Pandemi sırasında Birleşik Krallık’ta okulların açılmasına karşı mücadele

Türkiye’deki Güvenli Eğitim İçin Taban Komitesi tarafından 14 Mart tarihinde düzenlenen “Pandemi kontrol altına alınana kadar okullar ve hayati olmayan işyerleri kapatılsın” başlıklı çevrimiçi toplantıya Birleşik Krallık'taki Eğitim Emekçileri İş Güvenliği Taban Komitesi'ni temsilen katılan Tania Kent'in konuşmasını aşağıda yayınlıyoruz.

Birleşik Krallık’taki Eğitim Emekçileri İş Güvenliği Taban Komitesi’nden Türkiye’deki eğitim emekçilerinin toplantısına selam getirme imkânı bulduğum için çok mutluyum. Uğruna mücadele ettiğimiz perspektifin temelinde, işçi sınıfının ortak bir düşmana karşı ortak bir saldırıda uluslararası birliğinin sağlanması yatmaktadır.

Geçtiğimiz Pazartesi günü, Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson hükümetinin ekonomiyi geri açmasının ilk aşaması olarak, 10 milyon çocuk ve 2 milyon eğitim emekçisini okullara geri dönmeye zorlandı. Bu adım, görece az bir nüfusa sahip olmasına rağmen koronavirüsten ölüm sayıları sıralamasında dünyada beşinci sırada bulunan ve kişi başına en yüksek ölüm oranlarından birine sahip olan bir ülkede atılıyor. Enfeksiyon seviyeleri halen yüksek; virüs bulaştırma oranı yüzde 1’in hemen altında ve her gün yüzlerce işçi ölüyor.

İskoçya ve Galler’de okullar daha önce açılmıştı ve Birleşik Krallık’ta enfeksiyon oranlarında artışa tanık olunan bölgeler esas olarak İskoçya ve Galler’de bulunuyor. Bu feci kararın artan ölümler biçimindeki etkisinin İngiltere genelinde hissedilmesi uzun sürmeyecek. Koronavirüsten korunma bakımından çok az şey var. Maske takma ve test gibi, yalnızca ortaokullar için ilan edilen yeni “güvenlik” önlemleri, çalışanları, çocukları veya yaşadıkları yerlerdeki insanları korumayacak.

Medya, sürekli olarak, okulların açılmasını olumlu, sevinilecek bir olay gibi sundu. “Mutlu” çocukların, ebeveynlerin ve öğretmenlerin televizyon kipleri yayınlandı. Politikacılar ve sendikacılar, okulları açmanın kesinlikle doğru bir adım olduğunu, çocukların eğitim hakkını savunduklarını ve okulların güvenli olduğunu iddia ettiler.

Oysa geçtiğimiz 12 ayın deneyimi, durumun hiç de öyle olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Hastalık taşımada ana merkezler haline gelen okullar, Britanya’da Eylül-Ocak dönemindeki yaklaşık 80 bin ölümün en önemli nedeni oldular. Eklemek gerekir ki, Eylül ayındaki bulaşma oranları bugün olduğundan çok daha düşüktü.

Eylül ayında, Ulusal İstatistik Kurumu, İngiltere’de her 1.400 kişiden 1’inin COVID-19’a yakalandığını bildirmişti. En son sayı ise 220’de 1’dir. Riskler ortada. Başbakan Johnson, 22 Şubat’ta ekonomiyi açma “yol haritası”nı duyururken iki şeyi açıkça ortaya koymuştu: 1) “Daha fazla ölüm” olacak. 2) Johnson ve hükümetin politikasını belirleyen egemen sınıf, yeni bir kapanmayı onaylamayacak.

Bu politikadan dolayı ölecek insan sayısı konusunda, hükümetin Acil Durum Bilimsel Danışma Grubu (SAGE) ihtiyatlı tahminlerde bulunuyor. SAGE, Haziran ayına kadar Birleşik Krallık’ta 58 bin kişinin daha öleceğini tahmin ediyor. Kimi diğer tahminler, bu sayıyı 140 bine kadar çıkarıyor ki bu, tüm pandemi dönemi boyunca gerçekleşen ölümlerden (yaklaşık 125 bin) daha fazladır.

