Avrupa Birliği sığınmacılara karşı terör kampanyasını yoğunlaştırıyor

3 Temmuz 2018

Avrupa Birliği’nin (AB) geçtiğimiz hafta sonundaki zirvesi, Avrupa’nın II. Dünya Savaşı sonrası tarihinde tehlikeli bir dönüm noktasına işaret etmektedir. Brüksel’de benimsenen ve sığınmacıları hedef alan önlemler, AB’nin egemen sınıfların gerici bir aracı olduğunu açığa vurmuştur. AB, Avrupalı hükümetler tarafından, aralarındaki artan farklılıklar ne olursa olsun, militarizm, baskı ve işçi sınıfına yönelik sosyal saldırı politikalarını yoğunlaştırmak için kullanılmaktadır. AB, Brüksel zirvesi ile birlikte, gündemi aşırı milliyetçi ve aşırı sağcı güçlerin belirlemesiyle, oldukça sağa kaymış durumda.

Göçmenlere yönelik iğrenç zulüm, uluslararası bir olgudur. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Trump yönetimi, 120.000 insanı tutmak için bir askeri kamplar ağı kurmayı planlarken, çocukları anne-babalarından ayırıyor ve kafeslerde alıkoyuyor. Uluslararası işçi sınıfının en savunmasız ve yoksul kesimlerine yönelik bu savaşın küresel karakteri, onun dünya kapitalist sisteminin ölümcül krizinin bir ürünü olduğunu göstermektedir.

Viyana’da aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) ile koalisyon içinde hükümette olan Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, dün, AB dönem başkanlığını üstlendi. Kurz ve FPÖ, sığınmacı karşıtı gündemleri nedeniyle, Avrupa genelindeki aşırı sağcı ve faşist güçler tarafından alkışlanıyor. Almanya İçin Alternatif’in (AfD) hafta sonu düzenlenen parti kongresinde, federal parti sözcüsü Jörg Meuthen, Kurz’u, “Avrupa Kalesi” konusunda dost bir savaşçı olarak tanımladı. AfD’nin önderi, “İşbirliği yapmak istediğimiz ve yapmamız gerekenler, Hans-Christian Strache, Sebastian Kurz, Matteo Salvini ve Viktor Orbán’dır.” dedi.

Viyana’da, Kurz, AB’nin sığınmacı politikasının, özünde aşırı sağın politikası olduğunun altını çizdi. O, bir sözcüsü aracılığıyla, “açıkça Avrupa yanlısı bir federal hükümet”e başkanlık ettiğini ve sığınmacı meselesine Avrupa çapında bir çözüm için uğraştığını belirtti. O, bu çabada “Almanya’daki müttefikleri”nin, “Başbakan Angela Merkel ile İçişleri Bakanı Horst Seehofer’in önderlik ettiği Alman hükümeti” olduğunu ekledi. Kurz, Avusturya televizyonundaki bir röportajda, “karar aldığımız şeyi acilen uygulamaya koymamız önemli. Bunun gerçekleşmesini sağlamak için baskı uygulamaya devam edeceğiz.” dedi.

Önerilen önlemler, Avrupa tarihindeki en karanlık bölümleri hatırlatmaktadır. Bu önlemler arasında, başka şeylerin yanında, “Avrupa Kalesi”ni tamamen kapatma ve Ortadoğu ile Afrika’daki savaş alanlarına doğru toplu sınırdışılar bulunuyor. Cuma günü tüm üye devletlerin üzerinde anlaştığı resmi zirve açıklaması, şunu ilan etmişti: “Avrupa Konseyi, üye devletlerin, AB’nin mali ve maddi desteğiyle, AB’nin dış sınırlarının etkin denetimini güvence altına alması gerektiğini onaylar. O, kural dışı göçmenlerin ülkelerine geri gönderilmesinin önemli ölçüde arttırılması gerektiğini belirtir.”

AB sınır kurumu Frontex, sığınmacıları yıldırmak için, 2020’ye kadar en az 10.000 yeni personel alacak ve fiilen bir askeri polis gücüne genişleyecek. Zirve, Kuzey Afrika’da ve AB sınırları içinde sığınmacıları tutmak için toplama kamplarının kurulmasını kabul etti. Zirve açıklamasında, bu gözaltı merkezlerinden, örtmeceli bir şekilde, sığınmacıları “yeniden yerleştirme ve onların yeni yerleşimi” için “aktarma platformları” ve “kontrol merkezleri” olarak söz edildi. Bu örtmece ifadeler, Nazilerin Musevilere, Romanlara ve diğer “yabancılar”a yönelik soykırım politikalarını tanımlamak için kullandıkları sözcükleri hatırlatıyor.

AB, Kuzey Afrika’da kurulması planlanan kampların, Nazilerin toplama merkezlerini andıran terör ve işkence merkezleri olacağını çok iyi bilmektedir. Almanya’nın Nijer büyükelçisinin 2017’de başbakana ve çeşitli bakanlara yönelik bir iç diplomatik telgraf raporunda belirttiği gibi, “En ciddi ve sistematik insan hakları ihlalleri, Libya’da” [gerçekleşiyor.] Welt am Sonntag’daki bir makaleye göre, belge, “özgün cep telefonu fotoğrafları ve videoları, sözde özel hapishanelerdeki toplama kampına benzer koşulları kanıtlıyor.”

