Bu makale iki bölümlük bir yazı dizisinin ilk bölümüdür.
Başbakan Binyamin Netanyahu’nun tüm emperyalist ülkeler ve onların medya uzantıları tarafından sonuna kadar desteklenen aşırı sağcı hükümeti, Hamas’ın İsrail’e yönelik El Aksa Tufanı saldırısında meydana gelen 1.400 can kaybını benzersiz bir terör eylemi olarak lanse ediyor. Propaganda seline göre bu, hiçbir gerekçesi olmayan bir “başlangıç noktası” olayıdır ve bu da İsrail’in Gazze’nin iki milyonu aşkın nüfusuna karşı işlediği her türlü suçu sözde bir meşru müdafaa eylemi olarak mazur göstermektedir.
Gerçekte bu, Gazze Şeridi’ne ve hatta muhtemelen Batı Şeria’ya karşı uzun süredir planlanan soykırım ve etnik temizlik harekâtını başlatmak ve İran ile onun Lübnan ve Suriye’deki müttefiklerine karşı savaş açmak için bir gerekçedir. Netanyahu’nun emperyalist merkezlerdeki müttefikleri tamamen onun arkasındadır ve İsrail’in faşist politikalarına karşı her türlü muhalefeti yasaklanması gereken antisemitik eylemler olarak şeytanlaştırmaktadır.
Ancak İsrail’in ikinci bir Nakba (Nekbe) planladığından kimsenin şüphesi olabilir mi? Netanyahu bunu son derece açıkça ortaya koyarak, Gazze’nin kuzeyindeki 1,1 milyon Filistinliye “Derhal burayı terk edin,” dedi. Ordu sözcüsü ise “söyleyene kadar” geri dönmelerine izin verilmeyeceğini ilan etti. Nereye gitmeleri gerektiğini ise kimse söylemedi. Her halükarda bu durum İsrail’in onları kaçtıkları yerde bombalamasını durdurmayacaktı.
Savunma Bakanı Yoav Gallant, İsrail’in “Gazze’ye yönelik tam kuşatmasını” başlatıp elektrik, gıda ve hatta su gibi hayatın tüm temel ihtiyaçlarının abluka altındaki bölgeye girmesini engelledi. Gallant “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve buna göre hareket ediyoruz,” diye konuştuğu faşist bir nutuk attı.
Maliye Bakanı Bezalel Smotriç orduya “Hamas’ı acımasızca vurun ve esir meselesini önemli bir mesele olarak görmeyin,” dedi.
“Hamas’ı vurma” denilen şey, kara harekâtı hazırlıkları yapılırken Gazze’deki halı bombardımanıyla yarısı çocuk olmak üzere binlerce sivilin kitlesel olarak öldürülmesidir. Hava saldırılarının yol açtığı katliam öyle boyutlara ulaştı ki Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA) “Gazze’de ölüler için yeterli ceset torbası yok” açıklamasında bulundu. Bütün mahalleler enkaza dönüşmüş durumda.
Gazze sadece bir başlangıçtır. İşgal altındaki Batı Şeria’da İsrail askerleri, tüm serbest dolaşımı engellemek için yeni kontrol noktaları kurarak silahlı yerleşimcilere Filistinlilere saldırıp öldürme ve onları yerleşim yerlerinden sürme özgürlüğü tanıdı.
İsrail içindeki Filistinliler, aşırı milliyetçi ve faşist partiler tarafından uzun süredir talep edilen “nüfus transferleri” doğrultusunda etnik temizliğe maruz kalacaklarından korkuyor. Aşırı sağcı zorbalar, 1948’de zorla boşaltılan Lod gibi karışık nüfuslu kasabalara, buraları “Yahudileştirmek” amacıyla yerleştiler. Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir bu faşist birlikleri silahlandırmak üzere 10.000 tüfek satın alınacağını açıkladı. Polis şefi Kobi Şabtai, İsrail’de Gazze’yi destekleyen protestolara “sıfır tolerans” gösterileceğini ilan etti ve savaş karşıtı göstericileri kuşatma altındaki Gazze’ye göndermekle tehdit etti.
İsrail’in 2018’de çıkardığı ve Yahudi üstünlüğünü devletin yasal temeli haline getiren Ulus Devlet Yasası’nın tüm sonuçları artık çok açıktır: Bu sadece Arapların ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü bir apartheid yönetimi değildir. Bu aynı zamanda Arapların yalnızca Yahudilerden oluşan bir devletten sürülmeleri demektir.
