Dünya çapında milyonlarca kişinin İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım savaşını protesto etmesinin ardından ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken Pazar günü Bağdat’ı ziyaret etti. Irak’ın başkentinde, Washington’un 2003-2011 yılları arasında Irak’ı yasadışı bir şekilde işgal edip hükümeti devirmesinden bu yana Irak’ta aktif olan İran yanlısı milisleri kınadı.
Blinken bu milisleri Gazze savaşı başladıktan sonra Irak ve Suriye’deki ABD askeri üslerine ateş açmakla suçladı. Blinken şöyle konuştu: “Gazze’deki çatışmadan faydalanarak buradaki ya da bölgedeki herhangi bir yerdeki personelimizi tehdit etmek isteyebilecek herkese sesleniyorum: Sakın bunu yapmayın. ... İran’a bağlı milislerden gelen tehditler kesinlikle kabul edilemez ve halkımızı korumak için gereken her adımı atacağız. İran ile çatışma arayışında değiliz - bunu çok açık bir şekilde ifade ettik - ancak personelimizi korumak için ne gerekiyorsa yapacağız ...”
Blinken’in argümanı siyasi bir yalandır: İran ABD ile savaş peşinde değil, aksine Washington İran ile savaş peşinde. Blinken açık bir şekilde İran’ı ya da Irak, Suriye ve Ortadoğu’daki İran yanlısı güçleri tehdit ediyor.
İsrail’in Gazze’ye yönelik yasadışı ablukasına karşı Filistin ayaklanması bir ay önce başladı. O günden bu yana çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 10.000’den fazla Filistinli öldürüldü. İsrail Gazze’deki mülteci kamplarını, hastaneleri ve okulları bombaladı; gıda, su ve elektriği kesti ve binaların yarısını yıktı.
Washington krizi yatıştırmak için itidal çağrısı yapmak yerine krizi alevlendirerek savaşa doğru yol aldı. İran rejimi, İsrail’in Gazze’yi işgal etmesi halinde Filistinlileri soykırımdan korumak için askeri müdahalede bulunabileceği uyarısında bulunurken, Washington küresel savaş karşıtı protestoları küçümseyerek İsrail’in soykırım politikalarını benimseyip İsrail’in “kendini savunma hakkı” olduğunu iddia etti. Ayrıca Ortadoğu’ya iki uçak gemisi savaş grubu ve sadece İran gibi diğer büyük güçlere karşı işe yarayacak füze bataryaları gönderdi.
ABD’nin İran’a yönelik tehditleri bu hafta, Ortadoğu’yu denetleyen Merkez Komutanlığı’na bir ABD nükleer füze denizaltısının gönderileceğinin kamuoyuna duyurulmasıyla net bir şekilde ortaya çıktı. Böyle bir gemi 154 nükleer başlıklı Tomahawk seyir füzesi ya da 20 nükleer balistik füze taşıyabilir. Böyle bir gemi toplamda 23 ila 28 milyon ton TNT tahrip gücüne sahiptir. Bu 1945 yılında Hiroşima’yı yok eden atom bombasının gücünün yaklaşık 1.900 veya 2.300 katı.
ABD haber kanalı CNN, “Bu açıklama İran’a ve bölgedeki vekillerine yönelik açık bir caydırıcılık mesajıdır” yorumunu yaptı.
Açık konuşalım: Washington İran’ı ve müttefiklerini nükleer savaşla tehdit ediyor. Washington ve Avrupalı emperyalist müttefiklerinin İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım savaşına verdikleri destek, onları sadece İsrail’in insanlığa karşı işlediği suçlara ortak etmekle kalmıyor. Bu aynı zamanda bir uyarıdır: Emperyalist güçler İran’a ya da bölgedeki herhangi bir başka güce karşı benzer adımlar atmakta tereddüt etmeyeceklerdir.
ABD’li yetkililer bu savaşı küresel hegemonya için dünya çapında bir çatışmanın parçası olarak görüyorlar ve Ortadoğu’ya hakim olmak için hiçbir şeyden kaçınmayacaklar.
Emperyalist egemen çevrelere bulaşan canice savaş histerisinin bir örneği, Atlantik Konseyi’nden Ariel Cohen’in “Çin-Rusya-İran Ekseni Amerika için Açık Bir Tehdittir” başlıklı makalesidir. Rusya ve Çin’in İran’la olan bağlarını kınayan Cohen, İsrail’in Gazze’ye açtığı savaşı, Rusya ve Çin’e gözdağı vermek amacıyla İran’ı yok etmek için altın bir fırsat olarak değerlendiriyor: “Mevcut kriz Washington’un Moskova ve Pekin’e açık bir mesaj göndermesi için eşsiz bir fırsat sunuyor: Geri çekilin ya da İran’ı kaybedin.”