Yazışmaya göre, Libya kamplarında, “ödeme yapamayan sığınmacıların infaz edilmesi, işkence, tecavüz, şantaj ve çölde bırakma gündemde… Görgü tanıkları, hapishanede, yeni gelenlere yer açmak, yani insan giriş-çıkışını ve dolayısıyla vurguncunun karlarını arttırmak için, her Cuma günü açıklanıp gerçekleştirilen, haftada tam beş idamdan söz ettiler.”

Yunanistan’da zaten bulunan ve AB genelindeki gözaltı kampları için model oluşturacak olan merkezler de toplama kamplarını andırıyor. Pazar günü Yunanistan’daki Syriza hükümetinin Midilli adasında kurduğu Moria “sıcak noktası” üzerine Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung’da yayınlanan bir yazı, bir “cehenneme ziyaret”i bildiriyordu. Eski bir askeri kışlalar bölgesi olan bir hektarlık sağlamlaştırılmış alan, feci koşullarda yaşayan 7.500 insanı barındırıyor.

Yazı, şu gözlemlerde bulunuyor: “Çitlerin üzerinde dikenli tel örgü uzanıyor. Kampa tüm girişlerde, nöbetçi kuleleri ve silahlı nöbetçiler var… İçeriye girmek isteyen herkesin kimlik göstermesi gerekiyor. Özellikle medyanın kapıların ötesine kolayca geçmesine izin verilmiyor.”

Büyük kapitalist ülkelerde bu tür kurumların oluşturulması, işçilere ve gençlere yönelik ciddi bir uyarıdır. Toplama kampları, faşist rejimlerde olduğu gibi, siyasi muhaliflere ve nihayetinde, bir bütün olarak işçi sınıfına karşı kullanılacaktır.

AB, militarist ve işçi sınıfı karşıtı politikalarına karşı giderek artan bir başkaldırı içinde olan işçi sınıfı ile çatışmaya hazırlanıyor. Cumartesi günü, Viyana’da, 100.000 dolayında işçi ve genç, hükümetin haftalık en fazla çalışma saatini 60’a çıkararak 12 saatlik işgününü uygulamaya koyma teklifini protesto etti.

Şu anda Avusturya’nın üstlendiği AB başkanlığı, “Koruyan Bir Avrupa” sloganı altında, bir Avrupa polis devletinin kurulmasını hızlandırmayı planlıyor. O, bu amaçla, 20 Eylül’de Salzburg’da bir ön AB zirvesi toplayacak.

Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubeleri, işçileri, polis baskınlarına ve göçmenlere/sığınmacılara yönelik saldırılara karşı protestolar ve grevler örgütlemek için işyerlerinde, okullarda, üniversitelerde ve mahallelerde bağımsız eylem komiteleri kurmaya çağırır. Aşağıdaki talepler yükseltilmeli ve mümkün olduğunca geniş bir şekilde tartışılmalıdır:

* Ortadoğu’daki ve Kuzey Afrika’daki gözaltı kamplarının dağıtılması, Avrupalı ve Amerikalı askerlerin bu bölgelerden çekilmesi ve sığınmacılara, seçtikleri AB ülkesine serbest ve güvenli geçiş tanınması.

* AB’nin Frontex sınır polisinin lağvedilmesi.

* AB’nin sınırdışı mekanizmasına ve etnik temizliği hazırlayan tüm devlet politikalarına direniş.

* Kamu hizmetlerindeki trilyonlarca avronun, eğitimin ve işlerin göçmen ve yerli, tüm işçilere sağlanması. AB’nin on yıllık banka kurtarmalarında israf edilen servet kamulaştırılmalı ve emekçi nüfusun acil toplumsal gereksinimlerini karşılamak için kullanılmalıdır.

Bu tür komitelerin gelişmesi, uluslararası işçi sınıfının kapitalist ulus devlet sistemini ortadan kaldırma hareketiyle birleştirilmelidir. Avrupa’daki tüm iktidar partilerinin (sahte solcu Syriza’dan İspanya’daki PSOE’ye, Almanya’daki büyük koalisyona ve İtalya’daki, Avusturya’daki ve Doğu Avrupa’daki aşırı sağcı yönetimlere kadar) sığınmacılara karşı terörü yoğunlaştırmak için çok sıkı bir şekilde işbirliği yapıyor olması, işçilerin devrimci görevler ile karşı karşıya olduğu gerçeğini vurgulamaktadır. Avrupa kapitalizmi iyileştirilemez. O yıkılmalı ve onun yerini Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri almalıdır.

Lev Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in II. Dünya Savaşı’nın ilk evrelerinde yazılmış olan bildirgesinde, “tarihin ortaya koyduğu görev, emperyalist sistemin bir parçasını bir diğerine karşı desteklemek değil; sistemi bir bütün olarak yok etmektir.” diye belirtmişti.

Bu görev, bugün yenilenmiş bir aciliyet ile ortaya çıkmaktadır. İşçi sınıfı, barbarlığa ve savaşa dönüşü engellemek için, kapitalist sınıfın bütün hiziplerine karşı çıkmalı ve bilinçli bir şekilde sosyalist ve enternasyonalist bir program uğruna mücadeleye girişmelidir.

Johannes Stern