İsrail devletinin kuruluşu
Bu, 1948’de Filistin’in mevcut Arap nüfusunun zorla sürülmesi yoluyla İsrail’in kurulmasının ve bunu takip eden üç çeyrek asırlık vahşet ve toplu katliamın sonucudur.
Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapılan ve Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin yanı sıra bir Filistin devletinin de kurulmasını öngören bağlayıcı olmayan oylama, böylesine önemli bir jeostratejik bölgenin kontrolünü elinde tutmaya kararlı rakip güçlerin entrikalarının bir sonucuydu. Bunun için, Nazi Almanya’sının elinde korkunç acılar çekmiş olan ve Batı’ya girişleri engellenen Avrupalı Yahudilere yönelik muazzam kamuoyu sempatisi kullanılarak manipüle edildi.
Siyonist ve emperyalist propagandanın en sinik unsurlarından biri, İsrail’in rutin olarak Ortadoğu’daki “tek demokrasi” olarak ilan edilmesidir. Oysa Yahudilerin kitlesel göçten sonra bile, 1947’de nüfusun sadece üçte birini oluşturduğu, zaten var olan bir ülkede İsrail’in kuruluşu asla demokratik bir şekilde gerçekleştirilemezdi.
İsrail’in kendi tarihçileri, devlet arşivlerini kullanarak, bugün ülkeyi yöneten aşırı sağcı milliyetçiler, dinci yobazlar ve eski generallerden oluşan çetenin siyasi öncülleri tarafından işlenen suçları belgelemiştir. Netanyahu’nun Likud partisi, İrgun örgütünün ve Stern Çetesi’nin siyasi mirasçısıdır. İrgun lideri Menahem Begin, 1977’den 1983’e kadar başbakanlık yapmıştı; Stern Çetesi lideri İzak Şamir ise 1983’te başbakan oldu. Bu terör çeteleri, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Britanya’nın Filistin’i bir Milletler Cemiyeti Mandası altında yönettiği dönemde Filistinlilere ve Britanyalı yetkililere karşı acımasız bir savaş yürüttü. Bu çeteler 1948’e kadar yaklaşık 30 yıllık bir dönemde birkaç bin Filistinliyi öldürmüş, bu da 1.300 Yahudi’nin misilleme olarak öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.
Nisan 1948’de 200’den fazla erkek, kadın ve çocuğun katledildiği Deir Yasin katliamı, en bilinen örneklerden biridir. Tarihçi Benny Morris, çığır açan kitabı The Birth of the Palestinian Refugee Problem 1947-49’da, bunun “Arap köylülerinin Filistin’den kaçışını hızlandıran” en önemli faktörlerden biri olduğunu açıklamaktadır. Kasım 1947 ile Mayıs 1948’de Britanya Mandası’nın sona ermesi arasında 375.000’den fazla Filistinli güç kullanımı, zulüm ve cinayetleri de içeren bir terör harekâtıyla mülteci durumuna düşürülmüştür.
Mayıs 1948’de İsrail Başbakanı David Ben Gurion’un İsrail devletinin kuruluşunu ilan etmesinin ardından İsrail ile Arap komşuları arasında patlak veren savaş, 13.000 Filistinlinin ve 6.500 İsraillinin yanı sıra Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak’tan tahminen 3.000-7.000 askerin ölümüne yol açtı. İsrail, yerlerinden edilen Filistinlilerin evlerine dönme hakkını reddederek çoğunu Gazze Şeridi, Batı Şeria, Ürdün, Lübnan ve Suriye’deki mülteci kamplarında sefil bir yaşam sürmeye zorladı. Ürdün hariç Arap ülkelerinde vatandaşlık hakkı tanınmayan bu insanlar ve onların soyundan gelenler kayıtlı mülteci konumuna düştüler. Birçoğu şimdi Ortadoğu’nun başka yerlerinde yaşarken, bir kısmı da Batı’ya göçtü.
Ben Gurion, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) öncüsü olan ve büyük ölçüde Histadrut/Mapai Partisi’nin (daha sonra İşçi Partisi) kontrolü altında bulunan Haganah örgütünü Filistinlileri evlerinden sürmesi için bizzat teşvik etti. Ekim 1948’de eski İrgun ve Lehi güçlerinden oluşan bir Haganah taburunun, güneydeki El-Halil kenti yakınlarındaki El-Davayima köyünde 100 ila 120 Filistinliyi katlettiği korkunç katliam da dahil olmak üzere en az 31 katliama karıştığı teyit edilmiştir. IDF’nin Yoav Operasyonu’nun (15-22 Ekim 1948) bir parçası olan olaylara tanıklık eden bir asker şunları söylüyordu: “Ne savaş ne de direniş vardı. İlk işgalciler 80 ila 100 Arap erkek, kadın ve çocuğu öldürdü. Çocuklar kafatasları sopalarla parçalanarak öldürüldü. İçinde insanların öldürülmediği tek bir ev yoktu.”
