Washington İran’a karşı savaş tehdidinde bulunuyor

24 Nisan 2017

ABD tarihindeki en sağcı hükümetin üç ayı, Donald Trump’ın göreve başlama konuşmasında ilan ettiği “Önce Amerika” doktrininin anlamını Washington’ın eylemleriyle açıklamış durumda: Her yerde ABD savaşı.

En son askeri saldırı tehdidi, Çarşamba günü Dışişleri Bakanı Rex Tillerson tarafından İran’a karşı yapıldı. Bu tehdit, Washington’ın Kore yarımadasında pervasız nükleer korku politikasının ortasında; ABD’nin Suriye’ye yönelik -onun kimyasal silah kullandığına ilişkin tümüyle temelsiz suçlamalara dayanan güdümlü füze saldırısının ve Afganistan’da 1945’te Japonya’ya yapılan atom bombası saldırılarından beri kullanılmış en yıkıcı bombanın atılmasının ardından gerçekleşti.

Tillerson’un savaşçı konuşması, yönetimin, Tahran’ın 2015’te büyük güçlerle sağlanmış olan ve cezalandırıcı ekonomik yaptırımların kaldırılması karşılığında İran’ın nükleer programının boyutunu küçülten nükleer anlaşmayla tam uyum içinde olduğunu ABD kongresine onaylatmasından sadece bir gün sonra gerçekleşti. Anlaşmanın şartları, İran’ın, Tahran hükümetinin en başından beri peşinde olmadığında ısrar ettiği nükleer silahlar geliştirmesini imkansız kılıyor.

ABD dışişleri bakanlığının açıklaması, Tahran’ın nükleer anlaşmaya uymasının, Washington’ın İran’a karşı askeri provokasyonlar örgütleme ve doğrudan saldırma açısından kendisini frenlemesine etkide bulunacağı yönündeki her türlü yanılsamayı dağıtmak için planlanmış gibi görünüyor.

Tillerson, İran’ı “dünyada terörizme yardımcı olan başlıca devlet” olarak suçlayan oldukça tutarsız bir açıklama yayınladı. O, İran’ı, “birden çok çatışmayı şiddetlendirmek ve ABD’nin Suriye, Yemen, Irak ve Lübnan gibi ülkelerdeki çıkarlarını baltalamak”la ve “İsrail’e karşı saldırıları desteklemeye devam etmek”le suçladı.

Tillerson, İran’ı, “dünyanın en kötü insan hakları sicillerinden biri”ne sahip olmakla suçlayarak devam etti.

Şimdi Washington’ın dünyaya açılan yüzü olan eski ExxonMobil CEO’sunun ağzından çıkan bu tür suçlamalar fena halde ikiyüzlülük kokmaktadır.

ABD emperyalizmi, Suriye’de, Yemen’de ve Irak’ta bir milyondan fazla insanın ölümünün, on milyonlarcasının yerinden edilmesinin ve Yemen’de bütün bir nüfusun açlığın eşiğine itilmesinin doğrudan sorumluluğunu taşımaktadır. ABD’nin 14 yıl önce Irak’ı istila etmesinden başlayarak, doğrudan Amerikan müdahaleleri ve CIA’in Libya ile Suriye’de organize ettiği rejim değişikliği operasyonları, Yemen halkına karşı -ABD’nin desteklediği– Suudi Arabistan önderliğindeki soykırımsal savaş, tüm toplumları mahvetmiş ve bölgenin büyük kısmını bir ölüm tarlasına dönüştürmüştür.

“İnsan hakları”na gelince; Tillerson, tam da Trump’ın, binlerce protestocunun katledilmesinden ve on binlercesinin hapsedilip işkence görmesinden sorumlu olan Mısır diktatörü General Abdül Fettah El Sisi’ye kucak açtığı sırada parmağını Tahran’a doğrultuyordu. Dışişleri bakanı Washington’da nutuk atarken, Savunma Bakanı James “Kuduz Köpek” Mattis, tüm muhalifleri yasal haklardan yoksun bırakan ve düzenli olarak kendisine karşı çıkmaya cüret edenlerin kafasını uçuran egemen diktatörlük ailesine saygı gösterisinde bulunmak üzere Suudi Arabistan’daydı.

Konu terör ihracatı olduğunda, Washington gerçekten rakipsizdir. El Kaide, IŞİD ve benzeri İslamcı milislerin hepsi, onları ABD saldırganlığının ve rejim değişikliği operasyonlarının vekil güçleri olarak kullanan örtülü CIA operasyonları dolayımıyla ortaya çıkmıştır.

Tillerson, İran ile P5+1 (Çin, Fransa, Rusya, Britanya ve ABD + Almanya) arasında imzalanmış olan nükleer anlaşmanın, ABD yönetimi için, onun yazıldığı kağıt kadar değeri olmadığını açıkça ortaya koydu.

O, “[anlaşma] nükleersiz bir İran hedefine ulaşmakta başarısızdır. O, yalnızca onların nükleer bir devlet olma hedefini ertelemektedir. Bu anlaşma, geçmişin, bizi şu anda Kuzey Kore’den gelen yakın tehdide getiren aynı başarısız yaklaşımını temsil ediyor. Trump yönetiminin, İran konusundaki sorumluluğu gelecekteki bir yönetimin üstüne atmaya hiç niyeti yok.” dedi.

