Bu hafta Perşembe ve Cuma günleri Uluslararası Adalet Divanı’nda, 1948 Soykırım Sözleşmesi uyarınca İsrail devletine karşı başlatılan olağanüstü yargılamalarda iddialar dinlenecek.
Bu kovuşturmalar Güney Afrika tarafından 29 Aralık’ta yapılan ve İsrail silahlı kuvvetlerinin Gazze’deki sivil nüfusa yönelik devam eden saldırısını, “soykırım niteliğinde” olarak tanımlayan resmi bir şikâyetle başlatılmıştır. Şikayet saldırıların Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal ederek “ulusal, etnik, ırksal veya dini bir grubu tamamen veya kısmen yok etmek” “özel kastıyla” gerçekleştirildiğini savunuyor.
Bu Uluslararası Adalet Divanı şikâyeti 84 sayfalık yoğun bir metin olup, neredeyse her biri daha uzun ve ayrıntılı başka bir rapor ya da belgeye atıfta bulunan 574 dipnot içermektedir. Oldukça etkileyici ve sarsıcı bir dava sunuyor.
29 Aralık itibariyle Güney Afrika’nın şikâyeti “7.729’dan fazlası çocuk olmak üzere 21.110’dan fazla Filistinlinin öldüğünü, 7.780’den fazlasının ise kayıp olduğunu ve enkaz altında kalarak öldüğünün tahmin edildiğini” belgelemektedir. Bu ölümlerin yanı sıra, “55.243’ten fazla Filistinli” yaralanmış olup, bu yaralanmaların birçoğu ampütasyon veya kalıcı sakatlık şeklinde gerçekleşmiştir.
Şikâyet şöyle devam ediyor: “İsrail ayrıca Gazze’nin tüm mahalleleri de dâhil olmak üzere geniş alanlarını yerle bir etti ve 355.000’den fazla Filistinlinin evine zarar verdi ya da yıktı.” Bu bombalama harekâtı “1,9 milyon insanı ya da Gazze nüfusunun yüzde 85’ini evlerinden tahliye etmek zorunda bırakmıştır.” İsrail ordusu yerinden edilen bu insanları “yeterli barınaktan yoksun, saldırıya uğramaya, öldürülmeye ve zarar görmeye devam ettikleri daha küçük alanlara” itiyor.
Bombalama harekâtı sadece “ayrım gözetmeksizin” yapılmıyor. “Gazze’deki Filistin yaşamının yok edilmesi” başlıklı bir bölümde, şikayet, İsrail’in mahkemeleri, kütüphaneleri, üniversiteleri, müzeleri, tarihi yapıları, dini mekanları, okulları, kayıtları ve tarihi eserleri barındıran binaları ve hatta mezarlıkları hedefli ve sistematik olarak yok ettiğini belgeliyor.
Şikayette ayrıca İsrail’in “kuşatma ve abluka altındaki Filistin halkı için temel gıda, su, ilaç, yakıt, barınak ve diğer insani yardımları” engellediği belgeleniyor ve uzmanların “açlık ve susuzluğun neden olduğu sessiz, yavaş ölümlerin İsrail bombaları ve füzelerinin neden olduğu şiddetli ölümleri geçme riski taşıdığı” yönündeki uyarılarına yer veriliyor.
Şikâyette “Gazze’deki Filistin halkının çoğu şu anda açlık çekiyor” ve “açlık seviyesi her geçen gün artıyor” deniyor. Dünya Sağlık Örgütü tarafından toplanan kanıtlara atıfta bulunulan şikâyette, “Gazze’deki nüfusun yüzde 93’ünün kriz seviyelerinde açlıkla karşı karşıya olduğu, yetersiz gıda ve yüksek düzeyde yetersiz beslenme ile karşı karşıya olduğu” belirtiliyor.
İsrail’in operasyonlarının kurbanlarının yaklaşık yüzde 70’i kadın ve çocuklardan oluşuyor: “Gazze’de her saat iki annenin öldürüldüğü tahmin ediliyor.” Şikâyette ayrıca İsrail, tıbbi malzeme ablukası yoluyla “Filistinlilerin doğum yapmasını engellemeye yönelik tedbirleri” kasten uygulamakla suçlanıyor.
Şikâyet, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısına ilişkin bu ayrıntılı gerçekleri, 28 Ekim’de “Amalek’in size ne yaptığını hatırlamalısınız... Kimseyi esirgemeyin, erkekleri, kadınları, bebekleri ve süt emenleri öldürün.” diyen Başbakan Benjamin Netanyahu da dâhil olmak üzere, doğrudan İsrailli liderlerin ağzından çıkan soykırım niyetine ilişkin ifadelerle yan yana getirmektedir.
