1968: Fransa’da genel grev ve öğrenci isyanı

3. Bölüm: Alain Krivine’in JCR’si Stalinizmin ihanetlerini nasıl gizledi

Peter Schwarz
10 Eylül 2018

Bu yazı, Fransa'daki genel grevin 40. yıldönümü üzerine Mayıs-Haziran 2008'de Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayınlanan sekiz bölümlük dizinin üçüncü yazısıdır. Yazıyı, herhangi bir değişiklik yapmadan, sadece araya giren olayların ışığında yeni bir giriş ile yayınlıyoruz. 29 Mayıs'ta yayınlanan 1. bölüm, öğrenci isyanının gelişmesini ve Mayıs ayı sonunda en yüksek noktasına ulaşan genel grevi ele alıyordu. 30 Mayıs’ta yayınlanan 2. Bölüm, Komünist Parti’nin (PCF) ve onun kontrolündeki CGT sendikasının Devlet Başkanı Charles de Gaulle'nin kontrolü yeniden kazanmasını nasıl sağladığını inceliyor.

Devlet Başkanı de Gaulle ve onun Beşinci Cumhuriyeti, Mayıs 1968'de siyasi olarak hayatta kalmalarını, Stalinist Fransız Komünist Partisi’ne (Parti Communiste Français, PCF) ve onun sendika kolu olan Genel İşçi Konfederasyonu'na (Confédération Générale du Travail, CGT) borçluydu.

Bununla birlikte PCF'nin etkisi 1945 ve 1968 yılları arasında net bir şekilde azalmıştı. Stalinistler, genel grevi boğmak için, daha radikal bir duruşa sahip olan ama aynı zamanda PCF'nin kitle hareketi üzerinde politik egemenliğini sürdürmesini sağlayan diğer siyasi güçlerin desteğine güveniyordu.

Bu bağlamda, Ernest Mandel önderliğindeki Pablocu Birleşik Sekreterlik, onun Fransız destekçileri Pierre Frank yönetimindeki Enternayonalist Komünist Parti (Parti Communiste Internationaliste, PCI) ve Alain Krivine liderliğindeki Devrimci Komünist Gençlik (Jeunesse Communiste Révolutionnaire, JCR) önemli bir rol oynadı. Onlar, gençlerin radikalleşmesinin ciddi bir devrimci alternatif haline gelmesinin önüne geçtiler ve böylece Stalinistlerin genel grevi kontrol altına almasına yardımcı oldular.

PCF, İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Sovyet Kızıl Ordusu'nun Nazi Almanyası üzerindeki zaferi ve Fransız partisinin anti-faşist Direniş hareketindeki rolü sayesinde önemli bir siyasi saygınlık edinmişti. Fransız burjuvazisi, Vichy rejimi biçiminde Nazilerle olan işbirliği yüzünden kendisini gözden düşürmüştü ve işçi sınıfı içinde, sosyalist bir toplum için, PCF üyeliğine uzanan güçlü bir özlem vardı. Ancak, o dönemde PCF'nin önderi olan Maurice Thorez, tüm siyasi otoritesini burjuva egemenliğini yeniden kurmak için kullandı. Thorez, de Gaulle tarafından kurulan savaş sonrası ilk hükümete bizzat katıldı ve Direniş’in silahsızlandırılmasını sağlamada etkili oldu.

Savaş sonrası dönemde burjuva toplumunun yeniden kurulmasındaki rolünden dolayı, PCF’ye olan destek yavaş yavaş geri çekildi. Parti, Vietnam’a ve Cezayir'e karşı sömürge savaşlarına destek vermiş ve 1956'da Nikita Kruşçev'in yaptığı konuşmada Stalin'in suçlarının açığa çıkarılmasının ardından itibarını daha da yitirmişti. Bunu, Stalinist birliklerin Macaristan’daki ve Polonya'daki halk ayaklanmasını kanlı bir şekilde bastırması izledi. 1968'de, PCF hala en büyük işçi sınıfı üyeliğine sahipken, öğrenciler ve gençler arasındaki saygınlığını büyük ölçüde yitirmişti.

