Suriye’de Almanya-Avrupa güvenli bölgesine hayır!

Johannes Stern
25 Ekim 2019

Almanya Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer’in (Hristiyan Demokrat, CDU) kuzey Suriye’de bir uluslararası güvenli bölge çağrısı yapması, Alman militarizminin canlanmasında yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Almanya-Avrupa önderliğinde 30-40 bin askerin konuşlandırılmasına ilişkin tartışmalar yürütülüyor. Bu, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana en büyük Alman askeri harekatı olacaktır.

Kramp-Karrenbauer’in bugün [Perşembe günü] Brüksel’deki NATO savunma bakanları toplantısına sunacağı önerisinin tarihsel ve siyasal sonuçlarını abartmak güçtür. II. Dünya Savaşı’nın başlamasından bu yana sadece 80 yıl geçmiştir. Naziler, fetih ve imha savaşları sırasında, Avrupa’nın, Sovyetler Birliği’nin, Kuzey Afrika’nın ve Ortadoğu’nun geniş alanlarını yerle bir etmişti.

Başbakan Angela Merkel’in (CDU) büyük olasılıkla varisi olan Alman Savunma Bakanı’nın önerisi, bu gelenek içindeki yerini almaktadır. Almanya’nın Suriye’deki askeri müdahalesi, resmi propagandanın iddia ettiği gibi “terörizm” ile mücadele etmeyi ya da “çatışmanın dindirilmesini” veya “barış”ı hedeflememektedir. Asıl savaş hedefleri, hem Suriye’nin hem de enerji zengini ve stratejik açıdan önemli Ortadoğu bölgesinin yeni sömürgeci tabiiyeti ve yüz binlerce sığınmacının bir savaş bölgesine sürülmesidir.

Kramp-Karrenbauer’in uluslararası hukuku ihlal eden planının sonuçlarını net bir şekilde saptamak yaşamsal önem taşımaktadır. Almanya, zaten Suriye’de sekiz yıldır ve bölge genelinde ise 28 yıldır şiddetle devam eden; milyonlarca yaşama mal olan, milyonlarca insanı yaralayan ve yine milyonlarca insanı evlerini terk etmek zorunda bırakan bir çatışmanın içine asker gönderecek. Hedefler, ABD’nin –Alman ordusunun bugüne dek yalnızca destekleyici bir rol oynadığı– yıkım harekatını Almanya önderliğinde sürdürmek ve Avrupalı emperyalist güçlerin bölgedeki etkisini kuvvetlendirmek olacak.

Afganistan’daki Alman askeri, Ağustos 2011 (Kaynak: ABD Deniz Kuvvetleri, Flickr)

Fransa ile Britanya’nın durumunda, bu etki, I. Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasına kadar gitmektedir. Almanya içinse daha da eskiye gitmektedir. I. Dünya Savaşı’nda Almanya, Osmanlı İmparatorluğu ile müttefikti ve Ermenilere yönelik soykırımda doğrudan rol oynadı.

Bugün bölge, I. Dünya Savaşı öncesi Balkanlar’da olduğu gibi, uluslararası çatışmaların ve rakip çıkarların parlama noktası haline gelmiştir. Bir Alman-Avrupa güvenli bölgesinin kurulması Suriye’nin egemenliğine yönelik büyük bir ihlali temsil etmekle kalmayacak; büyük güçler arasında doğrudan bir çatışma olasılığını çarpıcı biçimde arttıracak ve Alman toplumunu kökten dönüştürecektir.

Binlerce askerin seferber edilmesi, zorunlu askerliğin geri getirilmesini ve savaş karşıtı muhalefetin bastırılmasını gerektirecektir. Şimdiden önümüzdeki yıl 50 milyar avroyu aşması belirlenen askeri bütçe daha da büyük hızla artacaktır. Silahlanma finanse etmek için sosyal harcamalara yapılacak saldırılardan, savaş alanlarında ölmeye gönderilmeye ve demokratik haklara yapılacak saldırılara kadar, savaşın bedelini birçok açıdan işçiler ve gençler ödemek zorunda kalacaktır.