Cohen, İran’ın eylemlerinin onun silahlı kuvvetlerinin, büyük endüstrilerinin ve hükümetinin yok edilmesine yol açması gerektiğinde ısrar ediyor. “Eğer İran Washington’un uyarılarını dikkate almaz ve İsrailli sivillere kabul edilemez zararlar verirse, ağır bir şekilde cezalandırılmalı ve nükleer programı, askeri duruşu ve muhtemelen petrol terminalleri yok edilmelidir. Kleptokratik Şii cihatçı diktatörlüğün bundan kurtulması pek mümkün değil. Moskova ve Pekin’in görmezden gelemeyeceği mesaj bu olacaktır.”
Bu politika delice ve canice olsa da, Washington ve Avrupalı emperyalist müttefiklerinin izlediği rotayı ve nükleer silahlara duydukları tutkuyu tanımlamaktadır. Bu durum, Amerikan ve dünya emperyalizminin, Sovyetler Birliği’nin 1991’deki Stalinist çözülüşünden bu yana on yıllar boyunca gelişen derin krizinden kaynaklanmaktadır.
Blinken, İran’ı tehdit etmek için Bağdat’a giderek ABD emperyalist diplomasisinin iyi bilinen bir yolunu izledi. 1979 İran Devrimi’nden sonra ABD’li yetkililer Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i İran’a savaş açmaya teşvik etmek için defalarca Irak’a gittiler. Irak’ın 2003’teki işgali sırasında ABD’nin gelecekteki savunma bakanı olan Donald Rumsfeld, 1980-88 İran-Irak savaşında İran’ın müttefiki olan Kürt birliklerine karşı zehirli gaz kullanması için Saddam Hüseyin’i teşvik etmek üzere 1983-84 yıllarında Irak’a gitmişti.
Ancak bugün ABD emperyalizmi ve Avrupalı müttefikleri, o savaştan ya da 1991’de ABD öncülüğünde Irak’a karşı yürütülen Körfez Savaşı’ndan çok farklı koşullarla karşı karşıyadır. Aradan geçen on yıllar içinde, Sovyetler Birliği’nin varlığının yarattığı askeri ve siyasi engellerden kurtulmuş olarak, Irak, Afganistan, Libya, Suriye, Ukrayna ve ötesinde, kaynak zengini bu bölgede rejim değişikliği savaşları başlattılar. Ancak milyonlarca insanın ölümüne ve trilyonlarca doların harcanmasına rağmen, bu halk desteği görmeyen savaşlar nihayetinde Washington’un konumunu zayıflattı.
Her şeyden önce Washington bugün umutsuz bir askeri kriz içinde. Ukraynalı müttefikleri Ukrayna’da Rusya’ya karşı savaşta yenilgiye uğradı. Ortadoğu’daki ABD güçleri, NATO’nun 2011’de Suriye’de başlattığı rejim değişikliği savaşına karşı Moskova ve Tahran’ın müdahalesiyle İran, Rusya ya da müttefiklerinin Suriye’de ve bölgede inşa ettiği yüzlerce üs ağıyla karşı karşıya. Dahası, Çin’in 2021’de İran ile yaptığı 25 yıllık 400 milyar dolarlık anlaşma ve altyapı planının da İran’a askeri bir ittifak sunduğu bildiriliyor.
Ancak askeri kriz tek başına Washington’da daha büyük bir pervasızlığa yol açıyor. Ortadoğu’da 2003’te Irak’ı işgal eden 200.000 askerden çok daha az sayıda 40.000 asker bırakan Washington, şimdilik Irak’tan dört kat daha büyük bir ülke olan İran’ı işgal edemez ya da İran, Rusya ve Çin güçleriyle konvansiyonel savaşlarda mücadele edemez. Washington’un, dünya güçleri arasında bir çatışmaya yol açma riskine rağmen, nükleer savaş tehditlerine başvurmasının altında yatan da budur.
Belirleyici mesele, emperyalizmin savaşa ve İsrail’in Gazze’deki soykırımına karşı hızla büyüyen küresel bir işçi ve gençlik hareketiyle karşı karşıya olmasıdır. İsrail saldırısının başlamasından bu yana geçen haftalarda her kıtada milyonlarca kişi protesto gösterileri düzenledi. Kilit soru, bu geniş hareketin hangi perspektifle birleştirilebileceği ve siyasi olarak silahlandırılarak soykırımı ve yaklaşmakta olan üçüncü dünya savaşını nükleer bir kıyamete dönüşmeden durdurabileceğidir.
ABD’nin İran’a yönelik tehditleri, Gazze’ye yönelik bombardımanın, emperyalist güçlerin başını çektiği, dünyadaki kârları ve pazarları yeniden paylaşmaya ve yağmalamaya yönelik küresel bir savaşın parçası olduğunu ortaya koymaktadır. Bu savaşlar şu ya da bu kapitalist hükümete ya da politikacıya yapılan çağrılarla durdurulamaz. Sorun dünya kapitalist sisteminin kendisinden kaynaklanmaktadır. Gazze’deki soykırım durdurulabileceği gibi, küresel bir yangın tehdidi de durdurulabilir. Ancak bunun için, iktidarı işçi sınıfına devredecek, kapitalizmi ortadan kaldıracak ve yerine sosyalizmi getirecek, bilinçli bir şekilde birleşmiş, uluslararası bir hareketin geliştirilmesi gerekmektedir.