Özellikle, Komünist Öğrenci Federasyonu (Union des Étudiants Communistes - UEC) derin bir kriz içindeydi. 1963'ten itibaren, UEC içinde “İtalyan” (Gramsci ve İtalyan Komünist Partisi taraftarları), “Marksist-Leninist” (Mao Zedong taraftarları) ve “Troçkist” gibi, daha sonra bu örgütten atılan ve kendi örgütlerini kuran çeşitli hizipler ortaya çıkmıştı. Bu dönem, tarihçi Michelle Zancarini-Fournel'in 1968 hareketi hakkındaki kitabına göre, siyaset sahnesine çıkması “militan gençlerin aktif bir kısmının PCF’den kopuşuna” işaret eden sözümona “aşırı sol”un doğuşuna işaret ediyordu. [1]

1968'de, CGT'nin otoritesi de artan bir basınç altındaydı. O dönemde sol reformist Birleşik Sosyalist Parti (Parti Socialiste Unifié, PSU) etkisi altında olan İşçi Gücü (Force Ouvrière) ve CFDT (Confédération Française Démocratique du Travail) gibi rakip sendikalar militan duruş gösteriyor ve CGT'ye meydan okuyordu. Özellikle CFDT, hizmet sektöründe ve kamu hizmetlerinde destek elde edebilmişti.

Bu koşullar altında, Birleşik Sekreterlik'te örgütlenen Pablocular, Stalinistlerin otoritesini savunmada ve genel grevin satılmasını mümkün kılmada çok önemli bir rol oynadılar.

Pabloculuğun kökenleri

Pablocu Birleşik Sekreterlik’in kökleri, Dördüncü Enternasyonal'in (DE) programına karşı siyasi bir saldırının ürünü olarak, 1950'lerin başlarında ortaya çıkmıştı. DE’nin sekreteri Michel Pablo, Dördüncü Enternasyonal'in 1938'de Lev Troçki tarafından kurulmasının temelini oluşturan tüm Stalinizm analizini reddediyordu.

Troçki, Alman proletaryasının 1933'teki yenilgisinin ardından, Komünist Enternasyonal'in Stalinist yozlaşmasının ulaştığı düzeyin, Enternasyonal’in reforme edilmesine dayalı her türlü politikayı savunulamaz kıldığı sonucuna ulaşmıştı. Almanya Komünist Partisi'nin, Hitler'in iktidarı almasını mümkün kılan siyasi ihanetinden ve sonrasında Komünist Enternasyonal'in Alman felaketinden herhangi bir ders çıkarmayı reddetmesinden hareket eden Troçki, Komünist partilerin kesin bir biçimde burjuvazinin safına geçtiğine karar vermişti. O, devrimci mücadele geleceğinin, yeni bir proleter önderliğin inşasına bağlı olduğunda ısrar etmiş ve Dördüncü Enternasyonal'in kuruluş programında şunları yazmıştı: “İnsanlık kültürünün krizi haline gelmiş olan proleter önderliğin krizi, sadece Dördüncü Enternasyonal tarafından çözülebilir.”

Pablo bu görüşü reddetti ve Doğu Avrupa'da yeni deforme işçi devletlerinin ortaya çıkmasından, Stalinizmin gelecekte tarihsel olarak ilerici bir rol oynayabileceği sonucuna vardı. Böyle bir bakış açısı, Dördüncü Enternasyonal'in tasfiyesine işaret ediyordu. Pablo'ya göre, Stalinist kitle örgütlerinden bağımsız olarak Dördüncü Enternasyonal'in şubelerini inşa etmek için bir sebep yoktu. Bunun yerine, Troçkistlerin görevi, mevcut Stalinist partilere girmeye ve onların önderlikleri içinde olduğu varsayılan solcu unsurları desteklemeye indirgendi.

Pablo, sonunda, siyasi ve teorik olarak bilinçli bir öncünün gerekliliğinde ısrar eden tüm Marksist proleter parti kavrayışının reddetme noktasına ulaştı. Pablo’ya göre, önderlik rolü, nesnel koşulların basıncı altında sola kayabilecek sendikalistler, sol reformistler, küçük burjuva milliyetçiler ile sömürge ve eski sömürge ülkelerindeki ulusal kurtuluş hareketleri gibi Marksist ve proleter olmayan güçlere verilebilirdi. Pablo, kişisel olarak Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN, Front de Libération Nationale) hizmetine girdi ve onun zaferi sonrasında, üç yıllık bir dönem için Cezayir hükümetine bile katıldı.

Pablo’nun saldırısı, Dördüncü Enternasyonal’i böldü. Fransa şubesinin çoğunluğu, onun revizyonist tezlerini reddetmiş ve Pierre Frank’ın önderlik ettiği bir azınlık tarafından bürokratik bir şekilde ihraç edilmişti. 1953’te, ABD’deki Sosyalist İşçi Partisi (SWP), Pablocu revizyonlara ezici bir eleştiriyle karşılık verdi ve tüm öğretiye bağlı Troçkistlerin uluslararası birliği için çağrı yapan bir Açık Mektup yayınladı. Bu, Fransız çoğunluğunu da içeren Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin temeli oldu.