Katliamla ilgili olarak kimse suçlanmadı. Birleşmiş Milletler Mülteci Yardım Projesi’ne göre, güney bölgesinin etnik temizliğe tabi tutulması nedeniyle Gazze Şeridi’ndeki mülteci nüfusu 100.000’den 230.000’e yükseldi.
Savaşın sonunda, 1947 Britanya nüfus sayımında kaydedilen 1.157.000 Filistinliden sadece 200.000 kadarı Filistin’in İsrail’e dönüşen bölgelerinde kalmıştı. Filistinlilere ait toprakların ele geçirilmesi daha da dramatik oldu. 1946’da Yahudiler İsrail’e dönüşen toprakların yüzde 12’sinden daha azına sahipti; bu oran 1948-49 savaşından sonra İsrail hükümetinin sürülen ya da kaçan Filistinlilerin mülklerini kontrol altına almak için Terk Edilmiş Mülkler Yönetmeliği’ni yürürlüğe koymasıyla yüzde 77’ye yükseldi.
Terörizm ve etnik temizlik üzerine kurulan İsrail, sürgün ve mülksüzleştirme politikalarını ancak sürekli baskı ve savaş yoluyla sürdürebildi. Ben Gurion’un İşçi Partisi, İsrail’de kalan ve vatandaş olan Filistinlilere 1966 yılına kadar bir askeri yönetim uyguladı. Ardından yeni işgal edilen Batı Şeria’daki Filistinlilere o zamandan beri devam eden askeri yönetim uygulanmaya başlandı.
IDF, 1949’dan sonra eski evlerine dönmek ya da ailelerini ziyaret etmek isteyen Filistinlilerle defalarca tek taraflı çatışmalara girmiştir. 1956’da Ariel Şaron’un 69 Filistinliyi öldürdüğü Kibya katliamı bunların en kötü şöhretlilerinden biridir. 1949 ve 1967 yılları arasında bir yanda İsrail, diğer yanda Mısır silahlı kuvvetleri ve Filistinli militanlar arasında yaşanan Fedai savaşında 2.800 ila 5.000 arasında Filistinli öldürülmüştür. Bu sayı ölen İsraillilerin yaklaşık dört katıdır.
Haziran 1967’de İsrail, Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır’ın BM güçlerini Mısır’ın kontrolündeki Gazze Şeridi’nden ve Tiran Boğazı’nı korudukları Şarm el Şeyh’ten çıkarmasını ve boğazları İsrail gemilerine kapatmasını, Mısır’a karşı engelleyici ama uzun zamandır planlanmış bir savaş açmak için kullandı. Tahminen 20.000 Arap askeri hayatını kaybederken, binden az İsrailli öldü.
Beş gün süren savaş sırasında İsrail, Suriye’nin Golan Tepeleri’ni, Ürdün kontrolündeki Batı Şeria’yı ve ilhak ettiği Doğu Kudüs’ü, Mısır’ın Sina Yarımadası’nı ve Mısır işgali altındaki Gazze Şeridi’ni ele geçirdi. Ürdün kontrolündeki Batı Şeria’da yaşayan 900.000 Filistinlinin 250.000-325.000’ini Ürdün’e, 100.000 Suriyeliyi de Suriye’ye kaçmaya zorladı.
1967 savaşı, Ekim 1973’te Mısır ve Suriye’nin, İsrail işgali altındaki toprakların geri verilmesini sağlamak amacıyla İsrail’e sürpriz bir askeri saldırı başlattığı ama başarısızlıkla sonuçlanan başka bir savaşın koşullarını yaratacaktı. Yenilgileri, Mısır’ın İsrail ile bir barış anlaşması imzalaması ve tüm Arap burjuva rejimlerinin Filistinlilere destek vermekten vazgeçmesiyle sonuçlanacaktı.
1967 yılında Arap ordularının yenilgiye uğratılması, Yaser Arafat ve El Fetih örgütünün, silahlı mücadele yoluyla bir Filistin devletine ulaşma taahhüdüyle, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) liderliğini üstlenmesinin koşullarını yarattı. Böylece tepeden tırnağa silahlanmış ve ABD emperyalizmi tarafından siyasi ve diplomatik olarak desteklenen İsrail ile artık Arap rejimleri tarafından tecrit ve terk edilmiş Filistinliler arasında son derece eşitsiz bir askeri mücadele başladı.
Devam edecek