Knesset Başkan Yardımcısı ve Dış İlişkiler ve Güvenlik Komitesi Üyesi Nissim Vaturi 7 Ekim’de şunları yazdı: “Artık hepimizin ortak bir hedefi var: Gazze Şeridi’ni yeryüzünden silmek. Bunu başaramayanların yeri doldurulacaktır.”
9 Ekim’de Savunma Bakanı Yoav Gallant, İsrail “Gazze’ye tam bir kuşatma uyguluyor. Elektrik yok, yiyecek yok, su yok, yakıt yok.” dedi. 11 Kasım’da İsrail Tarım Bakanı, Filistin nüfusunun yüzde 80’inden fazlasının evlerinden zorla çıkarıldığı 1948 Nakba’sına atıfta bulunarak “Şu anda Gazze Nakba’sını fiilen başlatıyoruz” dedi.
6 Kasım’da İsrail ordusunda yedek tümgeneral olarak görev yapan Giora Eiland, İsrail “Gazze’de insani bir kriz yaratmalıdır ... Gazze hiçbir insanın var olamayacağı bir yer haline gelecektir.” diye yazdı ve “Gazze Şeridi’nin güneyindeki şiddetli salgın hastalıkların zaferi daha da yakınlaştıracağını” belirtti.
İsrail Knesset üyeleri defalarca Gazze’nin “yok edilmesi”, “dümdüz edilmesi”, “silinmesi” ve “tüm sakinlerinin üstüne çökmesi” çağrısında bulundu. Bu arada, “soykırım mesajları” İsrail medyasında “rutin olarak - sansür veya yaptırım olmaksızın - yayınlanmaktadır.” Bunlar arasında “Gazze yerle bir edilmeli” ve tüm Filistin nüfusuna atıfta bulunan “2,5 milyon terörist var” ifadeleri de yer alıyor.
İsrailli yetkililerin davranışlarını haklı göstermek için 7 Ekim olaylarına başvuracağını öngören şikâyet, 7 Ekim 2023’ten önceki yirmi birinci yüzyılda “dört asimetrik savaşta” 1.699’u çocuk olmak üzere “yaklaşık 7.569 Filistinlinin” öldürüldüğüne işaret ediyor.
Güney Afrika’nın şikâyeti yayınlandığından bu yana, Suudi Arabistan, Pakistan ve İran’ın yanı sıra Malezya, Türkiye, Ürdün ve Bolivya’yı da içeren İslam Ülkeleri Örgütü’nün tamamı dâhil olmak üzere en az 60 ülke tarafından desteklendi.
Ancak bu şikayetin İsrail’in soykırımı yürütmesi ya da emperyalist güçlerin desteği üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır. Netanyahu rejimi şikayeti “gülünç” ve “saçma bir kan iftirası” olarak kınadı.
Biden yönetiminin ulusal güvenlik sözcüsü John Kirby, Güney Afrika’nın şikayetini “haksız, amaca zarar veren ve hiçbir gerçek temeli olmayan” bir şikayet olarak nitelendirdi. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Matt Miller ise Amerikan hükümetinin “soykırım teşkil eden herhangi bir eylem görmediğini” iddia etti.
Bu dürüst olmayan geçiştirmelere, şikayetin gerçek içeriğini aktarmayı genellikle reddeden büyük Amerikan gazeteleri ve televizyon haber programları da yardımcı olmaktadır.
Bazen Dünya Mahkemesi olarak da adlandırılan Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler’in en yüksek yargı organıdır. Güney Afrika tarafından yapılan şikayetin, kanıtların ve argümanların resmi olarak sunulacağı Uluslararası Adalet Divanı prosedürlerinde ilerlemesi yıllar alabilir. Bu haftaki duruşmalar, Güney Afrika’nın İsrail’in “Gazze’deki Filistinlileri öldürmeye ve onlara ciddi zihinsel ve bedensel zarar vermeye derhal son vermesi” talebi de dahil olmak üzere, şikayette yer alan “ön tedbirler” talebine odaklanacak.
Suç duyurusunda açıklanan olgular, sadece İsrail’in Gazze’deki operasyonlarının derhal durdurulmasını değil, Washington ve diğer emperyalist başkentlerdeki suç ortakları ve işbirlikçileriyle birlikte tüm İsrail hükümetinin derhal tutuklanmasını gerektirecek kadar çoktur. Bu savaş suçlularının serbest kaldığı her gün, tüm kapitalist toplumsal düzen ve onun dünya çapındaki tüm kurumları için bir skandal ve suçlama anlamına gelmektedir.
Uluslararası Adalet Divanı şikâyeti aynı zamanda birçok ülkede İsrail hükümetine yönelik her türlü eleştirinin “antisemitizm” olarak nitelendirilmesi ve suç sayılması yönündeki çabaların da yıkıcı bir şekilde çürütülmesine hizmet etmektedir.