Ne var ki SWP, Pabloculuğa yönelik muhalefetini uzun süre sürdüremedi. SWP, sonraki on yılda, Pablocular ile farklılıklarını gitgide bir kenara bıraktı ve sonunda, 1963’te Birleşik Sekreterlik’i (Bir-Sek) kurmak üzere onlara katıldı. Bu arada, ABD şubesinin önderliği Ernest Mandel’in eline geçmişti. Pablo giderek daha çok ikincil bir ol oynadı ve kısa süre sonra Birleşik Sekreterlik’ten ayrıldı. 1963’teki yeniden birleşmenin temeli, Fidel Castro’ya ve onun küçük burjuva ulusalcı “26 Temmuz Hareketi”ne eleştirisiz destek idi.

Birleşik Sekreterlik’e göre, Castro’nun Küba’da iktidarı ele geçirmesi, onun, Ernesto “Che” Guevara’nın ve diğer Kübalı önderlerin “doğal Marksistler” rolünü oynadığı bir işçi devletinin kurulması anlamına geliyordu.

Bu perspektif, hiçbir zaman kendi iktidar organlarına sahip olmayan Küba işçi sınıfını silahsızlandırmaya hizmet etmekle kalmamış; Stalinist ve küçük burjuva ulusalcı örgütlere eleştirisiz destek vererek ve onların kitleler üzerindeki egemenliğini güçlendirerek, uluslararası işçi sınıfını da silahsızlandırmıştı. Pabloculuk, bunu yaparak, emperyalizmin ikincil bir temsilcisi olarak ortaya çıktı ve onun oynadığı rol, eski bürokratik aygıtların giderek artan şekilde işçi sınıfının ve gençliğin gözünden düştüğü koşullarda daha da önemli hale geldi.

Bu, SWP ile Pablocuların birleşmesinden sadece bir yıl sonra, Sri Lanka’da doğrulandı. 1964’te, kitlesel etkiye sahip bir Troçkist parti, Lanka Sama Samaja Partisi (LSSP), ulusalcı Sri Lanka Özgürlük Partisi ile bir burjuva koalisyon hükümetine katıldı. LSSP’nin hükümete girmek için ödediği bedel, ülkedeki Tamil azınlığı Sinhala şovenizmi yararına terk etmekti. Ülke, hala, Tamil azınlığa yönelik ayrımcılığı arttıran ve Sri Lanka’nın başına otuz yıldır bela olan kanlı iç savaşa yol açan bu ihanetin acısını çekiyor.

Pablocular, 1968’de Fransa’da burjuva egemenliğini korumaya yardım etmede de çok önemli bir rol oynadılar. Onların en önemli olaylar sırasındaki rolleri incelendiğinde, iki şey dikkat çekicidir: Stalinizme ilişkin mahcup tavırları ve öğrenci çevrelerinde hakim olan “Yeni Sol”un Marksizm karşıtı teorilerini eleştirisiz benimsemeleri.

Alain Krivine ve JCR

Dördüncü Enternasyonal, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Fransa’da, hatırı sayılır bir etkiye sahipti. Savaş sırasında bölünmüş olan Fransız Troçkist hareketi, 1944’te, Enternasyonalist Komünist Parti’yi (PCI) kurmak üzere birleşmişti. PCI, iki yıl sonra, 1.000 dolayında üyeye sahipti ve milletvekili seçimlerinde, yüzde 2 ile yüzde 5 arasında oy alan 11 aday çıkarmıştı. Örgütün gazetesi La Vérité [Gerçek], büfelerde satılıyordu ve geniş bir okur kitlesine sahipti. Onun etkisi diğer örgütlere doğru genişlemişti. Toplam 20.000 üyeye sahip sosyalist gençlik örgütünün tüm önderliği, Troçkistleri destekliyordu. PCI’nin üyeleri, 1947’de ülkeyi sarsan ve PCF’yi hükümetten çekilmeye zorlayan grev hareketinde önemli bir rol oynamışlardı.

Ancak sonraki yıllarda, PCI’nın devrimci yönelimi, kendi safları içindeki unsurlardan gelen yinelenen saldırılara uğradı. 1947’de, sosyal demokrat İşçi Enternasyonali’nin Fransız Şubesi (Section Française de l’Internationale Ouvrière, SFIO), keskin bir şekilde sağa kaymış, gençlik örgütünü dağıttı ve onun Troçkist önderini ihraç etmişti. PCI’nin, o dönemdeki sekreteri Yvan Craipeau’nun önderlik ettiği sağ kanadı, buna, her türlü devrimci perspektifi bir yana bırakarak tepki verdi. Bir yıl sonra, bu kanat, PCI’yi, Fransız düşünür Jean-Paul Sartre’ın önderlik ettiği daha geniş sol hareket (Rassemblement Démocratique Révolutionnaire, RDR / Devrimci Demokratik Meclis) içinde tasfiye etmeyi savunmasının ardından ihraç edildi. Craipeau dahil olmak üzere ihraç edilen kanatın başlıca kişiliklerinin birçoğu, sonradan PSU’da yeniden ortaya çıktı.