Bu ültimatom ne anlama geliyor? “Nükleer güce sahip olmayan bir İran hedefi”, bu ülkenin tüm nükleer teknoloji haklarından vazgeçmesini, mevcut tesislerini yıkmasını ve muhtemelen kendi bilim insanlarını hapsetmesini gerektirecektir. “Geçmişin aynı başarısız yaklaşımı”, müzakere edecek hiçbir şeyin olmadığı görüşüdür.

“Sorumluluğu” gelecekteki bir ABD hükümetinin “üstüne atmama” sözü, Trump yönetiminin, 77 milyonluk bu ulusu ABD emperyalizminin emirlerine boyun eğdirecek bir savaş başlatma niyetinde olduğu anlamına gelmektedir. Trump yönetiminin amacı, tarihin saatini -milyonlarca yaşama mal olsa bile- 40 yıl geriye çevirerek, Şah’ın kanlı diktatörlüğü altında hüküm süren türde bir ABD egemenliğini yeniden kurmaktır.

Trump yönetiminin uygulamaya konana kadar askeri eylem planları hakkında hiçbir işaret vermeme ısrarı göz önünde bulundurulduğunda, İran hükümetinin her an Tahran’a bir ABD güdümlü füze yağmurunun başlayabileceğini düşünmesi gerekmektedir.

Bu açık saldırganlık politikası, Trump yönetimi altındaki ABD dış politikasından büyük ölçüde sorumlu olan yeni emekli ve muvazzaf generaller hizbi tarafından yönlendirilmektedir. Onlar, İran’ı, Pentagon’un çeyrek yüzyılı aşkın süredir neredeyse kesintisiz savaş yoluyla gerçekleştirmeye çalıştığı, Ortadoğu’nun ve Orta Asya’nın petrol zengini bölgeleri üzerinde ABD egemenliğini zorla kabul ettirmenin önündeki başlıca engel olarak görüyorlar. Amerikan üst düzey subayları, Irak’taki ABD savaşının büyük ölçüde İran’ın bölgedeki etkisini güçlendirmeye hizmet ettiği gerçeğine fena şekilde sinirleniyorlar.

ABD’nin Doğu Asya’da Kuzey Kore’ye karşı nükleer bir çatışmayı içeren savaş tehlikesini tırmandırmaya devam ettiği koşullarda İran’a yeni bir askeri cephe açmanın pervasızlığı sarsıcıdır. Perşembe günü, Çin Kuzey Kore’ye yönelik bir saldırıyı canlandırmak üzere tasarlanmış provokatif ABD-Güney Kore hava tatbikatlarına ilişkin kaygısını ifade ederken, Rusya’nın Kuzey Kore ile olan sınırına asker ve askeri donanım sevk ettiği yönünde haberler yayınlandı.

Tillerson’ın ve Pentagon subaylarının bir askeri çatışma arayışındaki bu azgın çabası, kapitalist sistemin nesnel krizinin öznel ifadesidir. Bu kriz, 20. yüzyılda iki kez dünya savaşı biçiminde patlak vermiş olan, küresel ekonomi ile kapitalist ulus devlet sistemi arasındaki temel çelişkiden kaynaklanmaktadır.

Trump’ın şahsında cisimleşen asalak ve cani Amerikan egemen sınıfı, savaşı, giderek artan biçimde, hiçbir ilerici çözüm sunamadığı ekonomik ve toplumsal krizlerden tek çıkış yolu olarak görmektedir. Bu yüzden, bir ülkeden diğerine yeni militarist eylemler ve tehditler, gönüllü bir savaş propagandası aracı işlevi gören bir şirket medyasının desteğiyle ve daha önce Trump’ı Rusya ve Suriye konusunda “çok yumuşak” diye sağdan eleştirmiş olan Demokratik Parti’nin tam suç ortaklığıyla, neredeyse her gün ortaya çıkıyor.

Militarizme ve savaşa yönelik muhalefet, mevcut egemen çevreler içinde hiçbir ifade bulmamakla birlikte, hem ABD hem de uluslararası işçi sınıfı içinde son derece derindir. Bu muhalefete, işçi sınıfının kapitalist sınıfın tüm parti ve örgütlerinden bağımsız ve onlara karşı, sosyalist ve enternasyonalist bir program temelindeki seferberliğine dayanan yeni bir kitlesel savaş karşıtı hareketin örgütlenmesiyle bilinçli ifadesi verilmelidir.

İnsanlığın varlığını tehdit eden nükleer bir çatışma dahil olmak üzere savaşı durdurabilmenin tek yolu budur.

Tüm okurlarımızı ve destekçilerimizi, bu mücadeleye ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin, işçileri dünya çapında emperyalist savaşa karşı birleştirme amacıyla örgütlediği 30 Nisan’daki yıllık Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’na katılıp desteklemeye çağırıyoruz.

Bill Van Auken