Bilimsel Danışma Grubu üyelerinden, Prof. Andrew Hayward şunları söylüyor: “Bence, toplumsal değiş tokuşlar göz önüne alındığında, önemli bir ölüm oranıyla yaşamak zorunda kalacağız.” Peki, hayatlar neyin bedeli olarak harcanıyor? Bu belirtilmiyor; ancak amaç, pandemi sırasında servetlerinin milyarlar halinde büyüdüğünü gören egemen sınıf için daha fazla kârdır.

Dünya genelinde hükümetler tarafından izlenen “sürü bağışıklığı” politikası ilk kez Birleşik Krallık’ta açıkça itiraf edilmişti. İsveç bile bu politikayı izlediğini inkâr etti! Bu politikanın özü, kârları korumak için işçi sınıfının savunmasız, daha yoksul kesimlerinin hayatını kurban etmektir.

Şimdi bize şunlar söyleniyor: “Sevdiklerimizi vaktinden önce kaybetmeyi kabullenmeliyiz,” “Kaş yapayım derken göz çıkarmayalım.” Bunların hepsini daha önce de duyduk, bunlarla mücadele ettik, bu sözleri kınadık ve defalarca karşı çıktık. Egemen sınıfın bu muhalefete karşı koyabilmesi ve daha kötü suçlar işlemeye hazırlanması, İşçi Partisi ve sendika bürokrasisinin oynadığı canice rolden kaynaklanıyor.

Hayatları korumak isteyen eğitim emekçileri arasında muazzam bir muhalefet var. Ancak Birleşik Krallık’taki İşçi Partisi ve sendikalar, şirketler ve hükümet için sadık hizmetkârlar olarak çalışıyor.

Geçtiğimiz yıl 23 Mart’ta okullar kapanmaya zorlandığında, bu, öğretmenlerin ve çocuklarını okula göndermeyi reddeden işçilerin kitlesel başkaldırısından kaynaklanmıştı. Sendikalar hiçbir eylem çağrısında bulunmadılar. İlk karantina, hükümetin şirketler ve süper zenginler için eşi görülmemiş bir kurtarma gerçekleştirmesine olanak verdi. Daha sonra da çocukları okula ve ebeveynlerini de işe gitmeye zorlamak üzere hızla harekete geçti. Johnson, Haziran ayında ilkokulları tamamen ve ortaokulları da kısmen açmayı planladıklarını duyurdu.

Bu adım yine büyük bir muhalefetle karşılaştı ve uygun güvenlik önlemleri alınmadan okulların yeniden açılmasına karşı çıkan bir dilekçeyi 400 binden fazla öğretmen imzaladı. Milyonlarca ebeveyn çocukları okula göndermeyi reddetti; Haziran ayındaki kampanya hükümet ve egemen seçkinler için tam bir bozgundu.

Eğitim Bakanı Gavin Williamson, tam açılmayı Eylül’e ertelemek zorunda kaldı. Bu ise bir felakete yol açtı ve Johnson, Kasım ayında okulları dışlayan yeni bir kapanma ilan etmek zorunda kaldı. Eğitim sendikaları bu karara da karşı çıkmadılar.

Pandemi, Aralık ayının sonundaki okul tatilleri sırasında yıkıcı seviyelere ulaşırken, Ulusal Eğitim Sendikası (NEU), yeni yılda okulların geri açılması takviminde sadece iki haftalık bir erteleme talep etti. Eğitim sendikaları, eğitim emekçilerinin artan isyanı karşısında taktik değiştirmek zorunda kaldılar. Bu isyan, NEU sendikasının okulların açılmasından önceki hafta sonundaki çevrimiçi toplantısına 400 bin kişinin katılmasında kendisini dışa vurmuştu.