Aynı yıl, 1948’de, bir başka grup, Cornelius Castoriadis ile Claude Lefort’un önderlik ettiği Socialisme ou barbarie (Sosyalizm ya da Barbarlık) PCI’den ayrıldı. Bu grup, Soğuk Savaş’ın başlamasına, Troçki’nin Sovyetler Birliği’ne ilişkin yozlaşmış bir işçi devleti çözümlemesini reddederek ve Stalinist rejimin bir “bürokratik kapitalizm” sistemindeki yeni bir sınıfı temsil ettiğini ileri sürerek tepki verdi. Grup, bu bakış açısına dayanarak, Marksizme düşman birtakım görüşler geliştirdi. Socialisme ou barbarie’nin yazılarının, öğrenci hareketi ve o hareketin bir parçası olup sonradan postmodernizm ile ilişkili ideolojinin gelişmesinde önde gelen bir rol oynayan Jean François Lyotard üzerinde hatırı sayılır bir etkisi olacaktı.

Bununla birlikte, Fransa’daki Troçkist harekete en büyük darbeyi Pabloculuk vurdu. PCI, Michel Pablo’nun tasfiyeci politikası ve sonradan şubenin çoğunluğunun Pablocu azınlık tarafından tasfiye edilmesi sonucunda hem siyasi hem örgütsel olarak zayıflatılmıştı. Pierre Lambert’in önderlik ettiği PCI çoğunluğu, bu dizinin son bölümünde ele alınacak. Pierre Frank’in önderlik ettiği Pablocu azınlık, bölünmenin ardından, Cezayir savaşındaki ulusal kurtuluş hareketi FLN’ye pratik ve lojistik destek sağlamaya yoğunlaştı. Örgüt, 1960’larda, fabrikalardaki her türlü etkisini büyük ölçüde yitirmiş olmasına karşın, öğrenci çevrelerinde desteğe sahipti ve 1968’de, bu kesimler içinde önemli rol oynadı. Onun önde gelen üyesi Alain Krivine, anarşist Daniel Cohn-Bendit ve Maocu Alain Geismar gibi figürlerin yanı sıra, öğrenci isyanın en tanınmış yüzlerinden biriydi.

Krivine, 1955’te, 14 yaşındayken Stalinist gençlik hareketine katılmıştı ve 1957’de, Moskova’daki bir gençlik festivaline katılan resmi heyetin parçasıydı. Otobiyografisine göre, orada Cezayirli FLN üyeleri ile görüşmüş ve Cezayir konusunda, Komünist Parti’nin politikalarına yönelik eleştirel bir tavır geliştirmişti. Krivine, bir yıl sonra, Cezayir sorununda Pablocu PCI ile işbirliği yapmaya başladı. O, başlangıçta PCI’nin geçmişi hakkında bilgisiz olduğunu iddia ediyor, ancak bu, iki kardeşi söz konusu örgütün önderliğinde yer aldığı için, olasılık dışı. Her durumda, o, resmi olarak Stalinist öğrenci örgütü Komünist Öğrenciler Birliği’nde (Union des étudiants communistes, UEC) çalışırken, 1961 sonunda PCI’ya katıldı.

Krivine, PCI’nin ve Birleşik Sekreterlik’in önderliğinin içinde hızla yükseldi. 24 yaşındaki Krivine, 1965’ten itibaren, Pierre Frank ve Michel Lequenne ile birlikte, partinin en üst önderliği olan Siyasi Büro’nun üyesiydi. Aynı yıl, Lequenne’nin yedeği olarak, Birleşik Sekreterlik’in merkez komitesine atandı.

1966’da, Krivine’in Paris Sorbonne Üniversitesitesi’ndeki UEC şubesi, solun ortak devlet başkanı adayı François Mitterrand’ı desteklemeyi reddettiği için, Stalinist önderlik tarafından ihraç edildi. Krivine, diğer asi UEC şubeleri ile birlikte, neredeyse bütünüyle öğrencilerden oluşan ve PCI’nin tersine, kendisini açıkça Troçkizme adamamış olan JCR’yi (Devrimci Komünist Gençlik) kurmaya yöneldi. JCR ile PCI, Fransa içişleri bakanının her iki örgütü de bir yıl önce yasaklamasının ardından, Nisan 1969’da, resmi olarak Komünist Birlik’i (1974’ten sonra Devrimci Komünist Birlik—LCR) kurmak üzere birleşti.

