilmek için kötüye kullanıyor.” Genel olarak, “hükümetin Erdoğan’a yönelik net bir çizgi benimsemesi gerekiyor. Bundan sonraki herhangi bir ödün verme ve çekinme, yalnızca Alman yurttaşlarının güvenliğini tehlikeye atar.”

Gabriel, Dağdelen ve ortakları, Türkiye’ye karşı histerik ajitasyonlarıyla kimi etkilemek istiyorlar? Muhafazakar Erdoğan hükümeti, kuşkusuz, muhaliflere ve gazetecilere karşı keyfi bir davranış sergiliyor ve Türkiye’de otoriter bir rejim kuruyor. Ancak Almanya’da “özgür demokratik” devlete saldıran Türkiye cumhurbaşkanı değil, bizzat Alman hükümetidir. Alman hükümeti, ayrıca, interneti sansürlemek, temel hakları yürürlükten kaldırmak ve gazetecilere ve göstericilere karşı acımasız şiddet kullanmak söz konusu olduğunda hiç tereddüt etmemektedir. Bu, kısa süre önce, Hamburg’daki G-20 zirvesinde görüldü.

Alman hükümetinin, yazar Doğan Akhanlı’nın bir Türk tutuklama kararı nedeniyle Interpol tarafından İspanya’da gözaltına alınmasına yönelik eleştirisi de özellikle ikiyüzlüdür. Alman hükümeti geçmişte çok daha ileri gitmiştir. O, Temmuz 2015’te, uluslararası gazeteci Ahmed Mansour’u Berlin-Tegel Havaalanı’nda tutuklamıştı. Mansour ne Alman ve Avrupa yasalarını ne de uluslararası hukuku ihlal etmişti ve buna rağmen Interpol tarafından aranıyordu. Ona karşı tek şey, Berlin’in oldukça sıkı işbirliği içinde çalıştığı Mısır’daki kanlı askeri diktatörlüğün bir tutuklama kararıydı.

Türkiye’ye karşı saldırgan kampanyanın Türkiye’deki veya Almanya’daki insan haklarını savunmakla hiçbir ilgisi yoktur; bu kampanya, Alman egemen seçkinlerinin dış politika hedeflerini güvence altına almayı hedeflemektedir. Berlin, daha ABD ve Almanya egemen çevrelerinin sessiz desteğini almış olan Temmuz 2016’daki başarısız darbe öncesinde, Türkiye ile ilişkileri sistematik olarak zayıflatmıştı. Haziran 2016’da, Bundestag (Federal Meclis), Osmanlı İmparatorluğu’nda 1,5 milyon dolayında Ermeni’nin topluca öldürülmesini soykırım olarak tanımlayan bir kararı kabul etti. O zaman, Erdoğan, “iki ülke arasındaki diplomatik, ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerin zarar görmesi” uyarısında bulunmuştu.

O zamandan beri, Alman hükümeti Ankara ile çatışmayı tırmandırmaya devam etti. Türkiye’de Nisan ayında yapılan anayasa referandumundan önce, Alman yetkililer, AKP’li bakanların çeşitli Alman kentlerinde konuşma yapmasını yasakladılar ve açıkça Türkiye’deki burjuva muhalefeti desteklediler. Bundestag, Haziran ayında, Ankara’nın Alman milletvekillerinin İncirlik’te bulunan Alman askerlerini ziyaret etmesini tekrar tekrar engellemesinin ardından, İncirlik Hava Üssü’ndeki Bundeswehr (Alman ordusu) birliklerinin Ürdün’deki Muwaffaq Salti Hava Üssü’ne aktarılmasını büyük bir çoğunlukla kabul etti.

Yaklaşık bir ay önce, Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Türkiye’ye yönelik politikanın yeni bir yöne gireceğini duyurdu. Gabriel, diğer şeylerin yanı sıra, AB’nin Türkiye’ye katılım öncesi yardımını ve gümrük birliğinin uzatılması üzerine görüşmeleri tartışmaya açarak, “Bu şekilde devam edemez. Önceden olduğu gibi devam edemeyiz” demiş ve eklemişti: “Artık kötüleşen durum ile bağlantılı olarak, Türkiye’ye yönelik nasıl bir politika benimseyeceğimizi gözden geçirmemiz gerekecek.”

Bundestag seçimlerine dört hafta kala, tüm düzen partileri, işçi sınıfını bölmek ve sağcı kesimlere başvurmak için ezici çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’ye karşı ajitasyon yapıyor. En kirli kışkırtıcıların bazılarının SPD’nin, Sol Parti’nin ve Yeşiller’in saflarından geliyor olması anlamlıdır. Gabriel, Dağdalen ve ortakları, kapitalizmin derin krizine, sömürüye ve savaşa karşı artan direnişe, güçlü bir devlet çağrısıyla tepkiye veriyorlar.

Dahası, Ankara ile saldırgan cepheleşmenin arkasında, askeri ve jeopolitik anlaşmazlıklar yatmaktadır. Bundeswehr, Alman emperyalizminin Ortadoğu’daki atağının tamamlayıcı bir parçası olarak, 2014 yazından beri Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) peşmerge birliklerini silahlandırıp eğitiyor. KBY, 25 Temmuz’da bir bağımsızlık referandumu düzenleyeceğini ilan etmiş; Türkiye hükümeti ise bunu şiddetle eleştirmişti. Ankara, bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkmasını her koşulda engellemek istiyor, Batı’nın Kürtlere desteğini eleştiriyor ve Suriye ile Irak’ta yeni bir askeri harekat tehdidinde bulunuyor.

Almanya emperyalizmi yalnızca Türkiye’nin onun Kürt müttefiklerine yönelik bir saldırısından korkmamakta, aynı zamanda Ankara’nın Rusya’ya ve Çin’e doğru yeni yönelimini bölgedeki ekonomik ve jeostratejik çıkarlarına bir tehdit olarak görmektedir.

Federal Güvenlik Politikası Akademisi’nin “Türkiye Şanghay kartını oynayabilir mi?” başlıklı son bir belgesine göre, “Türkiye’nin ŞİÖ’nün [Şanghay İşbirliği Örgütü] sempatisini kazanmaya yönelik atağı karşısında alarm zillerinin çalması gerekiyor. Türkiye, bölgesel güvenlik politikalarına ilişkin zorluklar ile baş etme konusunda, Avrupalılar ve Amerikalılar için hala yüksek stratejik değere sahip… Türkiye’nin stratejik yeniden yönelim arzuları [artık] Brüksel ile olumlu ilişkiler ihtiyacını daha da zayıflatabilir.”