Sendikalar, grev gibi eylemlerden kaçınmak için üyelerine, İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nın 44. maddesine göre bireysel güvenlik kaygılarını gerekçe göstererek işe dönmeyi reddetmelerini tavsiye etti. İşçi sınıfı içinde daha geniş bir isyan çıkmasından korkan hükümet, bu kez ertesi gün okulları da kapsayan bir üçüncü ulusal karantina ilan etti.

NEU’nun çevrimiçi toplantısı, bugüne kadarki en büyük sendika toplantısı olarak tarihe geçti. Sendikalara genel bir destek vardı. Eğitim emekçileri, nihayet onları korumak için bazı önlemler alındığına inanıyorlardı. Ancak bu yanılsama hızla giderildi.

1 Mart’ta, yine tehlikeli koşullarda okullara geri dönmeye zorlanan sendika üyelerine “öğüt vermek” amacıyla başka bir NEU toplantısı düzenlendi. Bu konuda WSWS’ye bir yazı yazdım. Sadece yedi hafta içinde, sendikaya yönelik destek, sendika bürokrasisine karşı şimdiye kadar tanık olduğum en sert ve düşmanca muhalefete dönüştü.

Sendika yönetiminin, üyelerinin karşı karşıya olduğu tehlikeler ve riskler karşısındaki kibri ve umursamazlığı, yöneticilerin yaptığı her açıklamayı kınayan katılımcılar için fazlasıyla açıktı. Üyelerin talep ettiği grev çağrısını reddeden NEU Genel Sekreteri Mary Bousted, 78 yürütme komitesi üyesinin görüştüğünü ve grevin doğru bir yol olmadığına karar verdiğini açıklayarak şunları söylüyordu: “durum değişti, daha düşük enfeksiyon, ölüm ve hastaneye yatış oranları var.” Durumu izleyeceklerini ve Paskalya arasının ardından belki de aşamalı bir açılma tavsiye edeceklerini söyleyen sendika yöneticileri, yukarıda değinilen 44. maddenin de onlar onay vermeden kullanılmamasını isteyerek, üyelerinin güvenli bir işyeri için var olan başlıca yasal hakkına karşı çıktılar.

Toplantı, sendikaların hükümetin gerici politikasıyla yaptığı işbirliğine yönelik muhalefetin hızla yoğunlaştığını açık bir şekilde gösterdi. Bir değişim geliyor. Olağanüstü zamanlarda ve koşullarda yaşıyoruz. Çok sayıda üyesi olan örgütler çökebilir ve küçük olanlar önemli ölçüde büyüyebilir. Ancak bu gelişmeyi bekleyemeyiz. İşçi sınıfı, harekete geçmezse ezilip yenilebilir de.

Geçtiğimiz yıl, işçilerin İşçi Partisi’ne, sendikalara ve bu örgütlerin dünyanın dört bir yanındaki benzerlerine karşı mücadele etmeden temel çıkarlarını savunamayacaklarını kanıtlamıştır.

Bütün ülkelerdeki bu ortak deneyimlerden işçiler dünya genelinde aynı sonuca varmalılar: Yeni bir siyasi önderliğin inşası bir ölüm kalım meselesidir.

Sosyalist Eşitlik Partisi (SEP), pandeminin boyunca, işçiler için, sendikalardan bağımsız taban komitelerinin kurulması temelinde bağımsız bir program sağlamaya çalıştı.

Bizler, Eylül ayında, “okulların güvenli olmayan bir şekilde geri açılmasına karşı çıkan herkesi birleştirmek ve okulların açılmasını durdurmak üzere ülke çapında bir genel greve hazırlanmak için gerekli önderliği sağlamak” amacıyla Eğitim Emekçileri İş Güvenliği Taban Komitesi’ni kurduk. Haftalık toplantılar ve forumlar düzenledik; etkimiz ve temsil gücümüz büyüyor.

Hayatları korumak için tek uygulanabilir programı sunduğumuz için, daha geniş işçi kesimlerine giden bir yol bulacağımıza eminiz. Sizin komitenizin de aynısını yapacağıma eminim. Bu tarihi gayretteki işbirliğimizi iple çekiyorum.

Loading