Krivine, geçmişe bakarak, 1968’deki JCR’yi, dik kafalı coşku ile karakterize edilen ama çok az siyasi deneyime sahip, genç ve büyük ölçüde deneyimsiz bir örgüt olarak sunmaya çalışmıştır: “Biz, ortalama yaşın o zamanki yasal erişkinlik yaşı olan 21’e zar zor denk düştüğü, birkaç yüz üyeli bir örgüttük. Bir mitingden bir başka gösteriye, bir sonraki en önemli göreve koştururken, durumu enine boyuna düşünmeye zamanımız yoktu. Son derece mütevazı güçlerimizden dolayı, kendimizi üniversitelerde, grevde ve sokaklarda evimizdeymiş gibi hissediyorduk. Hükümet sorunun çözümü, bizim neredeyse hiçbir etkiye sahip olmadığımız başka bir düzeyde gerçekleşiyordu.” [2]

Doğrusu, bu tür iddialar hiç de sağlam değildir. 1968’de 27 yaşında olan Alain Krivine, hala görece gençti ama çoktan hatırı sayılır bir siyasi deneyim elde etmişti. O, Stalinist örgütler konusunda içeriden bilgiye sahipti ve Birleşik Sekreterlik’in bir üyesi olarak, Troçkist hareket içindeki uluslararası anlaşmazlıklara tümüyle aşinaydı. Krivine, o dönemde, üniversiteyi bırakmış ama sonradan, JCR’nin faaliyetlerine önderlik etmek için geri dönmüştü.

JCR’nin Mayıs-Haziran 1968’deki siyasi faaliyeti, gençlik deneyimsizliğine indirgenemez. Ona, Pabloculuğun öğretiye bağlı Troçkizme karşı mücadelede geliştirdiği siyasi çizgi yol gösteriyordu. Birleşik Sekreterlik, Dördüncü Enternasyonal ile kopuşundan on beş yıl sonra, sadece siyasi değil ama toplumsal yönelimini de değiştirmişti. O artık proleter bir akım değil, küçük burjuva bir hareketti.

Pablocular, on beş yıl boyunca, Stalinist ve reformist aygıtlar içindeki kariyeristlere yaranmaya çalışıp ulusal hareketlere yaltaklandılar. Bu tür hareketlerin toplumsal yönelimi, bizzat Pablocuların ilgi alanı haline gelmişti. Marksizmin teorik revizyonu olarak başlamış olan şey, terimlerin psikoloji alanından politikaya aktarılabildiği kadarıyla, onların siyasi fizyonomilerinin organik bir parçası haline gelmişti.

Marx, 1848 Avrupa devrimlerinin yenilgisinden dersler çıkarırken, küçük burjuvazinin perspektifini işçi sınıfınınkinden şöyle ayırt etmişti: “Demokratik küçük burjuva, tüm toplumu devrimci proleterlerin çıkarları doğrultusunda dönüştürmeyi istemek şöyle dursun; yalnızca, toplumsal koşullarda, mevcut toplumu kendileri için olabildiğince kabul edilebilir ve rahat hale getirecek bir değişim arzular.” [3] Bu nitelendirme, 1968’deki Pabloculara aynı ölçüde uygun düşüyordu. Bu, onların, daha erken bir dönemde Marx ile Engels’in amansız bir şekilde mücadele etmiş olduğu anarşist ve diğer küçük burjuva hareketlere yönelik eleştirisiz tavırlarından görülüyordu. Bu, onların, ırk, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi konulara o dönemde atfettikleri ve bugün de atfetmeyi sürdükleri önemde ve işçi sınıfını küçümseyip, Lenin’in mücadele ettiği Rus Popülistleri örneğinde olduğu gibi, kırsal orta sınıf kesimlere yönelen milliyetçi hareketlerin önderlerine yönelik coşkularında da apaçık ortadaydı.

“Troçkistten çok Guevaracı”

Krivine’in JCR’si, özellikle, Küba önderliğine yönelik bütünüyle eleştirisiz destekle karakterize ediliyordu ki bu, 1963’te gerçekleşen birleşmenin merkezinde yatan konuydu. LCR’ye ilişkin bir tarih çalışmasının yazarı olan Jean-Paul Salles, “Mayıs 68 öncesinde ortaya çıkmış, birçok yönden Troçkistten çok Guevaracı bir örgüt kimliği”nden söz eder. [4]