İsrail’in soykırım yaptığına dair ezici gerçeklere dayalı kanıtlar, soykırım faillerine mali ve diğer destekleri sözde yasaklayan ABD dahil pek çok ülkenin iç hukukunu da ilgilendirmektedir. Bu amaçla, İsrail’i Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal etmekle suçlayan ayrıntılı bir şikayet Kasım ayında Anayasal Haklar Merkezi tarafından bir ABD federal mahkemesine sunulmuştur.
Şikayet aynı zamanda uluslararası hukuk uyarınca İsrailli askerlerin -ve bu bağlamda Amerikan askeri personelinin- kendilerini savaş suçlarına ortak edecek emirlere uymayı reddetme görevinin altını daha da çizmeye hizmet etmektedir. Nurnberg’de Nazi yetkililerinin yargılandığı davalarda da ortaya konulduğu üzere, soykırım suçu söz konusu olduğunda “emre itaat” bir savunma değildir.
Ancak, son üç çeyrek yüzyılda sayısız kanlı emperyalist saldırı savaşına karışmış olan BM’nin tarihine aşina olan hiç kimse, bırakın Washington ve Tel Aviv’deki savaş suçlularını yargılamayı, İsrail’in Gazze’deki soykırım kampanyasına son verme prosedürlerine bile güvenmeyeceklerdir. Lenin’in BM’nin selefi olan Milletler Cemiyeti’ni “hırsızlar mutfağı” olarak tanımlaması bugün BM için de geçerlidir.
2015 ve 2022 yılları arasında BM Genel Kurulu, diğer tüm ülkeleri kınayan toplam 68 kararla karşılaştırıldığında, İsrail’i kınayan en az 140 karar kabul etti. Ancak BM bunları uygulamak için önemli bir adım atmadı ve İsrail bunları görmezden geldi. Aralık ayında 193 BM üyesi ülkeden 153’ü Gazze’de “ateşkes” çağrısında bulunan bir karar için oy kullanmış, sadece 10 ülke karşı çıkmıştı. Ancak bu karar ne İsrail’in soykırım operasyonlarını ne de ABD’den İsrail’e yapılan devasa yıkıcı silah akışını yavaşlatmaya yaradı.
Genel Kurul tarafından seçilen 15 yargıçtan oluşan Uluslararası Adalet Divanı’nın ise kararlarını doğrudan uygulayabileceği herhangi bir mekanizması bulunmamaktadır.
Bu yargılamaların nihai sonucu ne olursa olsun -ve Güney Afrika hükümetinin ve şikayeti destekleyen diğer kapitalist hükümetlerin bunu kendi çıkarcı ve duruma bağlı siyasi nedenleri için yapma gerekçeleri ne olursa olsun- yapılan şikayetin önemi şurada yatmaktadır: Şikayet, başta ABD olmak üzere emperyalist destekçileriyle birlikte İsrail hükümetinin tamamen dahil olduğu, olgusal ve yasal olarak ve kelimenin tam anlamıyla bir soykırımın yıkıcı bir teşhirini, tüm dünyanın okuyabileceği bir yerde, kapsamlı ve objektif bir şekilde sunmaktadır.
Dünya, Sovyetler Birliği’nin tasfiyesinin ardından kendisini “dünyanın polisi” olarak atayan - “insan hakları” ve “koruma sorumluluğu” adına dünyanın dört bir yanına müdahale eden, işgal eden, yaptırım uygulayan ve bombalayan - bir Amerikan hükümeti manzarasıyla karşı karşıya idi. Şimdi dünyanın karşı karşıya kaldığı Amerikan hükümeti, güpegündüz soykırım faillerini savunuyor ve bu soykırımı gerçekleştirmek için kullanılan silahları tedarik etmeye devam ediyor.
Gazze soykırımında ve Uluslararası Adalet Divanı’nda görülmekte olan davada kendini açığa vuran “insan hakları emperyalizmi” sahtekarlığı, dünya kapitalizminin krizinin bir yansımasıdır. Kapitalist bir çerçevede kendi iç çelişkilerinin üstesinden gelemeyen bu sistem, geçen yüzyılın en korkunç barbarlık biçimlerine doğru yalpalayarak geri dönmektedir. Bu bağlamda Gazze soykırımı, tüm caniliğine rağmen, bu çelişkilerin ele alınıp çözülmemesi halinde yaşanacak dehşetin sadece bir habercisidir.
Bu nedenle, Gazze’de gerçekten soykırım yapıldığına dair ezici kanıtlar, tüm kapitalist hükümetlere, partilere ve kurumlara karşı uluslararası işçi sınıfının bağımsız hareketini daha yüksek bir düzeye çıkarma ve onu tarihsel olarak bilinçli ve sosyalist bir program üzerinde birleştirme çalışmasına aciliyet kazandırmalıdır.