Almanya’daki Sosyalist Eşitlik Partisi (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP), daha 2014’te, savaşa karşı düzenlendiği olağanüstü kongrede kabul edilen kararında, Alman militarizminin geri dönüşünün geniş kapsamlı sonuçları hakkında uyarıda bulunmuştu. Dönemin Dışişleri Bakanı, bugünse Almanya Cumhurbaşkanı olan Frank-Walter Steinmeier’in (Sosyal Demokrat, SPD), Münih Güvenlik Konferansı’nda, Almanya’nın “dünya meseleleri hakkında sadece kenardan yorum yapamayacak kadar büyük ve ekonomik olarak güçlü” olduğunu ilan etmesinden sadece birkaç ay sonra, şöyle yazmıştık:

“Tarih, büyük bir şiddetle geri dönüyor. Alman egemen sınıfı, Nazilerin suçlarından ve II. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinden neredeyse 70 yıl sonra, bir kez daha, Alman İmparatorluğu’nun ve Hitler’in büyük güç politikalarını benimsiyorlar. Savaş sonrası dönemin, Almanya’nın Nazilerin berbat suçlarından dersler çıkarmış, ‘Batı’ya katılmış’, barışçı bir dış politika benimsemiş ve istikrarlı bir demokrasi geliştirmiş olduğu biçimindeki propagandasının yalan olduğu ortaya çıkmış durumda. Alman emperyalizmi, tarihsel olarak biçimlenmiş gerçek yüzünü, hem içeride hem de dışarıda, tüm saldırganlığıyla bir kez daha gösteriyor.”

Aradan beş yıl geçtikten sonra, bu değerlendirmenin ne kadar doğru olduğu ortadadır. Egemen seçkinler, 20. yüzyıldaki tarihi suçlarına rağmen, 21. yüzyılda emperyalist çıkarlarının peşinde hiçbir sınır tanımamaktadır. Burjuva politikacılar ve medya kuruluşları, en saldırgan savaş propagandasını geliştirmekte birbirleriyle yarışıyor ve halkı, dış politikada görece istikrarlı geçen yetmiş yıldan sonra, artık, ekonomik ve jeopolitik çıkarların peşinde bir kez daha büyük savaşlar açmanın gerekli olduğuna ikna etmeye çalışıyorlar. Onların talepleri, nükleer silah sahibi olma talebine kadar gidiyor.

Haftalık haber dergisi Die Zeit, bir köşe yazısında, “Avrupa’nın askerileştirilmesi ilerici bir proje olarak yorumlanmalıdır,” diye yazıyor ve “Avrupalılar,” Amerikalıların [Suriye’den] çekilmesinden şu sonuçları çıkarmalıdır, diye ekliyor: “Güç politikasında bağımsız bir aktör haline gelmeliler… Avrupa, ya bir ortak orduyu hayata geçirmeli ya da en azından ulusal ordularını güçlendirip, inandırıcı bir nükleer caydırıcılık oluşturmalıdır. Eski ittifakların dağıldığı bir dünyada bundan kaçınılamaz.”

Diğer pek çok yazıda da, Kramp-Karrenbauer’in önerisi, dış politikadaki değişikliğin çok geç kalınmış bir şekilde uygulamaya konması olarak kutlandı. Spiegel Online, “Nihayet angajman” başlıklı bir yazıda, Savunma Bakanı’nın kararını, “heyecan uyandıran bir dış politika, Almanya’nın güvenlik politikasında bir dönüm noktası, Almanya’nın, dünyada daha fazla siyasi sorumluluk üstlenmesi yönündeki tüm çağrılara rağmen politikasını belirlemeyi sürdürmüş olan askeri kısıtlama kültüründen kopuş” olarak övdü. Avrupa, “ABD’nin çekilmesinin ardından Suriye’yle daha güçlü bir şekilde ilgilenmeli” idi ve “Avrupa’nın güneyindeki kriz bölgesini … bu dünyanın Putin’lerine ve Erdoğan’larına bırakmayı” göze alamazdı. Almanya, “sorumluluklarından kaçınmak için çok zengin, çok büyük ve evet, çok güçlü” idi.

Bu saldırı, tıpkı medya gibi savaş hummasına tutulmuş olan bütün büyük partilerin desteğine sahiptir. Kramp-Karrenbauer’in önerisine yönelik tek eleştiri, planın stratejik yönelimi ve güvenli bölgenin nasıl daha profesyonel bir şekilde hazırlanacağı açısından gelmiştir.

Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD), yaptığı açıklamada, hükümeti bir “karmakarışık ordu” olarak niteledi ancak teklifle ilkesel açıdan hemfikir olduğunu vurguladı. AfD’nin dış politika sözcüsü Armin-Paulus Hampel, geçtiğimiz hafta parlamentoda, Almanya “Birleşmiş Milletler’i, Suriye’de, güçlü bir BM yetkisi ile desteklenmiş … bir güvenli bölge ve içeriye kalkışanları vurmaya hazır bir uluslararası güç oluşturmaya zorlamalı,” diye konuşmuştu.