JCR, 19 Ekim 1967’de, Che Guevara’nın Bolivya’da öldürülmesinden 10 gün sonra, Paris Mutualité’de onun için bir anma düzenledi. Guevara’nın portresi, JCR toplantılarında her zaman yer alıyordu. Alain Krivine, 2006’da yayınlanan otobiyografisinde, şöyle yazıyor: “Üçüncü dünya ülkelerindeki kurtuluş mücadeleleri konusundaki en önemli referans noktamız, kuşkusuz, ‘Troçkist-Guevaracılar’ diye adlandırılmamıza yol açan Küba devrimi idi… Özellikle Che Guevara, bizim gözümüzde ideal devrimci savaşçıyı somutlaştırıyordu.” [5]

LCR, Che Guevara’yı yücelterek, işçi sınıfı içinde bir önderlik inşa etme ile bağlantılı acil sorunlardan yan çizmişti. Eğer bu Arjantin asıllı Küba devrimcisinin olaylarla dolu yaşamında bulunacak tek bir ortak payda varsa, bu, onun işçi sınıfının siyasi bağımsızlığına yönelik sarsılmaz düşmanlığıdır. Guevara, küçük silahlı bir azınlığın, kırsal bölgelerde faaliyet yürüten bir gerilla birliğinin, işçi sınıfından bağımsız bir şekilde sosyalist devrim yolunu açabileceği görüşünü temsil ediyordu. Bu da, ne bir teori ne de bir siyasi bir perspektif gerektiriyordu. Önemli olan, küçük bir grubun eylemi ve iradesiydi. İşçi sınıfının ve ezilen kitlelerin siyasi bilinç edinme ve kendi kurtuluş mücadelelerine önderlik etme becerisi reddediliyordu.

Ocak 1968’de, JCR’nin gazetesi Avant-Garde Jeunesse, Guevara’nın görüşlerini şöyle yayıyordu: “Gerillalardan, mevcut koşullara bakmaksızın, kısa ya da daha uzun bir dönemin ardından tüm sömürülen kitleleri rejime karşı cepheden bir mücadeleye kazanacak duruma gelene kadar geliştirmeleri isteniyor.”

Ne var ki, Guevara’nın Latin Amerika’da izlediği gerilla stratejisi, çok kolay bir şekilde Fransa’ya aktarılamıyordu. Bunun yerine, Mandel, Frank ve Krivine, öncü rolünü öğrencilere yüklediler. Onlar, öğrencilerin kendiliğinden eylemlerini ve polisle sokak çatışmalarını yücelttiler. Guevara’nın görüşleri, herhangi bir ciddi siyasi yönelim zararına kör eylemciliği gerekçelendirme işlevi gördü. Pablocular, bunu yaparken, bütünüyle, öğrenciler arasında önemli bir rol oynayan ve gerçek bir Marksist yönelime giden yolu engelleyen Yeni Sol’un Marksizm karşıtı teorilerine uyarlandılar.

“Troçkist” Alain Krivine, anarşist Daniel Cohn-Bendit, Maocu Alain Geismar ve 1968 olaylarında öne çıkan diğer öğrenci önderleri arasında herhangi bir farkedilebilir siyasi farklılık neredeyse yoktu. Onlar, Latin Mahallesi’nde meydana gelen sokak çatışmalarında omuz omuza boy gösteriyorlardı. Jean-Paul Salles şöyle yazıyor: “6-11 Mayıs arasında, JCR’nin üyeleri ön saflardaydılar ve barikatlar gecesi dahil, tüm gösterilerde Cohn-Bendit ve anarşistler ile yan yana yer aldılar.” [6] JCR, 9 Mayıs’ta, Latin Mahallesi’nde, Mutualité’de uzun süre önce hazırlanan ve dönemin en sert sokak çatışmalarına sahne olan bir miting düzenledi. Mitinge 3.000’den fazla insan katıldı. Başlıca konuşmacılardan biri, Daniel Cohn-Bendit idi.

Aynı dönemde, Birleşik Sekreterlik (Bir-Sek), Latin Amerika’da, Che Guevara’nın gerilla perspektifini koşulsuz bir şekilde destekliyordu. Bir-Sek, Mayıs 1969’da İtalya’da düzenlenen 9. Dünya Kongresi’nde, Güney Amerika şubelerine, Che Guevara örneğini izleme ve onun destekleyicileri ile birleşme talimatı verdi. Bu, onların, kırlardan kentlere doğru savaş yürütmeyi amaçlayan bir gerilla mücadelesi yararına, kent işçi sınıfına sırtlarını dönmeleri anlamına geliyordu. Kongredeki delegelerin bu stratejiyi destekleyen çoğunluğu arasında Ernest Mandel ve Fransız delegeler Pierre Frank ile Alain Krivine de vardı. Onlar, gerilla tarzı mücadele perspektifi, yıkıcı sonuçları giderek daha açık hale geldikçe Birleşik Sekreterlik içinde bir tartışma kaynağı olmasına rağmen, bu stratejiye en az 10 yıl sıkıca bağlı kaldılar. Gerillaların eylemleri (insan kaçırma, rehin alma ve ordu ile şiddetli çatışmalar) yalnızca işçi sınıfını siyasi olarak yönelimsizleştirmeye hizmet ederken, bu yolu izleyip gerilla mücadelesine girişen binlerce genç hayatlarını anlamsızca feda etti.

“Devrimci öncü” olarak öğrenciler

Pablocuların, öğrencilerin oynadığı rol konusunda aldığı bütünüyle eleştirisiz tavır, Pierre Frank’ın, JCR’nin yasaklanmasından kısa süre önce, Haziran 1968’in başlarında yazdığı, Mayıs olaylarına yönelik uzun bir makalede görülüyor.

Frank, “Mayıs’taki devrimci öncünün gençlik olduğu, genel olarak kabul ediliyor” diye yazıyor ve şunları ekliyordu: “Siyasi olarak ayrışık ve içinde yalnızca azınlıkların örgütlü olduğu öncü, genel olarak yüksek bir siyasi düzeye sahipti. O, hareketin hedefinin, kapitalizmin yıkılması ve sosyalizmi inşa eden bir toplumun kurulması olduğunu biliyordu. O, ‘Sosyalizme giden barışçıl ve parlamenter yollar’ ve ‘barış içinde bir arada yaşama’ politikasının, sosyalizme ihanet olduğunun farkındaydı. O, her türlü küçük burjuva milliyetçiliğini reddediyor ve enternasyonalizmini en çarpıcı şekilde ifade ediyordu. Güçlü bir şekilde bürokrasi karşıtı bir bilince ve saflarında demokrasiyi güvenceye alma yönünde güçlü bir kararlılığa sahipti.” [7]

Frank, Sorbonne’u, “en gelişmiş ‘ikili iktidar’ biçimi” ve “Fransa Sosyalist Cumhuriyeti’nin ilk özgür toprağı” olarak tanımlayacak kadar ileri gitti. O, şöyle devam ediyordu: “Öğrencilere, yeni kapitalist tüketici toplumuna muhalefet ilhamı veren ideoloji, mücadelelerinde kullandıkları yöntemler, toplumda işgal ettikleri ve işgal edecekleri yer (bu onların çoğunluğunu devletin ya da kapitalistlerin beyaz yakalı çalışanları yapacak), bu mücadeleye son derece sosyalist, devrimci ve enternasyonalist bir karakter verdi.” Öğrencilerin mücadelesi, “devrimci Marksist anlamda çok yüksek bir siyasi düzey” sergilemiş. [8]

Gerçekte, öğrencilerin tarafında, Marksist anlamda devrimci bilincin hiçbir izi yoktu. Öğrenciler arasında egemen olan siyasi görüşlerin kaynağı sözde “Yeni Sol”un teorik cephaneliğiydi ve bu görüşler, yıllardır, Marksizme karşı olarak geliştirilmişti.

Tarihçi Ingrid Gilcher-Holtey, Fransa’daki ’68 hareketi üzerine şunları yazıyor: “ Süreci ileri taşıyan öğrenci grupları, kendilerini açıkça Yeni Sol’un entelektüel akıl hocalarına dayandıran ya da onların konularından ya da eleştirilerinden, özellikle de ‘Socialisme ou barbarie’ ve ‘Savlar’ etrafındaki ‘Durumcu Enternasyonal’in yazılarından etkilenmiş gruplardır. Onların hem eylem stratejisi (doğrudan ve kışkırtıcı) hem de kendilerine ilişkin benlik algılamaları (anti-dogmatik, anti-bürokratik, anti-örgütsel, anti-otoriter), Yeni Sol’un koordinatlar sistemine uyuyordu.” [9]

Yeni Sol, işçi sınıfını devrimci bir sınıf olarak kabul etmek şöyle dursun, işçileri, tüketim ve medya aracılığıyla burjuva toplumuyla tamamen bütünleşmiş geri bir kitle olarak görüyordu. Yeni Sol, toplumsal çözümlemesinde, kapitalist sömürü yerine, sıkı sıkıya psikolojik ya da varoluşçu bir anlamda yorumladığı yabancılaşmanın rolünü vurguluyordu. “Devrim”e, işçi sınıfı değil; toplumun sınırlarındaki aydınlar ve gruplar önderlik edecekti. Yeni Sol’a göre, harekete geçirici güçler, kapitalist toplumdaki sınıfsal çatışmalar değil ama “eleştirel düşünme” ve aydınlanmış seçkinlerin faaliyetleri idi. Devrimin amacı, artık, iktidar ve mülkiyet ilişkilerinin dönüşümü değil; cinsel ilişkilerde değişiklikler gibi toplumsal ve kültürel değişimlerdi. Yeni Sol’un temsilcilerine göre, bu tür kültürel değişimler, toplumsal bir devrimin önkoşuluydu.