SPD de, önde gelen parti figürleri Kramp-Karrenbauer’in kararı hakkında kendilerine danışılmadığından yakınmış olsa da, öneriye desteğini açıkladı. Federal meclis savunma komitesindeki SPD temsilcisi Fritz Felgentreu, “Bizim burada, Almanya’da, durumu istikrara kavuşturmak için ne yapabileceğimizi tartışmamız gayrimeşru değildir,” dedi ve güvenli bölge hakkında “tartışma yürütülmeli ama sonunda bu tartışmadan gerçekçi bir şeyler çıkmalı,” diye ekledi.

Sol Parti ve Yeşiller de, Almanya’nın bölgedeki emperyalist çıkarlarının daha saldırgan bir şekilde öne sürülmesini onaylıyor ve bunun, özellikle Türkiye’nin askeri operasyonlarını hedef almasını talep ediyorlar.

Yeşillerin meclis grup başkanı Anton Hofreiter, yaptığı yazılı açıklamada şunları belirtti: “Başlıca öncelik, kuzey Suriye’den çekilmesi ve bu bölgelerde Kürtlere zulmü durdurması için Türkiye’ye baskıya yapmaya verilmeli.” Alman hükümeti, “Türkiye’nin yasadışı askeri müdahalesine aşırı derecede isteksizce” tepki vermişti ve şimdi de “Erdoğan’dan sakındığını gizlemeye çalışıyor”du.

Suriye çatışmasında başından itibaren bir savaş partisi olan Sol Parti de benzer bir tavır aldı. Avrupa Parlamentosu’nda güvenlik ve savunma politikası komitesinin başkan yardımcısı olan Özlem Alev Demirel, hükümetin “şimdiye kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kuzey Suriye’ye girmesini durdurmak üzere tüm siyasi olanakları tüketmemiş” olmasından yakındı ve ekledi: “Kramp-Karrenbauer bir askeri müdahale hakkında sesli düşünmeden önce, hükümet siyasi ev ödevini yapmalıdır.”

Sosyalist Eşitlik Partisi, Büyük Koalisyon’un savaş planlarına karşı çıkan ve işçiler ve gençler arasındaki devasa muhalefeti harekete geçirmeye çalışan tek partidir. Egemen seçkinlerin militarizm ve savaş programlarını bir kez daha faşist yönetim biçimleriyle uygulamasını engellemek için, bu artan muhalefetin bilinçli bir siyasi temele dayandırılması gerekiyor. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin “Sosyalizm ve Savaşa Karşı Mücadele” başlıklı açıklamasında ileri sürdüğü ilkeler temelinde bir savaş karşıtı hareket inşa edilmelidir. Bu ilkeler şunları içermektedir:

* Savaşa karşı mücadele, nüfusun bütün ilerici unsurlarını kendi arkasında birleştiren, toplumdaki büyük devrimci güç işçi sınıfı üzerinde yükselmelidir.

* Mali sermayenin diktatörlüğüne ve militarizm ile savaşın temel nedeni olan ekonomik sisteme son verme uğruna mücadele etmeksizin savaşa karşı ciddi bir mücadele söz konusu olamayacağı için, yeni savaş karşıtı hareket, kapitalizm karşıtı ve sosyalist olmak zorundadır.

* Dolayısıyla, yeni savaş karşıtı hareket, zorunlu olarak, kapitalist sınıfın bütün siyasi partilerinden ve örgütlerinden bütünüyle ve tartışmasız biçimde bağımsız ve onlara düşman olmalıdır.

* Yeni savaş karşıtı hareket, her şeyden önce uluslararası olmalı, işçi sınıfının muazzam gücünü emperyalizme karşı birleşik küresel bir mücadelede harekete geçirmelidir. Burjuvazinin sürekli savaşına, işçi sınıfı tarafından, stratejik hedefi ulus-devlet sisteminin ortadan kaldırılması ve bir dünya sosyalist federasyonunun kurulması olan sürekli devrim perspektifi ile yanıt verilmesi gerekmektedir. Bu, küresel kaynakların akılcı ve planlı geliştirilmesini ve bu temelde yoksulluğun ortadan kaldırılmasını ve insanlık kültürünün yeni doruklara yükseltilmesini mümkün kılacaktır.