Fransa’daki ve Almanya’daki en tanınmış öğrenci önderlerinden ikisi, Daniel Cohn-Bendit ile Rudi Dutschke, kışkırtıcı eylemler yoluyla bir bilinç değişimi propagandası yapan “Durumcu Enternasyonal”den etkilenmişlerdi. Başlangıçta Dada ve Gerçeküstücülük geleneklerinde kökleri bulunan bir sanatçılar grubu olarak kurulmuş olan Durumcular, pratik faaliyetlerin önemini vurguluyorlardı. Durumcular üzerine yakın dönemde yazılmış bir makalenin belirttiği gibi: “somut günlük durumlara ilişkin eylemci karmaşa, radikalleşme, suistimal, yeniden değerlendirme ve şakacı yeniden üretim, her yana yayılmış can sıkıntısından kaynaklanan derin uykunun mutlak pençesindekilerin bilincini yükseltmenin ve sürekli olarak devrimcileştirmenin araçlarıdır.” [10]

Bu tür görüşler, Marksizme son derece uzaktır. Onlar, işçi sınıfının, aşılmaz sınıfsal çatışmalarla karakterize edilen bir toplumdaki konumundan kaynaklanan devrimci rolünü reddetmektedirler. Devrimin itici gücü, nesnel temellere dayanan sınıf mücadelesidir. Dolayısıyla, Marksist devrimcilerin görevi, işçi sınıfını kışkırtıcı eylemlerle heyecanlandırmak (elektriklendirmek) değil; onun siyasi bilincini yükseltmek ve ona kendi yazgısının sorumluluğunu üstlenme olanağı sağlayabilecek devrimci bir önderlik temin etmektir.

Pablocular, Latin Mahallesi’nde başlıca rolü oynamış olan anarşist, Maocu ve küçük burjuva grupların “devrimci Marksist anlamda çok yüksek bir siyasi düzey” (Pierre Frank) gösterdiğini ilan etmekle kalmamış, onlarınkilere benzer siyasi görüşleri ileri sürmüş ve onların maceracı faaliyetlerine coşkuyla katılmışlardı.

Latin Mahallesi’nde anarşistlerin ilham verdiği sokak çatışmaları, işçilerin ve öğrencilerin siyasi eğitimine hiçbir katkıda bulunmamış ve Fransız devletine hiçbir zaman ciddi bir tehdit oluşturmamıştı. 1968’de, devlet, iki sömürge savaşı sırasında pekiştirilmiş modern bir polis aygıtına ve bir orduya sahipti ve NATO’nun desteğine güvenebiliyordu. Bu devlet, 19. yüzyılın devrimci taktiklerinin, yani başkent sokaklarına barikatlar kurma yoluyla devrilemezdi. Her ne kadar Latin Mahallesi’ndeki sokak çatışmalarını karakterize eden çok büyük şiddet düzeyinden büyük ölçüde güvenlik güçleri sorumlu olsa da, barikatları şevkle kuran ve polis ile kedi-fare oyunu oynayan öğrencilerin tarafında, kuşkusuz çocuksu bir devrimci romantizm unsuru söz konusuydu.

Devam edecek…

Dipnotlar:

1. Michelle Zancarini-Fournel, “1962–1968: Le champ des possibles” in 68: Une histoire collective, Paris: 2008

2. Daniel Bensaid, Alain Krivine, Mai si! 19681988: Rebelles et repentis, Montreuil: 1988, syf. 39

3. Karl Marx ve Friedrich Engels, “Komünistler Birliği’nin Merkez Otoritesi’ne Hitap” [“Speech to the Central Authority of the Communist League”]

4. Jean-Paul Salles, La Ligue communiste révolutionnaire, Rennes: 2005, syf. 49

5. Alain Krivine, Ça te passera avec l’âge, Flammarion: 2006, syf. 93–94

6. Jean-Paul Salles, age., syf. 52

7. Pierre Frank, “Mai 68: première phase de la révolution socialiste française”

8. Pierre Frank, age

9. Ingrid Gilcher-Holtey, “Mai 68 in Frankreich” in 1968: Vom Ereignis zum Mythos, Frankfurt am Main: 2008, syf. 25

10. archplus 183, Zeitschrift für Architektur und Städtebau, Mayıs 2007